RSS

Etiket arşivi: önce senkendini tamamla sonra birine kendini sun

Beni seviyor musun?

Benim bu aralar kafam çok karışık.  İş güç, ev, ofis, boyacı, elektrikçi, tesisatçı, ödemeler, İgdaş, İski filan derken kuyruğunu kovalayan kedi gibiyim. Dün sanki kuyruğu da yakaladım ama ucu elimde, onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Sahi, niye kovalıyordum ben seni?  Bu halde iken, yazı yazsam iyi gelecek ama kafamda yüz ayrı konu, sonunu getiremem, zaten olağan tarzım daldan dala… Derli toplu yazmak güç olacak.  Bugün okuyayım ben dedim. Sonra film seyrederim biraz.

Bu arada arkadaşım Şeniz, psikoterapist Özgür Öğütcen’in AŞK isimli yazısını maillemiş. Kendisinden izin almadım ama umarım paylaşmamıza itiraz etmez.  Ben okudum, çok beğendim ve dördüncü bölümde  de kendimden çok şeyler buldum. Bu soruyu kolay kolay sormadığımı, kadın olduğum için de (bana etrafımdaki minik çocuklar hariç) kimse tarafından sorulmadığını farkettim birden.  Okuyunuz bakalım size de ayna tutan tarafları olacak mı?

Sevgiyle…

I.

Birisine şu soruyu sorduğumuzda yanmışız demektir: “Beni seviyor musun?”. Bu soru umutsuzluktan köken almaya meyilli bir sorudur. Kendimizi bir anda karşımızdakinin yargısının esiri olarak buluveririz. Bu soruyu çeşitli olumsuzlamalar yaparak şu şekillerde de sorabiliriz: “Beni neden sevmiyorsun?” ya da “Beni sevmiyor musun?” veya “Beni hiçbir zaman sevmeyecek misin?”. Ne türde sorarsak soralım bu soru bir esaretin, bir tutulmanın işaretidir. Ve kızgın bir çocuk şu cevabı yapıştırıverir: “Bende seni sevmiyor(d)um zaten!” Aşktan kaçamayız herhalde ve bu sorunu mutlak halinde ortaya koymaya çalışacak olursak, aşk bizim hakkımızda verilen hükmü bilme merakımızın nişanıdır. Bunu herkes bilmek ister, çünkü bu hüküm varoluşumuza verilmiş bir cevaptır. İnsanlar cevapsız sorulardan rahatsız olurlar. Bu yüzden “Beni seviyor musun?” sorusu tekrar tekrar sorulur ve yanıtlar hiçte tatmin edici değildir. Aşkı ayıramayız, parçalamayız, yokedemeyiz. Aşk çok büyük bir faildir. Vardır. Bazı insanlar hiç aşık olmadıklarını, aşk nedir bilmediklerini söylediklerinde yanılıyorlardır; bu kişiler aşkın gerçek esirleridir. Çünkü aşkın sonundaki ölüm ihtimalinden korkarlar, ne de olsa ölüm aşkın nihai sınırıdır. Aşkı elde edemediklerini duyumsadıkları için en kolay şeyi seçerler, kendilerini severler. Ama bu gerçek bir vazgeçiş değildir.

II.

Kendisini çok seven insanlar genelde diğerlerinin –onların belirli sıkıntılarını telafi etme yeteneğinde olan- sevgilerinden feragat etmek zorunda kalırlar. Hemen hiçbir zaman içten bir karşılaşmanın tadını almadıkları için insanlar arası ilişkilerin şeyleşmesinin tam olarak ayırdındadırlar. Bu kişilere aşk var mıdır diye sorduğunuzda cevapları kesinlikle aşk yoktur olacaktır. Ama bu kadar basit mi? Tam bir karşılaşmadan anladığımız nedir o halde? İki insan arasındaki tam bir karşılaşma mümkündür, bunu en iyi şu yolla anlayabiliriz: bu iki insan bu karşılaşmanın tam bir karşılaşma olduğunu düşünmezler. Bu şart yerine getirildiyse bu bir aşktır denebilir. Kaçırılmış karşılaşmalar hüzün verir, bu durum öylesine dokunaklıdır ki bir kişi bunu anladığında ancak içten içe derin bir yas tutabilir. Bu gözyaşları boşuna değildir, çünkü yas başka bir sahnede kaybettiğimizi bize geri hediye eder. Aşktan, yastan ve ölümden kaçamayız. Mutluluk, gözyaşı ve keder akrabadır. Boşuna değil ki birine olan aşkımızı onu kaybedince anlarız, bu en bilindik klişelerden biridir. Onun hatırası için hüzünlenip solmasını bekleyebiliriz –ki başka bir biçimde canlanması için bir şanstır bu- veya hiddetle onu yerin dibine batırırız. Burada şu söylenmeli: öfke her zaman faydasız, kör bir hissiyat değildir. Son bir anda hüzün ve öfke arasında tercih yapmak gerekirse -aşkımın hatıraları mı, öfkemin faydaları mı diye,- kişinin hangisini tercih etmesinin daha hayırlı olacağına dair kesin bir kural telaffuz edilemez. İyi bir psikanalist bu durumda ‘bekleyelim ve görelim’ diyecektir. Bu nedenle psikanalistlerin sabırları analizanlara bir tür özensizlik, anlayışsızlık ya da anlamsızca saçmalama olarak görünür. Çünkü aşka temas eden ve ondan uzaklaşan kişi acılarının bir an evvel anlaşılmasını ve dindirilmesini isteyecektir. Psikanalistin bütün duyguların arkasındaki nedenselliği ortaya çıkarma isteği fazla yavaş gelecektir, bu çağ için oldukça fazla. Öyleyse birisine sen ona aşıksın dediğimizde bir an duracak ve şaşkınlıkla yüzümüze bakacaktır: ‘Aşk bu mu?’ diye. Bizde ona şöyle demeliyiz: ‘Evet bu! Ne sanmıştın ki!’. Bu diyalog şu şekilde devam edebilir: ‘Hayır ona aşık değilim, onu seviyorum, ona alıştım, onsuz yapamıyorum, hep onu düşünüyorum, rüyalarıma giriyor. Ama eminim bu aşk değil.’ Peki aşk nedir öyleyse?

III.

Aşk erotiktir ve en başta iki kişiliktir. Aşk bir ötekinin kanlı canlı, somut bedenini gerektirir. Büyük harfle yazılan herhangi bir şeyle (Tanrı, Vatan, Komünizm vs.) aramızda aşk olamaz, çünkü bu ilişki bizle türdeş olan bir ötekini içermez. Aşk bedenle başlar ve orada sonlanır. Zorunlu olarak heteroseksüel de değildir, homoseksüel olabilir ve çok önemsediğimiz üzere anneyle bebeğin bedenleri arasındaki gibi ilksel türden olabilir. Bebek önce kendi gereksinimleri açısından, sonrasında da arzusunun yöneldiği ilk mutlak form olarak annenin bedenine bağ(ım)lıdır. Ha keza annede bebeğinin bedeninde aşkının yeni bir canlanmasını bulur, baba ise bu aşkı katleder. Anne aşksa, baba yastır. Ama bebek ikisine de kızar; birisine kendisini bıraktığı ve başkalarını seçtiği için, diğerine ise kendisine ilk aşk acısını yaşattığı için. Bu ikili duygunun ne şiddette süreceği bir dereceye kadar müzakere sonucu belirlenir ve nihayetinde oluşacak duyguların şiddeti olumsaldır. O halde aşk evrensel olanı bir bağlamda karşısına alan, ama hemen ardındanda dönüp ilksel olanı yargılayandır. Bu ikili feragat bize başka insanlara aşık olabilme kapasitesini sağlar. Pire için yorganı yakmamayı başarabilirsek şayet, aşkımızın yönü ileri doğru olacaktır. Ama annenin ya da babanın aşkında ayak diretirsek kapana kısılırız, çok küçük bir mesafeyi önce ileri sonra geri doğru katedip dururuz. Bu bir sıkışmadır ve aşk acısının bunaltısından kategorik olarak farklıdır. Aşk bedendir demiştik, o halde aşk iki bedenin karşılaşmasıdır aynı zamanda. Beden ise biyolojik olmaktan çok simgesel olarak, dil aracılığıyla varolur. Bedenimizin her bir santimetrekaresi sözlerle yazılmıştır ve onlara geri dönerler.

IV.

Aşk kaybettiğimiz, bizi tamamlayacak olan öteki yarımızı aramak değildir. Aşk içinde bir sürpriz unsuru barındırır. Bilmediğimiz türde bir karşılaşma olması aşkın önkoşuludur. Bizi tamamlamaz, kusursuz hale getirmez, eksiklerimizi gidermez. Aşık olduğumuz kişi aradığımızı bildiğimiz şeyleri bize temin eden bir tedarikçi değildir. Aradığımızı bilmediğimiz ama aynı zamanda da aramadığımız ve bulursak onunla ne yapacağımızı bilemiyeceğimiz şeyi bize sunar aşığımız. Bu da ikinci bir şoktur, şaşkınlıkla bakakalırız: ‘Seni neden sevdiğimi soracak olursan, bunun yanıtını bilmiyorum’ deriz. Arada bir boşluk yine vardır, soruyla cevap arasında. Bu yüzden bir kişiye neden aşık olduğumuzun cevabını bulabilecek başka bir kişi yoktur. Hatta bu sorulmaması gereken bir sorudur, şayet aşkta bir tabu varsa bu olabilir! ‘Bana sana neden aşık olduğumu lütfen sorma.’ Peki aşk bizi tamamlamıyorsa niye dönüp dönüp güvence isteriz? Tam da bu tamamlanmamadan emin olmak için, eğer mükemmel bir aşk sözkonusu olsaydı ne olurdu bir düşünün. Aşk işte bu pürüzlerde, aksaklıklarda, eksikliklerde yaşar. Sevdiği kişiyi bir kez olsun terk etmeyi düşünmeyen var mıdır? Aynı annesini bir kez olsun öldürmek istemeyen bir oğlan çocuğunun tuhaf kaçması gibi bu da oldukça tuhaf kaçardı ve bu kişiyi derhal doktora götürmek gerekebilirdi.

V.

İnsanın yaşamı bir şeyleri seçmek üzerine kurulmamıştır, daha çok bir şeyi seçtiğimizde seçmediklerimizin acısını yaşarız. Bu kayıp duygusu öyledir ki ‘iyi bir erkek’ bütün olasılıklara açık olarak varlığını sürdürmek ister bu yüzden. Erkek kadını ne kadar kendi aşkına verilmiş bir karşılık olarak görürse ondan o kadar uzaklaşacaktır. Kadın ise erkekte onun kendisini istediğinin, hatta yanlız onu istediğinin, durmadan tekrarına yürekten bağlıdır. İki fantazi evreni birbirine uymadığı için ilişkileri sürdürmek için başka bazı ek faktörlere gereksinim başgösterir. Erkek hakiki olarak istediği kadına çok yakınlaşan bir kadınla birlikte olduğunda baş dönmesi atakları yaşayacaktır; çünkü bu kadın ona kendisinde olmayanı en derin haliyle hatırlatacaktır. Kadın, erkeğin istediğini düşündüğü tutuma –ki bu bir yorum meselesidir ve kadınlar bunda erkeklerden daha başarılıdır- kendisini uydurmaya çalışacaktır. Yorumlamanın kadınlarda daha başarıyla sürdürülmesiyle terapistlerin çoğunun kadın olması arasında bir bağlantı olabilir mi? Oysa erkekler kadınlar tarafından hep ne istediklerini anlamayan kişiler olmakla suçlanırlar, bunda belli bir doğruluk payı vardır elbet. Ama sorun şu ki erkekler kendilerinin ne istediği sorulduğunda bir yanıt vermekte genetik olarak zorlanırlar zaten. Aralarında kavga çıkıp erkek kadına “Ne oldu?” diye sorduğunda kadınlar “Hiçbir şey yok!” derler, erkek daha da üstelerse bütün eski suç defterleri açılacaktır. Bununla birlikte aşk faktörü iki aşık kişinin birbirine tahammül etmesidir denilebilir. Aşk tahammül gücüne bağlıdır ve ayrıca kişilerin herbirinin öteki karşısında güçsüz olmayı üstlenebilmesinin derecesine bağlıdır. Aşk kısır bir iktidar mücadelesinin sonsuz döngüsünde öfkeye yenilebilir. Bu da onun güçsüzlüğüdür ne yapalım. Bir çiftin kavgası ‘bütün bunları biliyorum ama seni seviyorum’ lafında soluklanabilir, bu çözümün kötü bir yanı vardır, o da her seferinde fazla işe yaramamasıdır. Eğer bunu çok söylerseniz gitgide gücü azalacaktır, bu cümle zor zamanlarda çekilecek bir imdat frenidir, zırt pırt kullanılırsa sonuç vermez.

* Bu yazı Bibliotech Dergisinin 15. sayısında yayınlanmıştır.

 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: