RSS

Kategori arşivi: Veni Vidi-Vıdı Vıdı

Tarabalar: Bir Ayancık Sergisi

Yıllar önce bir TRT belgeselinde gördüğümden bu yana hep Ayancık’a gitmek istemiştim. Kısmet olmadı idi. Sonra, dört yıl önce, Ayancık’lı sarı bir kız girdi yaşamıma; Aylin.  Eski dostlar gibisi yok, belli bir yaştan sonra iyi dost olunmuyor diye düşünenlere inat, şimdilerde çok güzel bir dostluğu paylaşıyoruz.

İki yıl önce, Aylin önümüze düştü, kalktık birlikte gittik Ayancık’a.  Yeni bir yeri, oranın yerlisi ile tanımak bambaşka bir tat. O gün bugündür bir fırsat çıksa da yine gitsek diye içimde hep.  Sinop’un bu tatlı kasabası, güzel insanları, yemyeşil doğası, çarşısı pazarı ve benzersiz geçmişi ile benim kalbimde ayrı bir yere oturdu.  Ayancık’ın, özellikle yakın tarihi ve doğası ile hepinize ilginç geleceğinden eminim.

Bu ayın 27’sinde Ayancık’ta “Tarabalar: Bir Ayancık Sergisi” isimli çok önemli bir sergi var. Sergi ile ilgili çalışmayı yapan ve bu emek yoğun, deli çalışmanın üstesinden gelen kişiyi kalpten kutlamak gerekir. Arkadaşımız Volkan Atılgan’a, Sinop’un rüzgarı ve delisi çoktur lafının hakkını vererek bu zor projeyi kafaya koyup, başarıyla üstesinden geldiği için alnından öperek, hepimiz adına teşekkür ediyorum.

Sergi için “Tarabalar” ismini seçmiş. Nedenini ben şöyle yorumladım:

Tarabalar (yani bahçeleri birbirinden ayıran çitler) hem gündelik yaşamları hem de içe dönük olan ile ortak alanı birbirinden ayıran sınırlardır. Tarabaların ardındaki gündelik yaşam eğlence, düğün, cenaze ve ulusal bayramlar gibi faaliyetlerle dışarı taşar; aileleri birbirinden ayıran sınırlar erir, görünmez olur. Kent halkı ortak alanlarda boy gösterir, birlikte eğlenir, birikte yer, içer, kutlar, birlikte anımsar, kutsar. Ardından herkes yine tarabalarının ardına; gündelik yaşamlarına döner.

Tarabalar isimli fotoğraf sergisi, işte bu iç içe geçen yaşamları Sinop’un Ayancık kasabasında geçmişten bugüne dek birçok ailenin fotoğraf albümlerini derleyerek ortaya koyan bir sergi. Fotoğrafçı Volkan Atılgan’ın yaşadığı kentin iç içe geçmiş, ayrı ayrı hanelerde süregiden yaşamları bir araya getirip, geçmiş ile bugünü buluşturup, kocaman bir resim yaratma çabası.

Aslında salt Ayancık’ta doğmuş büyümüş ve orada yaşayanlara ait değil bu sergi. Ayancık’ın toplumsal, politik ve ekonomik bir portresi de aynı zamanda. Fotoğraflardaki insanları tanıyanlar bambaşka duygularla geçmişi anımsayıp, mutlu olup, hüzünlenip, aidiyet duyguları güçlenerek çıkacaklardır bu sergiden. Ancak Ayancık ile uzaktan yakından bağlantısı olmayan kişiler de sımsıcak duygularla Türkiye’nin kuzeyinde bir yerlerde yaşanmış olanları izleyerek kendi geçmişlerinden izler bulacaklar.

Doğrusu ben kendi geçmişimdekilere benzer bir çok iz buldum bu fotolarda. Benim yaş grubumda olanlar da bulacaktırlar eminim. Fırsatı olan gidip, görsün derim. Bu vesile ile de emeği geçen, Volkan Atılgan’a destek olan herkese teşekkür edelim tekrar. Bu zorlu süreçte ona köstek olanlar da oldu ise, sergiyi gezince, kasabanın ortak ruhu için ne denli güzel bir iş başarmış olduğunu görüp sanırım hakkını teslim ederler.

İşte sizlere sergi için taranan Ayancık’lı ailelerin albümlerinden bir kaç foto…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Etiketler: , , , ,

Feminik Cumhuriyeti

Vize de istemiyor burası. Yanı başımızda… Bir kısa vapur yolculuğu uzaklığında garip bir alışveriş cinneti…

Burada hemen her şey kadınlar ile doğmuş ve doğacak olan çocukları için. Her yer buram buram evlilik öncesi hazırlıkların neredeyse şehevi titreşimi ve heyecanlı beklentisi ile kırmızı, pembe, tül tül, boncuk boncuk. Havada titreşen birikmiş libido öyle ki, bu bölge çatur çutur eski şehirden ayrılıp, Marmara’da ayrı bir ada olarak bağımsızlığını ilan edebilir; “Feminik Cumhuriyeti…”

“Bana öyle gelmedi yaaaa…” dedi arkadaşım.  Bana öyle geldi demek ki.

“I love you” havluları, kırmızı kına gecesi sepetleri, dantel iç çamaşırı takımları, tüylü terlikler, tangalar, iç gıcıklayıcı parfümler, jartiyerler, nişanlık ve gelinlikler, balayına gidebilecekler için haşema takımları, eşarplar, çeyiz bohçaları, nişan ve evlilik sepetleri… Dükkan dükkan üstüne… Erkek olsam marul gibi kıvrım kıvrım, dore yatak takımlarını, I love you yazan havluları gördüğümde önü alınmaz bir performans kaygısı ile arkama bakmadan kaçardım ama onlar o takımları hiç görmeyecekler sanırım. Parasını ödeyecekler o kadar.

Burası kadınların başka kadınların mürüvveti için hazırlık yaptıkları bir dünya.

Erkeklere burada hiç yer yok. Onlar için sadece ve sadece terlik, atlet-don ve pijama takımları ile damatlıklar var… İmzayı attıkları andan itibaren kendi evlerinde “misafir” olacaklar: akşam terliklerini giyip, iş elbiselerini atıp, pijamaları ile (yazsa atletle) sofraya oturacaklar. Onlar yatak odasına girmeden marul marul tüllerle işli yatak örtüleri çoktan katlanıp kalkmış olacak, ayak ucunda I love you havlusu duracak.

Büyük olasılıkla dantel çamaşırlar, paçalı donlara, eşofmanlara, tüylü terlikler ise şoset çoraplara yenik düşecek ve dolapta işli bir bohçada boş yere günlerinin gelmesini bekleyecekler. Kırmızı havlular solacak, yatak örtüsü iki seneye kalmaz üzerinde zıplayan çocuklar sayesinde lime lime olacak.

Kafamda önyargılı kalıplar var tabii benimkine benzemeyen yaşamlara dair. Bunlar olmasa rahat edemez bizim gibiler.  Böyle düşünüyordum işte… Etrafta binlerce kadın, sevdiklerinin nişan ve evlilik hazırlıklarına yardımcı olmak için dükkanları dolduruyorlar. Yana yakıla pazarlıklar, kılı kırk yararak yapılan seçimler.  Bu kadar evlilik yanlısı ve isteklisi olduklarına bakılırsa, ya bu durumdan gerçekten zevk alıyorlar ve sevdikleri insanlar da bu “müthiş” zevki yaşasın istiyorlar ya da “ben yandım sen de yanasın” diye, aynı kaderi paylaşmak için delice bir koşturmaca içindeler. İkincisi akla ziyan olacağına göre, birinci seçenek geçerli olsa gerek.

Birden kafama dank etti… Yani benim varsayımlarım bir güzel yan yattı… Bunca kadın manyak değil ya…  Aymazlık bende… Zaten bana kocaman taşlı bir yüzük satmaya çalışan adama “Yok ya, baksana bana… Süs sevmem… Belki bir sonraki yaşamımda süslü biri olarak gelirim, o zaman…” dedim… Kocaman gülümseyerek “İyi, ben de sizi o zaman alırdım…” dedi.

Eve döndük yorulunca. Biraz fıstıklı lokum, iki şişe şarap, taze bagetler, en iyi kalite İtalyan salamı ve güzel peynirlerle bir sofra kurduk kendimize…

“Adam seni beğenmedi…” dedi arkadaşım…

“Adem’ler Havva’ları seviyor, Lilith’i n’etsin?” dedim. Gülüştük…

 

Etiketler: , , , , ,

Kerala’nın “Arkasuları”

Ben Kerala diye diye araştırmalara dalınca bir çok güzel bilgi aktı önüme Internet denen dev çöplükten. Siz de girip arasanız, önünüze çıkacak bilgi deryasında bir Allah’ın kulu yoktu ki “Kardeşim gitmeyin oralara, burası pek sıkıcı bir yer!” yazsın…

Bakın şimdi neler görecektik oralarda biz:

Yemyeşil Hindistan cevizi ormanları ve göz alabildiğine çeltik tarlalarının arasında, dar su yollarında Hint köylerinin içinden geçerek pastoral bir senfoniye ve de “idyllique” bir yaşama şahit olacaktık. Üstelik bize özel teknemizde görecektik backwaters’ı (“arka sular” diye çevirelim tatlı dilimize) .. Bunları görmedik mi? Hepiciğini gördük. Peki ne söyleniyorsun kardeşim desenize? Evet de, kimse bunun ne denli yeknesak ve sıkıcı olabileceğine dair tek bir laf etmemişti… İşte ben şimdi ediyorum arkadaşlar. Sonra da bildiğim tüm dillerde tercümesini Internet’te yayacağım. “Keşke bir bana söylemiş olsaydı” diyeceklere “Bakın ama ben söyledim” diyebilmek için.

Kerala’nın arka sularında bir tekne gezisi yapmamalı mı peki? Yok yapılmalı ama iki saat bilemedin hadi üç saat.. Gece teknede kalmaksa pek akıl karı değil. Kalabalık grup bile olsanız, bir yerden sonra sivrisinekler ve sıkışık düzen yaşam insanı sıkabiliyor. Teknede yaşam iyi hoş da bir saat sonra hep aynı manzara… Bulanık sular, uzun hindistan cevizi ağaçları, arada tek tük mangolar, göz alabildiğine çeltik tarlaları (“rice paddies” deniyor) ve bulanık suları ile başkaca bir görsellik sunmayan arka sular… Bir koca gün boyunca günümüzün tek hareketli ve eğlenceli olayı bir balık kartalının minik bir balık yakalaması oldu. Aldığı tezahürata kendi bile şaşmıştır zavallı kartal. Günün sonunda artık ayaklarımızı konuşturarak videoya çektiğimiz “Ayak tiyatrosu” ile eğlendik desem? Sonradan da en çok buna güldük zaten.. “Yahu ne çok sıkılmışız biz!” diye…

Bu arada bu pastoral senfonide yanımızdan yöremizden yüzlerce irili ufaklı houseboat ve hızlı tekne geçeceğini ve bazılarının epey gürültücü olabileceğini de kimse söylememişti… Tek teselli belki de göl üzerinde yegane aval turistlerin biz olmamasıydı denilebilir. Bizden ne çok varmış Allah’ım! Kerala bölgesi bizim gibilerin etinden ve sütünden yaralanarak bayağı zenginleşmiş yani…

Sivrisinekler kontrol edilebilir düzeydeydi Allahtan. Biz giderken aşı olmamıştık sıtmaya karşı. Bu bölgede sıtmayı yendik dedikleri için, bir de herhangi bir garantisi yok diye. Kerala’da malarya’dan daha önce filarya tehlikesi varmış. Bir iki fotoğrafını görünce beni gitmekten vazgeçirebilecek yegane tehlikenin bu olduğunu düşündüydüm. Kelime oyunu değil, filarya sivrisinekler tarafından bulaştırılan beter bir hastalık ve tedavisi de yok. Ama o da altı aydan uzun kalırsan ve sürekli ısırılırsan bulaşıyormuş. Neyse, her yanımızda tüten spiraller, her prize takılı sinek kovucular ve bulandığımız sprey kovucular ve kocaman cibinlikler sayesinde az ısırık ile atlattık bu bölümü.

En kötüsü de (en sona sakladım); kadınları o nehir kenarında çamaşır ve bulaşık yıkarken, az ötede de dişlerini fırçalayıp sabah banyolarını yapanları görünce… Bir onlara bir de bizim teknenin çarşaf, havlu ve tabaklarına sonra bir daha suda yıkananlara ve sonra da sessizce birbirimize bakmamız ve yetmezmiş gibi bu ayılma olayının tıka basa yediğimiz iki öğünün sonuna denk gelmesi haliyle pek kötü oldu. Yiyeceğimiz kadarını yemiştik ve yediklerimiz de bu bölgede yediğimiz en güzel yemeklerdendi. Olan olmuştu.

Şunu da anlatmam lazım; gece inerken saat altı sularıydı sanırım, bir yere demirleyip durduk. “Bu gece buradayız” dendi. Teknelerin yemek vakti ateş yanarken seyr-ü sefer halinde olmaları yasakmış. Her taraflarının saz ve ahşap olduğu düşünülürse yerinde bir önlem olsa gerek. Bizlerin aksine Hintliler galiba önceden felaketlere karşı önlem alabiliyorlar. Eeee, iyi de… Biz bataklığın ortasında kaldık mı akşam akşam… “Peki biz şimdi ne yapacağız?” deyince, teknenin yaşlı miçosu boynunu o Hintlilere has tavrı ile iki kere kırarak “television madam” dedi. İki kere gerdan kırmak “Bu nasıl soru? “ anlamına geliyor herhalde. Çünkü ard arda bir kaç kere gerdan kırmak “Tabii, doğru söylüyorsunuz…” anlamına geliyor. Ama iki kereyi sökemedik doğrusu.

Çıkıp yanına demirlediğimiz “köyümsü” kara şeridini gece karanlığında dolaşmaya kalktık… Önce sinekler, sonra da miçomuz neşeli bir biçimde arkamızdan seyirtti.. Biz de zaten yanlış adım atarsak kendimizi bir su birikintisinin dibinde bulmayalım diye geri dönmeye karar vermiştik… Kös kös dönüp köşemizde sessizce oturduk…

O sakin olacağı söylenen gölün ortasında, karşı kıyıdaki kulübeden gelen yaleller ve oynak havalar sabaha kadar sürdü… Al sana Hint usulü pastoral senfoni… Boğaz’daki gezinti teknelerinde gezenleri ve göbek atanları küçümser misin? Buyrun bu da size kapak olsun dedi Hint tanrıları. Uyuyana kadar uydu aracılığı ile yedi kısım tekmili birden Bollywood, o yetmedi, Hollywood’un Hint ağız tadına uygun en maganda filmleri ile başbaşaydık artık. Seyrettik haliyle… O semiz Hint starlarının oynadığı filmlerin arasında çakı gibi Jackie Chan’i görünce eski bir dostu görmüş gibi olduk vallahi…

Ertesi sabah erkenden karaya ayak basınca, önümüzdeki 140 kilometreyi 5.5 saatte götürecek olan sevgili şoförümüz Biju’ya sarılıp öpmemek için kendimizi zor tuttuk. Dikkat bu bir abartı değildir. O sessiz sakin “Yesyes M’dam” Biju bile bir gece öncesi ile kıyaslayınca eğlenceli göründü bize. Muhabbet düzeyimizdeki artış Biju’nun da gözünden kaçmamış olmalı…

Velhasıl, Kerala’nın arka sularından arkamıza bile bakmadan kaçtık. Arkamızdan su döken filan olduğunu sanmıyorum biz giderken…

 
 

Etiketler: , , , , ,

Garip bir kombinasyon…

Evet, Hindistan her şeyin garip bir karışımı. Bir adım ileri gidip, Hindistan’ı tanımlamak için “karşıtlık” kelimesini kullanacağım. Hindistan hakkında izleniminiz ne olursa size karşıtını iddia edecek biri de bulunabilir. Fakir dersiniz, bin türlü zenginlik gösterebilirler. Geri dersiniz, dünyanın en iyi işleyen demokrasisini örnek gösterebilirler. Pis dersiniz, çok temiz yerleri de vardır… Eğitimsiz dersiniz, dünyanın en iyi bilmemnesi bizde derler… Yani Hindistan kısaca, ne düşünürsen seni onun gerçek olmadığına da inandırabilir isterse…

Hindistan hakkında çok fikir yürütecek kadar tanımıyorum. Ben iyisi mi bizim geziyi anlatmaya devam edeyim. Gerçi sıkıcı bir gezi oldu ama Hintlilerin şeyinde boncuk aranması gerekmediğini düşünen bir güruh da vardır herhalde sanal alemde ki onlar da benim bunları yazmama “Hah, işte baaak” şeklinde sevinecek ve kız arkadaşlarına, karılarına okuyacaklardır yazımı “gitmeyelim demiştim sana diye…” Yardımımız olmuş olsun bir nebze..

Kaldı ki şeylerinde boncuk olsa Hintliler çoktan onu bulup gömleklerine, şallarına bir yerlerine işlemiş, kakmış veya yapıştırmış, “No hassling m’dam” diyerek size satmaya çalışıyor olurlardı…) Yani teklif var, ısrar yok… Kerala bölgesinde turizm polisi kulakları iyi bükmüş anlaşılan ki kendi dükkanına doğru işaret ederken “Bakın madam, biz de hiç ısrar yok… Almazsanız alınmayız…” diyorlar ve siz de içeri girmeyince, boyunlarını büküp “Belki sonra ha?” şeklinde bir zavallı-okşanmak-isteyen-kedi tavrı geliştirmişler. Yine de alışverişe çok zorlamadılar, haklarını yemeyelim şimdi… Yani bizim Sultanahmet esnafı bile turistler karşısında daha sıkıcı şekilde ısrarcı olabiliyor.

Zaten Kerala’da dükkanlara girerken ayakkabılarımızı kapıda çıkarma zorunluluğu, alışverişin Kabe’sine geldiğimizi ve saygılı olmamız gerektiğini en baştan kulaklarımıza fısıldamıştı. Bu nedenle tahta fillerin, uykulu Buda’ların, işlemeli naylon şalların ve pullu güllü binbir türlü şeyin önünde çıplak ayaklarımızla selama durduk ve az buçuk “Hindistan’a gitti de bir şey getirmedi denmesin” hediyeleri dışında hiç bir şeye dokunmadık bile… O kadar bol ve turizm endüstrisinin ucuzluk talebine uyaraktan, o kadar ucuz ve uyduruktu ki çoğu şey… Yahu kızdım da bir yandan… Adamlar sıkı tembel; bir paspas ve bir kova su ile arada bir yerleri sileceğine diyor ki sana “Çıkar ayakkabılarını kardeşim, beni uğraştıma akşam akşam…”

Hindistan’da alışveriş zevkli olabilir aslında doğru yerleri biliyorsan şayet. Zira ucuz fiyatlara da rastlanabiliyor. Ancak şunu da bilmeniz gerekiyor ki bir çok şeyin en zevklisi, Hindistan’ın dört bir yöresinden tek tek seçilmişi ve en ucuz toptancılardan cazip fiyatlarla alınmışı Kapalıçarşı’da ve Sultanhamam’da mevcut. Oysa Hindistan’da alnınızda “aval turist” yaftası ile dolaşırken, kazık yemeniz daha büyük olasılık. Ben bilmediğim hiç bir ilginç şey görmedim, beğendiğim bazı şeylerin aynısını Türkiye’de daha ucuza aldığımı söylemeliyim.

Bir geziden kaç post çıkar hep birlikte onu da görmüş olacağız… Ben böyle herşeyi anlatmaya kalkarsam şayet… Kafamı toplayıp bir özet yapmalıyım okumaya istekli olanlar olursa diye… Ben olsam okumam; öyle diyeyim. Siz de okumazsanız alınmam…

 
 

Neden Hindistan (daha Urfa’ya bile gitmemişken…)?

Şimdi bir yandan neden Hindistan’a gittiğim, diğer yandan da neden gördüklerimi sevmediğim gibi iki önemli soruyla karşılaşıyorum. Çünkü herkes bunları soruyor.

Farketmişsinizdir; bizim gibi hali vakti yerinde ve eğitimli çevrelerde Hindistan’a çok garip bir ilgi var. Yani bayramda köpeklerin çektiği bir kızakla donmuş Bering boğazı üzerinden 4000 kilometre yol yaptık desem en fazla “Yapma yaaa, iyi miydi bari?” ya da “Hmmm, I see..” tepkisi verecek bazı arkadaşlar, Hindistan’a gittim deyince, gözlerini koca koca açarak “Yaaaaa…. Ne zaman gittin? Nasıl gittin? Kimle gittin? Sevdin di mi? Çok pisti di mi? Ama insanları sevdin di mi?, “Sari aldın mı kendine?” “Hani bindin?”, “E, eline kına da yaptırmamışsın amaaaa…”, “Nasıl, ishal oldun mu? Kesin olmuşsundur…” şeklinde koyu bir belgesel merakı ile atağa geçiyorlar. En hafifi müstehzi bir “E hadi ama, anlat bakalım…” oluyor. (Bu verilen ilk tepkilerden bile uzun ve komik bir yazı olur ama neyse, sonra belki…)

Neyse, şimdi başa dönelim; oradan başlayayım anlatmaya…

Bu gezi öyküsü bir sabah uykumdan “Kerala” sözcüğü ile uyanıp, Internet’te bunun hikmetli bir seçim olup olmayacağına dair araştırmalara girmemle başladı. Ve işte Birleşik Hint Turizm Ordusu’nun saldırılarına o arada maruz kalmış olmalıyım…
İçimde bir türlü rahat duramayan seyahat böcükleri ile dünyanın dört bir yanındaki gönüllü Hint turizm elçilerinin ısırıkları bir araya gelince, bünyede toksik etki yapıp aklımı başımdan almış olmalı.

Kendimi bilmez halde Kerala’nın o muhteşem güzelliklerine odaklanıp, yalın ayak başı kabak vaadedilmiş topraklara doğru yola çıkan bir hacı adayı kadar huşu içinde, Hindistan seyahatinin hayalini kurmaya başladım.

Şunu da itiraf etmem gerek ki, bu düş görme sürecinin hiç bir aşamasında, ne bu seçimden şüphe duydum ne de “yok anam, otur oturduğun yerde” deyip vazgeçmelere kalktım. Araştırmamın her düzeyinde tutarlı ve dirayetli bir “Hindistan, Hindistan, İnanılmaz Hindistan” propagandası göz açtırmadı bana.. Tamamen gönülden inanmayı arzu etmiş olmalıyım anlatılanlara. Gidebileceğim en egzotik ve dost coğrafyalardan biri de Hindistan değil miydi sonuç itibarıyla?

Yazı ilerlemeden vakitlice yapabileceğim bir diğer itiraf da şu olsun: bize söz verilenleri görmedik mi? Hepsi tamamengerçekti ve tek tek görüldüler. Vardılar yani… Hepsi vardı… Bunu şuna benzettim sonradan; çok sevdiğim bir kız arkadaşımı yine sevdiğim bir erkek arkadaşımla tanıştırmak istemiştim. Oğlan kızı tarif etmemi istedi; yemyeşil kocaman gözler, uzun kirpikler, bal rengi saçlar ve dolgun dudaklar diye tarif ettiğim kızla karşılaşınca beni kenara çekip” “Evet canım, söylediklerinin hepsi hakikaten var ama olabilecek en beter kombinasyonla” diyerek kalbimi kırmıştı. Hindistan’da biraz böyleydi galiba… Garip bir kombinasyon…

 
 

Etiketler: , , ,

Yes yes M’dam!

Hindistan’a gittim ya bayramda Hindistan’a daha önceden gitmiş olan arkadaşlarım bu ülkeye ve insanlarına bayılarak döneceğimi düşünürlerken, ben gittim, gördüm ve bu deneyimden değişmeden döndüm geldim. Aynı zamanlarda Hindistan’ın farklı bir bölgesine seyahat etmiş ve deneyimini “git-tepiş-terle” şeklinde ifade eden bir başka arkadaşıma benzer izlenimlere sahip olduğumu söyleyince “Aman ya sorma… Ama bizim beyaz Türklerin içinde Hindistan aşığı çok, üstüme sıçratmayayım şimdi onları diye düşüncelerimi kendime saklıyorum” dedi.

Gitmeden okuduğum bir kaç blogda “Hindistan’ım benim, bekle beni para biriktirir biriktirmez geleceğim” şeklinde gurbetteki aşık köy delikanlısı tadında yazıları anımsayınca ona hak verdim. Ama ben hep burnunun dikine giden bir kadın oldum. Kimseden korkum, çekincem yok; Hindistan’ı pek sevmedim. Nokta. Nedenim açık aslında; spiritüel arayışlarımı çok önce farklı coğrafyalarda değil, sessiz sakin kendi içimde halletmeyi öğrendim. Bunu yapanı da asla kınamam ama… Herkesin yolu yöntemi farklıdır sonuçta. Ama ben Hindistan’a ruhumu bulmak için gitmedim. Hal böyle olunca haliyle gördüğüm her şeyde bir hikmet arama ve “o-kadar-yoksul-oldukları-halde-hala-nasıl da-gülümseyebilen-beyaz dişli-sevimli-Hintliler“den öğrenecek bir şeyler olduğunu vehmedemedim doğrusu.

Benim için yemek deneyimi de önemli olduğu için, gurme lezzet arayışlarıma göre oldukça yeknesak (zerdeçal ve kakule sağolsun) ve kreşendoları olmayan bir mutfak deneyim ile de karşılaşınca, gezi sırasında birbirine benzeyen günlere en azından günde üç defa renkli bir çentik atabilme deneyiminden de mahrum kalınca, SEVMEDİM ben bu Hindistan’ı…

Ama aynı şeye 8 hafta Türkiye’de gezmiş bir Amerikali kadının blogunda da rastladım; “bir kuzu şiş daha yersem kusacağım” diye yazmış… Onca güzel şeyi keşfedememiş herhalde dedim. Belli ki bizim durum da buna benzedi. Yani, ulaşabildiğimiz yerlerde o olağanüstü Hint mutfağına dair hiç bir şey yoktu. O Amerikalı hanımın dolaştığı yerlerde kuzu şiş dışında bir şeylere ulaşamamış olması gibiydi belki de durum. Belki vardı olağanüstü lezzetler de evlerde, kıyı köşelerde ve zengin mutfaklarında gizlenmişti. Yoksa “Hint superstarları” nasıl öyle besili olsunlardı ki?

Neyse, gezi sırasında ve dönüşte Hintlilerin, İngilizceye de hakim olmaları sonucunda ellerindeki turistik malzemeyi sürekli ve gönüllü bir şekilde köpürttüklerine ve bunu hiç bıkmadan her düzlemde yaptıklarına emin oldum. Tanıdığım bir çok Hintli arkadaşım var. Sürekli her ortamda kendi ülkelerini pazarlar, reklamını yaparlar. Bunca yıldır pazarlama işindeyim ya, ben de okuduklarıma tav olduysam… Oldum işte… İzlenimlerimi yazmaya devam edeceğim. Farklı ve hayran olmayan bir Hindistan değerlendirmesi okumak isteyen bana takılsın.

 
 

Etiketler: , , ,

Ganohora nire?

Geçen haftasonu Hıdrellez bahanesi ile Istanbul’a pek de yakın olan Hoşköy’e gittik. Şimdi kısaca şunu diyeceğim; bu bölgenin adı Napa Valley, Bordeaux veya Toscana olsaydı, çoğumuz herhalde çoktaaaan gidip görmüş olurduk. Ama burnumuzun dibinde olunca bazı güzelliklerin geç farkına varıyoruz bazen. Kendi adıma kocaman bir (k)ayıp yazdım.

Hoşköy’ün eski adı Hora imiş ve Ganos (Işık) dağı’nın eteklerinde kurulduğu bugünün Gaziköy’ü eski çağlarda Ganohora olarak birlikte anılırmış. Ganos dağı eski çağlarda kutsal kabul edilen bir dağ imiş.

Ben çok şey anlatmayayım, fotoğraflar anlatsın yeşilliği, denizden esen rüzgarları karşılayan tepelerin üzerindeki bağlar ve gelincikler anlatsın kendi güzelliklerini. Sessiz bir manastırın bahçesindeki eski üzüm sepetleri anlatsın kendi öykülerini.

Ve siz de bir haftasonu iki saat yol gidip kendiniz görün.

 

 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: