RSS

Etiket arşivi: umut

Rosa’nın Şarkısı

Rosa’nın şarkısı çalıyordu. “Sesi sonuna kadar açar mısınız?” dedim. “Ruhumuz yıkansın…” Sessizce şarkıyı dinledik.

“Pek bu şarkıyı bilene rastlamıyorum. Siz nereden biliyorsunuz?” diye sordu. “Filmini seyrettiniz mi? Ulysses’in Bakışı.”

“Seyrettim tabii” dedim, “Angelopoulos’un tüm filmlerini yıllar önce festivalde ve sonrasında, defalarca seyrettim.”

“Eleni Karaindrou’yu da onun filmlerinde tanıdım” dedi… Sonsuzluk ve bir gün’e aşık olduğumu söyledim. “Onu bir senfoni orkestrası ile seslendiriyorlar, onu dinlediniz mi, esas o…” dedi. Müzikten konuştuk yalnızca.

“Yaşlanmadık ama içimiz yaşlandı. Hep mülkiyet duygusu yüzünden” dedi.

Ben de “Günümün güzel sürprizi oldunuz Gönülden teşekkürler. Gerçekten…” dedim. Mahcup oldu. Bir şey demedi. Önüne baktı sadece.

Adımımda o eskiden kalma, unutmaya yüz tutmuş neşe.. Mutfağa girdim. Herkes fark etti.

“Taksi şoförü” dedim. “Opera dinliyordu…”

Dengeyi sağladığına inandığım güzel ve iyi insanlar. Her yerdesiniz. Size inanmayı unuttuğum anda mahcup ediyorsunuz beni.

Buyurun siz de dinleyin sevgili dostlarım; Rosa’nın Şarkısını…

 

 

Etiketler: , , ,

(Ö)teki kayıp çorap…

O haldeyim ruhen yani. Ama bu (u)mutlu bir yazı olsun da istiyorum bir yandan.

İşte bu yüzden bugün kendimce bir liste yaptım. Acılı arabesk, politik, dinsel, cinsel, bir sürü liste de yapılabilir tabii. Ne zaman bir şeyler beni mutsuz edecek yönde gitse, liste yaparım kendime… Umut besleyebilmek için ileriye dönük bir çaba diyebiliriz.

Soruyorum kendime “daha kötüsü ne olurdu?” diye:

İstanbul’da beyaz bir kedi olabilirdim; temiz kalmak için sürekli yalanmak zorunda olan,

Teki kaybolmuş bir çorap olabilirdim

Fasülyeli dürüm olabilirdim, manasız bir şey yani…

Çalkalanmış bir gazoz şişesi, az sonra her yere fışkıracak

Kondomun içinde sperm olabilirdim,

Ağda bezine yapışmış kıl,

Müridi kalmamış bir tarikat,

2800 sayfalık alt komisyon raporu olabilirdim.

Bir çocuğun yere atmak üzere hazırlandığı mantar olabilirdim, patlayınca kimsenin yüzüne bakmayacağı

Boş bir midye kabuğunun teki olabilirdim, diğer tekini sonsuza dek kaybetmiş

Yıkılmak üzere olan bir eski evin üzerinde büyümüş incir ağacı,

Kesilmek üzere olan kırmızı açılış kurdelesi olabilirdim.

Karşıdaki terasa bağlanmış, kimsenin yanına uğramadığı köpecik ben olabilirdim,

Gazı bitmiş bir çakmak…

Unutulmuş bir parola, az sonra değiştirilecek.

Floppy disk olabilirdim; bir sürü bilgi saklayan ama artık açılamayacak

Yere düşmüş karıncalara emanet bir elma,

Yaaa, böyle işte… Yani, beterin beteri var.

Bakalım daha neler çıkacak? Biraz haber izleyeyim, çok malzeme var orada… Herkese mutlu bir gün olsun, diğer tekinizi bulasınız inşallah…

 
6 Yorum

Yazan: 01/28/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Beklenti Tuzağı…

Yaşamımızı alt üst eden, kalbimizi kıran ne varsa, “beklenti“lerimizden kaynaklanmaz mı? Ortaya kocaman bir soru…

Kendin ile ilgili istek, umut ve beklentilerini bile bile, “kontrperformans” sergileyip, kendini ters köşeye yatırdığın ve buna şaşırdığın yaşantılar hiç olmadı mı? Kendinle ilgili beklentilerinin karşılığını kendin bile veremezken, tutup başkalarına beklenti bağlamak avanaklık değil de nedir?

Sevdiğim sivri köşeli şairlerimden Philip Larkin‘in bu konuda çok sevdiğim bir şiiri var. Türkçe’sini demeye çalıştım şiir çevirmenin zorluklarını göze alarak ama altına kendi dilinde nasıl dediyse onu da ekledim..

Bir tek değişmez gerçeklik var Hayyam’ın dediği gibi; bir gün mezarımızın üzerinde ot bitecek. Beklentilerin hepsinden vazgeçmek lazım, geç olmadan.. Ama ummaya devam ederek… Zor olan bu…

Gelecek için hep fazlaca heyecanlıyız ya,
Beklenti ile ilgili kötü alışkanlıklar edinip
Günbegün birşeyler yaklaşıyor, geliyor bir şeyler
Deyip dururuz ki o ana kadar

Bir blöfün tepesinden seyrederiz berrak,
Parıldayan vaatlerin minicik armadası bordalarken
Nasılda ağırdan alırlar ve ne kadar zaman ziyan ederler
Acele etmeyi reddedişleriyle…

Yine de hayalkırıklığının zavallı saplarına
Tutunup bekleriz çünkü ayak diremez hiçbiri
Her bir yaklaşım, omuzu kalabalık süslerle,
Her bir halat ayan beyan

Bayraklar çekilmiş ve gemibaşı altın memeleriyle
Üzerimize abanır; hiç demir atmaz ama
Şimdi buradayken ha deyince bir anda geçmişe kayar
En sonuncusuna dek

Sanırız ki her biri vira edip, iyilik dolu
yükünü indirecek yaşamlarımıza, bize borçlu olunan
bu kadar süre yürekten umarak bekledik ya!
Ama yanılırız.

Bize bakınan tek bir gemi vardır; kapkara
yelkenleri ile hiç tanımadığımız; peşinde
kocaman ve martısız bir sessizlik, burnundaki sular
ne yarılır ne açılır..

——

Always too eager for the future, we
pick up bad habits of expectancy.
something is always approaching; every day
till then we say,

watching from a bluff the tiny, clear
sparkling armada of promises draw near.
how slow they are! and how much time they waste,
refusing to make haste!

yet still they leave us holding wretched stalks
of disappointment, for, though nothing balks
each big approach, leaning with brasswork prinked,
each rope distinct,

flagged, and the figurehead wit golden tits
arching our way, it never anchors; it’s
no sooner present than it turns to past.
right to the last

we think each one will heave to and unload
all good into our lives, all we are owed
for waiting so devoutly and so long.
but we are wrong:

only one ship is seeking us, a black-
sailed unfamiliar, towing at her back
a huge and birdless silence. in her wake
no waters breed or break.

 

Etiketler: , , ,

İçimdeki maymuna övgüler…

Hep “maymun iştahlı” olduğumu duyarak büyüdüm, yeni yeni anlıyorum ki bu çok iyi bir özellikmiş. Deneye, deneye,  içimdeki sevimli maymunu eğlendire eğlendire, hallerine gülerek  büyüdüm. Maymun da yaşlandı haliyle ama hala oyuncu ve komik halleri sürüyor.  Çok emin olamasam da “büyüdüm” yazdığımda, öyle oldu sanırım. Neden mi?

Önceleri sürekli deneyimlediğim hiç bir şey üzerimde iz bırakmıyor gibi gelirdi. Bir şeyden ötekine koşar, bir meyvadan ısırık alıp, başka daldakine atlayan maymunum beni sürekli oraya buraya çekiştirip

dururdu. Hala da öyle aslında.  

“Teflon kaplıyım” herhalde diyordum, öyle ya.. Çok parlak bir anı yok, yerler, anlar var bölük pörçük, gerçekten hatırlanmaya değecek değerde şeyler az… Bir nevi sürekli akışta olma hali balık hafıza ile birleşince, bende bir gariplik var diye düşündüm yıllarca… 

Amabir noktadan sonra yalnızca benim için anlamlı  olan edinimlerin  içimde bir yerde 
sürekli birikerek kişiliğime eklemlenmeye başladığını görmeye  başladım. (Hiç yayıkta tereyağ yaptınız mı? Önce sütün kaymağı iyice etrafa sıvaşır, tam beceremedim derken inatla çırpmaya devam ettikçe sütün  yağı  bir anda toparlanır. Kocaman  bir topak tereyağın olur elinde, şaşarsın nasıl oldu bu diye. Yaşam boyu edindiğim deneyimler de sonunda böyle bir etki yaptı bende. )

Bazen neleri attığın, neleri dışarıda bıraktığın da en az tuttukların kadar benliğini tanımlar. Bunu anladım zaman içinde. Boşluk şekli belirler diye felsefi bir notla bitireyim.

Kıssaden hisse çıkardım kendime: içimdeki maymuna minnetarım.

Bu kadar oyuncu ve meraklı olmasa idi, yaşamım hiç de eğlenceli olmazdı..

Ama belki de bir kediydi içimdeki… Bilemedim. Olsa resmini çektiğim şu minik gibi olurdu, dalların üzerinde, herşeye yukarıdan bakmaya meraklı hallerde…Arada insanların içine inip kendini okşatan, sonra yine asmaya tırmanıp aşağıdakilere kuşbakışı atmayı seven… Çok sıkıştırırsan da sıkılıp, tırmalayıp kaçan.. Sürekli kendi kuyruğunu kovalayan…

İçindeki maymunu veya kediyi besleyen herkese gitsin bu yazı.. Sevgiyle… Neşeyle…

 
3 Yorum

Yazan: 12/22/2009 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Dünü Aramak…

Bir arkadaşım var, geçmişteki aşklarını, o sevgilerin ateşini arıyor kırklı yaşlarında. Geçen gün ona dedim ki “geçmiş ölüdür”. Sürekli geçmişi aramak bir nevi “kabir ziyareti”dir. Hergün bilmem kaç defa kabristana gidip sevdiklerinin mezarına çiçek
bırakmaya benzer.

Kabristanın kapısından elinde çiçeklerle giriyorsun, kalbinde bir umut; belki ölmemiştir, hala yaşıyordur, belki bugün onları görürüm diye. Ama karşına hep anıların soğuk mezar taşları çıkıyor. Kafanda dönüp duran donuk resimler asla seninle konuşmuyorlar. Sanki teybe kaydedilmiş görüntüler gibi, hep aynı şeyler… Çoğu kez sevdiğin bir bölümü ileri geri sarıp, tekrar tekrar seyrediyorsun. “Seni çok seviyorum”, “ölene kadar unutmayacağım”, “Benimsin”… Bantın o bölümü yıpranıyor, görüntüler ve sesler anlamını yitiriyor. Netliğin yerini cizirti aliyor. Bardooooo.

İşte şurada 20 yaşında deliler gibi sevdiği kadın yatıyor. Hayalinde canlandırıyor onun diri vücudunu, pembe yanaklarını, çınlayan kahkahasını, hafif yukarıdan bakan burnu büyük hallerini, sıcak ve ateşli koynunu. Şimdi kırklı yaşlarında olması gerek, herhalde kahkahası daha olgun, sevgisi daha dingin ve bilgisi daha engindir artık. Ama yok, o bir ölüyü arıyor, onu onurlandırmak istiyor. Ona “neden?” diye bağırıp sarılmak istiyor, hesap sormak istiyor. “Neden ben seni istediğim zaman benim olmadın? Neden, neden?” diye hıçkırarak ağlamak istiyor kollarında.. Ama o kadın yok, sadece donuk bir görüntü var yerinde, hesap sormak istesen cevap veremeyecek soluk bir resim kafasındaki. Şuh kahkahalar atıp duruyor.

Şuradaki kadın ise mezar taşındaki resme bakıp bakıp, “sen benim kahramanımsın” diyor. Yanındaki arkadaşı elini omzuna koyup, “kahramanındı” diye düzeltiyor ama o onu duymuyor bile. Gözleri kızarmış, için için ağlıyor yine, “Ah annem engel olmasaydı, ikisinin arasında kaldım, aşkımı yaşayamadım…” diyor. Her gün, her gün kabristanı ziyaret ediyor, anılarına çiçek bırakıyor, toprağı kabartıyor, yabani otlari yoluyor, hep ondan konuşuyor ve bitmek tükenmek bilmez bir enerji ve anlaşılmaz bir şevk ile hergün kendi yüreğini dağlıyor.

Kabristan ziyaretlerini sınırlamak lazım değil mi sizce de? Ne varsa yaşayanlarda var çünkü.. Şimdi farkına varamıyor isek, az sonra geçmiş olacaklar. Tüm geçmişini kabristanda geçirmeyi kim ister Allah aşkına? Arada bir, bayram seyran mezarlığa uğrayıp bir demet çiçek bırakmaktan zarar gelmez ama her gün her gün, bünye bunalır. Kabristan bekçisi olmasak… Yaşayanları şenlendirsek.. Onlar (veya biz) bir gün gerçekten ölmeden.

 
2 Yorum

Yazan: 12/13/2009 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Ben Senin Kavanozunum!

Bu benzetme geçen gün bir arkadaşla konuşurken ortaya çıktı. İkili ilişkilerden konuşuyorduk. Bizim konumuz kadın erkek ilişkileri üzerineydi ancak yazarken farkediyorum ki bu her tür ikili ilişki için geçerli olan bir benzetme olmuş. Bazı ikili ilişkilerde bir birey diğerinin kavanozu durumuna düşebiliyor.

Kavanoz ne işe yarar? İçindekini dış etkenlerden korur değil mi? Çoğunlukla şeffaftır, kapağı vardır. İçerideki kapak açılmadan dışarı çıkamaz, dökülemez, saçılamaz, uçamaz, kaçamaz. Kimi zaman içine şehriye konur, kimi zaman tohumlar, bazen de yaramaz bir çocuğun bahçedeki yeşilliklerden çalıp eve getirdiği bir çekirge veya yüzlerce uç uç 
böceği.. (Bu sonuncusu ben oluyorum; üstelik akşam yatarken kavanozun kapağını açık 
unutmuştum. Sabah sütümden çıkan boğulmuş uç uç böceğine avaz avaz ağlayıp bir şeyler toplama 
huyumdan (ki çoğunlukla böcekler oluyordu) vazgeçmiştim.

Neyse konu dağılmadan toplayalım. Bazen bir eş, bazen bir anne / baba, bazen bir arkadaş sizin kavanozunuz durumuna düşebilir. Ya da farkına varmadan siz birini 
kavanozlayabilir, konserve yaparsınız. Düşünceyi ileri götürürsek, kavanozladığınız kendi 
benliğiniz bile olabilir. Konserve kelimesini dilimize “çevresini kuşatarak korunmuş” olarak çeviriyorum.

Bu birinin sevdiği kişiyi dış tehlikelerden korumak amacıyla giriştiği iyi niyetli bir 
kuşatma hareketi olarak başlayabilir. Bir bakarsınız çevreniz kuşatılmış, tepenize de bir 
kapak inmiş, bir kavanozun içinde kısılıp kalmışsınız. Boşuna çarpar durursunuz kavanozun 
çeperine, kapağına.. Dışarıyı görebilirsiniz ama dışarı çıkamazsınız.

Kavanoza kapatan kişi (hatırlatırım, bunu yapan siz de olabilirsiniz!!) çoğu kez içeridekinin 
sıkıntısını anlamaz. Güvendedir, yediği önünde yemediği arkasındadır. Kavanoza kapatılan ise giderek kısılımışlığından ötürü çaresizlik, yakalandığı için kendine kızma, kavanoza kızma, kavanoza koyana öfke duyma gibi duyguların hepsini bir anda duymaya başlar.

Burada önemli nokta kavanozunuz olan kişinin kendi korkuları yüzünden mi sizi konserve 
etmeye çalıştığıdır. Yoksa siz kendi korkularınızla başedebilmek için mi razı geldiniz kavanoza 
girmeye? Cevabı bilin, rahatınız yerinde ise çıkmak için bir şeyler yapmasanız da olur.
Ama cevabı bilin. Yine de, siz siz olun birbirinizin (Ya da kendi kendinizin) kavanozu olmayın.

Ne kadar iyi niyetle başlarsa başlasın, keskin sirke eninde sonunda kavanozuna zarar verir.
Ne sirke olalım ne de kavanoz..

 
2 Yorum

Yazan: 12/13/2009 in Psychobabble

 

Etiketler: , , , , , , ,

Mutluluk Eşiği

Hepimiz genetik olarak bir mutluluk eşiği ile doğuyormuşuz. Buna göre hepimiz farklı derecelerde,
ama az ama çok, çekirdek bir mutluluk potansiyeli taşıyoruz.  Temelinde mutlu olan genetik tanımımız doğduğumuz andan itibaren sürekli olarak sıkı bir
hayat törpüsüden geçiyor ve bizler kendimizi  genelde mutlu, vurdumduymaz, huysuz, endişeli, karamsar, ürkek veya olaylara pembebakar bireyler haline gelmiş buluyoruz. Anladığım şekliyle olay bu. Ya da olguyu böyle yorumlamayı seçiyorum.

Ama, demek ki belirli bir mutluluk eşiğine sahip olarak doğuyorsak, bu eşiğin altına düşmek genetik olarak pek
olanaklı değil.  Aynı şekilde bu eşiği yükseltmek da pek olası değil. O halde yapabileceğimiz tek şey, “işte ben şimdi mutluyum” dediğimiz sıradan bir anda deneyimleyebildiğimiz mutluluk düzeyi neresi ise, onu hatırda tutup,
mutluluğu o düzeyde sabitlemeye çalışmak olmalı. Nasıl mı? Cevabını bilmiyorum. 

Belki şöyle yapılabilir:

Öncelikle çevremizdekilerin bizim ile ilgili, bizi okşamayan düşüncelerine kulak tıkayarak başlayabiliriz.
Nasılsa bizi tanımıyorlar; maskemizi biz sanıyorlar. Bizi bizim gibi içeriden ve “yakinen” bilmiyorlar.
Biz de onları tanımıyoruz.

İkinci olarak, kendimizi çok önemsemekten vazgeçmeyi deneyebiliriz.  Bizler de tıpkı kargalar, barbunlar, kediler ve pisiotları gibi organize olmuş hücrelerin bileşimi olan varlıklarız. Hücrelerimiz bize sormadan pek de güzel organize olduğu için bizlere de “organizma” deniyor. Doğuyoruz, yiyoruz, içiyoruz, geziyoruz, ürüyoruz, gülüyoruz,
oynuyoruz, büyüyoruz, ölüyoruz. Ilki ve sonuncusu arasında geçen zamanı eğlenerek geçirmeye çalışmamız
lazım değil mi?

Şöyle bir örnek kanımca uygun düşerdi. Evren hepimizi  220 voltluk bir duy ile donatmış olsun. Şimdi sen bu
duya ister 10 mumluk gece lambası takarsın, istersen 500 watlık halojen bağlar etrafını pırıl pırıl ışıtırsın.
Birincisini millet gece çişe gitmek için en yakın elektrik düğmesine giden yolu görmek için kullanır, ikincisini dünyasını aydınlatmak için. Neden tuvalet lambası olasınız?  Duya kadar gelen enerji miktarı aynı demiştik. Önemli olan senin o enerjiyi neye indirgediğin veya yükselttigin ve nasıl kullanmayı seçtiğindir. (İnsanların evlerini nasıl aydınlattıkları da iç dünyalarına geçit veren önemli bir ipucudur bence.)

Peki, çalışıp çabalarken, evde millet yemek beklerken, ağıza atacak lokma olmadığında, ayağımızdaki pabucun altı delikken nasıl mutlu olacağız, nasıl eğleneceğiz?

Cevabı bilsem zaten burada olmaz, yaşam gurusu olarak gün başına bilmem kaç yüz milyondan 
mutlu yaşama seminerleri satıp bayağı mutlu olurdum.  Hazır formüllerim yok. Hazır bilgilere inan olmaz zaten.
Bir şeyler insanın içinde büyüyüp filiz vermeli. Sokma akıl kırk adım gider derler. Doğru.

Hiç bir şey öneremem nasıl mutlu olunur diye. Bir kaç kopuk düşüncem var tabii ama sözünü etmeye değmez. Bazen bunlar kendimde bile çok işe yaramadıktan sonra. Ama işte, belki içimizde gün gelip mutlu olacağımıza 
dair bir umut tohumunu ilk su damlasında yeşerecek şekilde hayatta tutabiliriz, kuruyup toza karışmasın 
diye başında bekleyebiliriz.

Bilim adamlarının mutluluk eşiği dedikleri şey “(u)mutluluk” eşiği olmasın? Hani tapaj hatası filan?

 
Yorum yapın

Yazan: 12/13/2009 in Psychobabble

 

Etiketler: , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: