RSS

Etiket arşivi: Gezi fotoğraflarım

Kerala’nın “Arkasuları”

Ben Kerala diye diye araştırmalara dalınca bir çok güzel bilgi aktı önüme Internet denen dev çöplükten. Siz de girip arasanız, önünüze çıkacak bilgi deryasında bir Allah’ın kulu yoktu ki “Kardeşim gitmeyin oralara, burası pek sıkıcı bir yer!” yazsın…

Bakın şimdi neler görecektik oralarda biz:

Yemyeşil Hindistan cevizi ormanları ve göz alabildiğine çeltik tarlalarının arasında, dar su yollarında Hint köylerinin içinden geçerek pastoral bir senfoniye ve de “idyllique” bir yaşama şahit olacaktık. Üstelik bize özel teknemizde görecektik backwaters’ı (“arka sular” diye çevirelim tatlı dilimize) .. Bunları görmedik mi? Hepiciğini gördük. Peki ne söyleniyorsun kardeşim desenize? Evet de, kimse bunun ne denli yeknesak ve sıkıcı olabileceğine dair tek bir laf etmemişti… İşte ben şimdi ediyorum arkadaşlar. Sonra da bildiğim tüm dillerde tercümesini Internet’te yayacağım. “Keşke bir bana söylemiş olsaydı” diyeceklere “Bakın ama ben söyledim” diyebilmek için.

Kerala’nın arka sularında bir tekne gezisi yapmamalı mı peki? Yok yapılmalı ama iki saat bilemedin hadi üç saat.. Gece teknede kalmaksa pek akıl karı değil. Kalabalık grup bile olsanız, bir yerden sonra sivrisinekler ve sıkışık düzen yaşam insanı sıkabiliyor. Teknede yaşam iyi hoş da bir saat sonra hep aynı manzara… Bulanık sular, uzun hindistan cevizi ağaçları, arada tek tük mangolar, göz alabildiğine çeltik tarlaları (“rice paddies” deniyor) ve bulanık suları ile başkaca bir görsellik sunmayan arka sular… Bir koca gün boyunca günümüzün tek hareketli ve eğlenceli olayı bir balık kartalının minik bir balık yakalaması oldu. Aldığı tezahürata kendi bile şaşmıştır zavallı kartal. Günün sonunda artık ayaklarımızı konuşturarak videoya çektiğimiz “Ayak tiyatrosu” ile eğlendik desem? Sonradan da en çok buna güldük zaten.. “Yahu ne çok sıkılmışız biz!” diye…

Bu arada bu pastoral senfonide yanımızdan yöremizden yüzlerce irili ufaklı houseboat ve hızlı tekne geçeceğini ve bazılarının epey gürültücü olabileceğini de kimse söylememişti… Tek teselli belki de göl üzerinde yegane aval turistlerin biz olmamasıydı denilebilir. Bizden ne çok varmış Allah’ım! Kerala bölgesi bizim gibilerin etinden ve sütünden yaralanarak bayağı zenginleşmiş yani…

Sivrisinekler kontrol edilebilir düzeydeydi Allahtan. Biz giderken aşı olmamıştık sıtmaya karşı. Bu bölgede sıtmayı yendik dedikleri için, bir de herhangi bir garantisi yok diye. Kerala’da malarya’dan daha önce filarya tehlikesi varmış. Bir iki fotoğrafını görünce beni gitmekten vazgeçirebilecek yegane tehlikenin bu olduğunu düşündüydüm. Kelime oyunu değil, filarya sivrisinekler tarafından bulaştırılan beter bir hastalık ve tedavisi de yok. Ama o da altı aydan uzun kalırsan ve sürekli ısırılırsan bulaşıyormuş. Neyse, her yanımızda tüten spiraller, her prize takılı sinek kovucular ve bulandığımız sprey kovucular ve kocaman cibinlikler sayesinde az ısırık ile atlattık bu bölümü.

En kötüsü de (en sona sakladım); kadınları o nehir kenarında çamaşır ve bulaşık yıkarken, az ötede de dişlerini fırçalayıp sabah banyolarını yapanları görünce… Bir onlara bir de bizim teknenin çarşaf, havlu ve tabaklarına sonra bir daha suda yıkananlara ve sonra da sessizce birbirimize bakmamız ve yetmezmiş gibi bu ayılma olayının tıka basa yediğimiz iki öğünün sonuna denk gelmesi haliyle pek kötü oldu. Yiyeceğimiz kadarını yemiştik ve yediklerimiz de bu bölgede yediğimiz en güzel yemeklerdendi. Olan olmuştu.

Şunu da anlatmam lazım; gece inerken saat altı sularıydı sanırım, bir yere demirleyip durduk. “Bu gece buradayız” dendi. Teknelerin yemek vakti ateş yanarken seyr-ü sefer halinde olmaları yasakmış. Her taraflarının saz ve ahşap olduğu düşünülürse yerinde bir önlem olsa gerek. Bizlerin aksine Hintliler galiba önceden felaketlere karşı önlem alabiliyorlar. Eeee, iyi de… Biz bataklığın ortasında kaldık mı akşam akşam… “Peki biz şimdi ne yapacağız?” deyince, teknenin yaşlı miçosu boynunu o Hintlilere has tavrı ile iki kere kırarak “television madam” dedi. İki kere gerdan kırmak “Bu nasıl soru? “ anlamına geliyor herhalde. Çünkü ard arda bir kaç kere gerdan kırmak “Tabii, doğru söylüyorsunuz…” anlamına geliyor. Ama iki kereyi sökemedik doğrusu.

Çıkıp yanına demirlediğimiz “köyümsü” kara şeridini gece karanlığında dolaşmaya kalktık… Önce sinekler, sonra da miçomuz neşeli bir biçimde arkamızdan seyirtti.. Biz de zaten yanlış adım atarsak kendimizi bir su birikintisinin dibinde bulmayalım diye geri dönmeye karar vermiştik… Kös kös dönüp köşemizde sessizce oturduk…

O sakin olacağı söylenen gölün ortasında, karşı kıyıdaki kulübeden gelen yaleller ve oynak havalar sabaha kadar sürdü… Al sana Hint usulü pastoral senfoni… Boğaz’daki gezinti teknelerinde gezenleri ve göbek atanları küçümser misin? Buyrun bu da size kapak olsun dedi Hint tanrıları. Uyuyana kadar uydu aracılığı ile yedi kısım tekmili birden Bollywood, o yetmedi, Hollywood’un Hint ağız tadına uygun en maganda filmleri ile başbaşaydık artık. Seyrettik haliyle… O semiz Hint starlarının oynadığı filmlerin arasında çakı gibi Jackie Chan’i görünce eski bir dostu görmüş gibi olduk vallahi…

Ertesi sabah erkenden karaya ayak basınca, önümüzdeki 140 kilometreyi 5.5 saatte götürecek olan sevgili şoförümüz Biju’ya sarılıp öpmemek için kendimizi zor tuttuk. Dikkat bu bir abartı değildir. O sessiz sakin “Yesyes M’dam” Biju bile bir gece öncesi ile kıyaslayınca eğlenceli göründü bize. Muhabbet düzeyimizdeki artış Biju’nun da gözünden kaçmamış olmalı…

Velhasıl, Kerala’nın arka sularından arkamıza bile bakmadan kaçtık. Arkamızdan su döken filan olduğunu sanmıyorum biz giderken…

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , ,

Neden Hindistan (daha Urfa’ya bile gitmemişken…)?

Şimdi bir yandan neden Hindistan’a gittiğim, diğer yandan da neden gördüklerimi sevmediğim gibi iki önemli soruyla karşılaşıyorum. Çünkü herkes bunları soruyor.

Farketmişsinizdir; bizim gibi hali vakti yerinde ve eğitimli çevrelerde Hindistan’a çok garip bir ilgi var. Yani bayramda köpeklerin çektiği bir kızakla donmuş Bering boğazı üzerinden 4000 kilometre yol yaptık desem en fazla “Yapma yaaa, iyi miydi bari?” ya da “Hmmm, I see..” tepkisi verecek bazı arkadaşlar, Hindistan’a gittim deyince, gözlerini koca koca açarak “Yaaaaa…. Ne zaman gittin? Nasıl gittin? Kimle gittin? Sevdin di mi? Çok pisti di mi? Ama insanları sevdin di mi?, “Sari aldın mı kendine?” “Hani bindin?”, “E, eline kına da yaptırmamışsın amaaaa…”, “Nasıl, ishal oldun mu? Kesin olmuşsundur…” şeklinde koyu bir belgesel merakı ile atağa geçiyorlar. En hafifi müstehzi bir “E hadi ama, anlat bakalım…” oluyor. (Bu verilen ilk tepkilerden bile uzun ve komik bir yazı olur ama neyse, sonra belki…)

Neyse, şimdi başa dönelim; oradan başlayayım anlatmaya…

Bu gezi öyküsü bir sabah uykumdan “Kerala” sözcüğü ile uyanıp, Internet’te bunun hikmetli bir seçim olup olmayacağına dair araştırmalara girmemle başladı. Ve işte Birleşik Hint Turizm Ordusu’nun saldırılarına o arada maruz kalmış olmalıyım…
İçimde bir türlü rahat duramayan seyahat böcükleri ile dünyanın dört bir yanındaki gönüllü Hint turizm elçilerinin ısırıkları bir araya gelince, bünyede toksik etki yapıp aklımı başımdan almış olmalı.

Kendimi bilmez halde Kerala’nın o muhteşem güzelliklerine odaklanıp, yalın ayak başı kabak vaadedilmiş topraklara doğru yola çıkan bir hacı adayı kadar huşu içinde, Hindistan seyahatinin hayalini kurmaya başladım.

Şunu da itiraf etmem gerek ki, bu düş görme sürecinin hiç bir aşamasında, ne bu seçimden şüphe duydum ne de “yok anam, otur oturduğun yerde” deyip vazgeçmelere kalktım. Araştırmamın her düzeyinde tutarlı ve dirayetli bir “Hindistan, Hindistan, İnanılmaz Hindistan” propagandası göz açtırmadı bana.. Tamamen gönülden inanmayı arzu etmiş olmalıyım anlatılanlara. Gidebileceğim en egzotik ve dost coğrafyalardan biri de Hindistan değil miydi sonuç itibarıyla?

Yazı ilerlemeden vakitlice yapabileceğim bir diğer itiraf da şu olsun: bize söz verilenleri görmedik mi? Hepsi tamamengerçekti ve tek tek görüldüler. Vardılar yani… Hepsi vardı… Bunu şuna benzettim sonradan; çok sevdiğim bir kız arkadaşımı yine sevdiğim bir erkek arkadaşımla tanıştırmak istemiştim. Oğlan kızı tarif etmemi istedi; yemyeşil kocaman gözler, uzun kirpikler, bal rengi saçlar ve dolgun dudaklar diye tarif ettiğim kızla karşılaşınca beni kenara çekip” “Evet canım, söylediklerinin hepsi hakikaten var ama olabilecek en beter kombinasyonla” diyerek kalbimi kırmıştı. Hindistan’da biraz böyleydi galiba… Garip bir kombinasyon…

 
 

Etiketler: , , ,

Yes yes M’dam!

Hindistan’a gittim ya bayramda Hindistan’a daha önceden gitmiş olan arkadaşlarım bu ülkeye ve insanlarına bayılarak döneceğimi düşünürlerken, ben gittim, gördüm ve bu deneyimden değişmeden döndüm geldim. Aynı zamanlarda Hindistan’ın farklı bir bölgesine seyahat etmiş ve deneyimini “git-tepiş-terle” şeklinde ifade eden bir başka arkadaşıma benzer izlenimlere sahip olduğumu söyleyince “Aman ya sorma… Ama bizim beyaz Türklerin içinde Hindistan aşığı çok, üstüme sıçratmayayım şimdi onları diye düşüncelerimi kendime saklıyorum” dedi.

Gitmeden okuduğum bir kaç blogda “Hindistan’ım benim, bekle beni para biriktirir biriktirmez geleceğim” şeklinde gurbetteki aşık köy delikanlısı tadında yazıları anımsayınca ona hak verdim. Ama ben hep burnunun dikine giden bir kadın oldum. Kimseden korkum, çekincem yok; Hindistan’ı pek sevmedim. Nokta. Nedenim açık aslında; spiritüel arayışlarımı çok önce farklı coğrafyalarda değil, sessiz sakin kendi içimde halletmeyi öğrendim. Bunu yapanı da asla kınamam ama… Herkesin yolu yöntemi farklıdır sonuçta. Ama ben Hindistan’a ruhumu bulmak için gitmedim. Hal böyle olunca haliyle gördüğüm her şeyde bir hikmet arama ve “o-kadar-yoksul-oldukları-halde-hala-nasıl da-gülümseyebilen-beyaz dişli-sevimli-Hintliler“den öğrenecek bir şeyler olduğunu vehmedemedim doğrusu.

Benim için yemek deneyimi de önemli olduğu için, gurme lezzet arayışlarıma göre oldukça yeknesak (zerdeçal ve kakule sağolsun) ve kreşendoları olmayan bir mutfak deneyim ile de karşılaşınca, gezi sırasında birbirine benzeyen günlere en azından günde üç defa renkli bir çentik atabilme deneyiminden de mahrum kalınca, SEVMEDİM ben bu Hindistan’ı…

Ama aynı şeye 8 hafta Türkiye’de gezmiş bir Amerikali kadının blogunda da rastladım; “bir kuzu şiş daha yersem kusacağım” diye yazmış… Onca güzel şeyi keşfedememiş herhalde dedim. Belli ki bizim durum da buna benzedi. Yani, ulaşabildiğimiz yerlerde o olağanüstü Hint mutfağına dair hiç bir şey yoktu. O Amerikalı hanımın dolaştığı yerlerde kuzu şiş dışında bir şeylere ulaşamamış olması gibiydi belki de durum. Belki vardı olağanüstü lezzetler de evlerde, kıyı köşelerde ve zengin mutfaklarında gizlenmişti. Yoksa “Hint superstarları” nasıl öyle besili olsunlardı ki?

Neyse, gezi sırasında ve dönüşte Hintlilerin, İngilizceye de hakim olmaları sonucunda ellerindeki turistik malzemeyi sürekli ve gönüllü bir şekilde köpürttüklerine ve bunu hiç bıkmadan her düzlemde yaptıklarına emin oldum. Tanıdığım bir çok Hintli arkadaşım var. Sürekli her ortamda kendi ülkelerini pazarlar, reklamını yaparlar. Bunca yıldır pazarlama işindeyim ya, ben de okuduklarıma tav olduysam… Oldum işte… İzlenimlerimi yazmaya devam edeceğim. Farklı ve hayran olmayan bir Hindistan değerlendirmesi okumak isteyen bana takılsın.

 
 

Etiketler: , , ,

Ganohora nire?

Geçen haftasonu Hıdrellez bahanesi ile Istanbul’a pek de yakın olan Hoşköy’e gittik. Şimdi kısaca şunu diyeceğim; bu bölgenin adı Napa Valley, Bordeaux veya Toscana olsaydı, çoğumuz herhalde çoktaaaan gidip görmüş olurduk. Ama burnumuzun dibinde olunca bazı güzelliklerin geç farkına varıyoruz bazen. Kendi adıma kocaman bir (k)ayıp yazdım.

Hoşköy’ün eski adı Hora imiş ve Ganos (Işık) dağı’nın eteklerinde kurulduğu bugünün Gaziköy’ü eski çağlarda Ganohora olarak birlikte anılırmış. Ganos dağı eski çağlarda kutsal kabul edilen bir dağ imiş.

Ben çok şey anlatmayayım, fotoğraflar anlatsın yeşilliği, denizden esen rüzgarları karşılayan tepelerin üzerindeki bağlar ve gelincikler anlatsın kendi güzelliklerini. Sessiz bir manastırın bahçesindeki eski üzüm sepetleri anlatsın kendi öykülerini.

Ve siz de bir haftasonu iki saat yol gidip kendiniz görün.

 

 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: