RSS

Etiket arşivi: blog tutmak

Katip arzuhalim yaz yare böyle…

Bugün kısa yazamayacağım. Vakti olmayan yazıdan insin. 😉

Bu blogu oluşturduğumdan bu yana iki sene zaman geçti. Yüzüncü yazımda derli toplu bir analiz yapayım diyordum. Ama bu dünya, memleket, insanlar, olaylar durduğu yerde durmuyor. Hoop, bir baktım 102. yazı olmuş. Geçmiş ola…

Bloga düzenli yazmıyorum. Kendimi her gün yazacağım diye sıkıntıya sokmadan, severek yapmalıyım diye sınır çizdim en başta. Yazma nöbetlerine tutulmadan, hala “sınır nöbetindeyim.

İsteğim aslında yazarken kendimi bulmak, arada kendimi de şaşırtmaktı. İçtenlikli olsun istemiştim yazılarım başından beri. Sanırım öyle oldu.

Bloguma gelen tepkilere, çok okunan yazılarımın hangileri olduğuna bakarak benim için neler öğretici oldu bu yolculukta? Anlatayım.

Çoğu kişi kendileri gibi sıradan insanların yarattığı gündelik, küçük mucizelere inanmak ve olumlu şeyleri çoğaltmak, paylaşmaktan zevk duyuyorlar. Demek ki, insan olarak deneyimlediğimiz yaşam yolculuğunda içimizde bizden daha büyük olan bir şeylerin engin bilgisine, sezgisine inanmak gereksinimindeyiz hepimiz.

Olumlu duygulardan bahseden ve gündelik toz duman içinde sağduyu arayışından kaynaklanan yazılarım diğerlerinden daha çok sevildi ve paylaşıldı. Ama kendimi olağanüstü iyi hissettiğim, “manik” hallerime dair coşkulu yazılar hiç okunmadı bile. Demek ki insanlar benim ne hissettiğimden çok kendilerine ne hissettirdiğim ile daha fazla ilgililer. Ah bunu nasıl da bilmem ben? Bunca sene yaptığım işin baş kuralını bu blogda yazarken farketmem zaman aldı.

Komik yazılar zaten her daim seviliyor; gülümseyebilmek ve yaşama biraz daha olumlu bakmak istiyor herkes. Ama ben komik ve neşeli tarafımın gerekenden daha az zuhur ettiğini gözlemledim. Neşeli iken pek yazmadığımı farkettim. Hüzünlü fıtratıma savaş açmadım ama onun farkına varıp, beslememeyi öğrenmeye başladım. “Don’t feed the troll” (Canavarı beslememek gerek!) lafı anlam kazandı.

Ama bu arada insanoğlu da yerinde rahat durmuyor; sürekli acılar üretiyor. Diğer yandan doğa yerinde durmuyor; umursamaz gelişigüzelliği içinde başımıza felaketler yağdırıyor. Bu felaketler ve acılar bize bizi anlatıyor. Bu yaşantılara verdiğimiz tepkiler içimizdeki engin öz ile bağlantıda kalmak ya da tamamen kaybolmak yönünde deneyim fırsatları sunuyorlar.

Şunu da gözlemledim ki, başkalarının acılarını okumayı sevmiyor insanlar. Göz ardı etme ve yok varsayma davranışı hakim. Oysa bana göre, insan benzerlerinin acıları ile kendini gözden geçirme olanağı yakalıyor. Bu yüzden beni çok etkileyen bir acıdan ders çıkardıkça ve kendime bu acı aracılığı ile yön  buldukça yazıyorum bu konularda. Aldığım tepkiler de okuyanların bu yaklaşımı rahatlatıcı bulduklarını gösteriyor.

İleriye dönük ne düşlüyorum peki? Çok hırslı biri değilim, hedeflerim de ılımlı olacak haliyle.

Okuyanların bloga daha çok yorum bırakmasını, beni gördüklerinde düşüncelerini şahsım ile paylaşmak yerine düşündüklerini yazmalarını istiyorum. Eleştirilerden bir şeyler öğreniyorum çünkü. Bir arkadaşımın arkadaşı “İnsanlara ne kadar yukarıdan bakıyor” demiş, yazdıklarımı hiç beğenmemiş. Kendimi hiç öyle bilmiyordum. Bu laf beni çok düşündürdü. Beni tanımayan birine böyle gelebilecek ifadeler yakaladım. Haklı gelen yanlarını buldum. Ders çıkardım. Keşke bloguma yazsaydı. Ya arkadaşım bunu bana söylememiş olsa idi?

Yazdıklarım daha çok okunsun isterdim tabii. Bunun yollarını bilmiyorum, biraz da bilmezden geliyorum şimdilik. Bilgisayar başında çok zaman geçirmeden bu işi yapabilmenin yollarını öğrenebilmek isterdim. Şimdilik arkadaşlarımın ve bloga abone olanların paylaşımları ile  yetineceğim sanırım.

Daha çok abonem olsun isterdim. Bunu sağlamanın da yolunu bilmiyorum. En yakın arkadaşlarım bile, nasılsa haberdar oluyoruz yazdıklarından diye, e-posta adreslerini bırakmıyorlar.

Ebrulikedi.com sitesine geçtim yakınlarda. Baktım bir başka ebruli kedi daha var blogspot’ta. Üstelik benden eski. Ben araştırmadan kendime pek uygun gördüğüm bu ismi alınca, onun ismine ortak çıkmış oldum. Ayıp oldu dedim; sonra baktım hallerimiz çok farklı. Şimdilik bu garip ismi barışçıl bir şekilde paylaşıyoruz kendisi ile.

Bu sene Nisan’dan bu yana duygusal açıdan çok zorlayıcı oldu benim için. İnançlarım ve algılamalarım epey hırpalandı, sınandı. Epey altüst oldum kısacası. İniş çıkışlarımda öfkeye değil, sevgiye yaslamayı seçtim sırtımı. Şükür düze çıktım “kendime çıkan yokuştan“. Nekahat dönemimde gerçekleştirmeyi düşlediğim bir fotoğraf serisi, bir kitap çalışması, heyecan verici bir kaç proje daha var gündemde. Yazmaya ve resim yapmaya da devam.

İşyeri ve evimi bir araya taşıyacağım 200 yıllık kocaman bir ev beni bekliyor. Gelecek ay sonunda yeni yerime yerleşeceğim. Önce kocaman bir sofra kuracağım dostlarıma. Evi müzik, kahkaha ve dostluğa doyurmamız gerek. Kemikleri ısınsın evcağızımın bir güzel.   Hıdrellez’de o evi dilemiştim. Oldu. Hala mucizelere inanmayan varsa beri gelsin.

İşte bugün itibarı ile böyledir hallerim. Kendini kulübesine bağlayan mavi, naylon çamaşır ipini kemiren bir köpecik gibi hissediyorum. İp neden mavi bilmiyorum. Ben güya ebruli bir kediyim ama neden köpecik gibi hissediyorum? O da bir muamma şimdilik…

Hepinize sevgi, selam ederim. Sağlıcakla…

Reklamlar
 
15 Yorum

Yazan: 10/24/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: