RSS

Kategori arşivi: Uncategorized

The Sunset Limited

SunsetLimitedcoverDVD’ler arasında yalnızca oyuncularına bakarak adını hiç duymadığınız bir film seçip de seyrettikten sonra bir zaman etkisi altında kaldığınız oldu mu?  The Sunset Limited öyle bir film işte.  Cormac McCarthy’nin  eserinden sinemaya uyarlanmış.  İki kişi arasında geçen yaşam, ölüm, intihar gibi karanlık konuları çok etkileyici diyaloglar ile ilmek ilmek örmüş McCarthy.

Samuel L. Jackson ve Tommy Lee Jones  eşyaları dökülen bir odadalar.  Adamlardan siyah olanı eğitimsiz, eski bir hükümlü. Hapishaneden derin bir inanç sahibi olup çıkmış.  Beyaz olanı ise bir profesör; herşeye olan inancını yitirmiş ve tanrıtanımaz biri. Az önce Siyah olan Beyaz’ı atlamak istediği metro vagonunun önünden kurtarıp, evine getirmiş.

Siyah diye isimlendirilmiş karakterin içi, şiddet dolu geçmişine rağmen Tanrı’ya olan sorgusuz sualsiz inancın güveni  ile aydınlık.  Beyazın içi ise alabildiğine kara ve  ümitsiz.

ThesunsetLimitedFilm boyunca bu iki karakterden daha baskın olanı Siyah. Tanrıya olan inancının büyük gücüne dayanarak Beyaz’ı  ölme isteğinin anlamsızlığına ikna etmeye çabalıyor.  Beyaz olanı ise Siyah’ın inancına ve iyi niyetine saygıdan salvolarına karşı alttan almayı yeğliyor. Aslında entellektüel olarak Siyah’a göre çok daha derin, kelimelerle arası çok daha iyi ve Siyah’ın onun umutsuzluğunun derinliği konusunda en ufak bir fikri bile yok.  Kendi inancının kuvvetinin ikna gücüne yansıtarak Beyaz’ı kendi iç karanlıklarından çekip çıkaracağına inanıyor. Nafile olduğunu Beyaz’ın konuşmayı ele geçirdiği son dakikalarda anlıyoruz.

Neyse uzatmayayım. Kısaca güzel film diyeyim.  Her şeyin saçma sapan bir hal aldığı şu memlekette akıllı diyaloglara hasret kalanlara öneririm.

 

Çıktık (mı) Açık Alınla?

Hangi görüşte olursanız olun, bu satırları okuyanların hemen hepsi Cumhuriyet rejimi içinde doğup, büyüyüp, okullara gidip, özgür bir memlekette yaşayarak yetiştiler. Bugün Türkiye’de, herkesin dünya görüşüne uygun bir yaşam dilemek gibi bir özgürlüğü varsa, herkesin bunu içine doğduğumuz Cumhuriyet rejimine borçlu olduklarını unutmamalarını dilerim.

89 yıl içinde başaramadıklarımız, başardıklarımıza denk düşer mi acaba diye düşünüyorum. Başarabildiklerimizin nimetlerinden her birimiz hala yararlanırken, başaramadıklarımız da yine hepimizin canını yakıyor. Kendi vatandaşları ile barış yapamamış bir ülke ne kadar demokrasi düşlerimize uygun? Bir ülke üzerinde yaşayanların çoğu korku, terör ve  ölüm, işkence ile hala sınanıyor ise,  bunlara maruz kalmayanlar da kendi köşelerinde mutlu olabilir mi, çocukları için barış düşleri görebilirler mi?

Hanımlar, beyler…  Seksendokuz yılımızı ne ile harcadık biz? Başaramadıklarımız için kimleri suçlayacağız? Dış mihrakları mı? Kapitalizmin ülkemizi de kapsayan düşlerini mi? BOP’u mu? Yoksa kendimizi mi?

Hangi görüşte olursak olalım şimdi dönüp, kendimize soralım. Bizlere verilmiş fakir ama özgür, tüm olanaklarını ve yetişkin eğitimli nüfusunu bağımsızlık mücadelesinde kaybetmiş  gururlu bir ülke vardı. Resmi tarih eleştirilerini  bir yana bırakalım. Bu kimsenin değiştiremeyeceği bir gerçek.  Önemli olan, biz bu başlangıç üzerine neler koyduk?  Toplumsal düşlerimiz kişisel düşlerimiz ile çatıştığında, hangisi ağır bastı?

Altmışlı yıllarda bizleri yetiştiren ana babalarımız, çocuklarınız ve torunlarınızın yaşayacağı barışçıl bir ülke düşü için neler yaptınız? Sizin bizler için düşlediğiniz ülke bu muydu?

Seksenli yıllarda yaşam mücadelesinin en başlarında olan  yaşıtlarım; bizler bu ülke için neler yaptık? Bundan kırk yıl sonra çocuklarınız bizim için neler yaptınız diye sorduklarında ne yanıt vereceğiz? Bizim kendimiz ve çocuklarımız için istediğimiz düzen bu muydu?

İkibinli yıllarda hayat mücadelesine adım atmış  arkadaşlarım; sizler neler yapmayı planlıyorsunuz çocuklarınız için?

Bugün Cumhuriyet bayramını kutlamak üzere toplanıp, bayraklarımızı sallayarak coşku içinde, onuncu yıl marşını söyleyeceğiz… Ekonomik anlamda bağımsızlığını yitirmiş, borç içinde bir ülkenin geniş caddelerinde yürüyeceğiz.  Açık alınla çıkamadık, bütün yurdu demir ağlarla öremedik. Duble yollar yaptık ama yarattığımız gençleri okullara taşıyamadık, okutamadık, besleyemedik, iş veremedik. Doğal kaynaklarımızı hoyratça yok ettik,  insanlara kötü davrandık. Otoriter yönetim geçmişimizden paçamızı kurtarıp,  demokrasiye gönülden inanamadık.  İnsanlar en verimli yıllarını hapislerde geçiriyor hala.  İnandıkları görüşleri savundukları için kafalarını bok çukurlarına soktuk, falakaya yatırdık, tırnaklarını söktük,  cayır cayır yaktık.  Coğrafyamızın şanssız köşelerinde yaşayan vatandaşlarımızı feodal düzenin esiri olmaktan kurtaramadık.  Kadınların intihara zorlandıkları bir ülke burası.

Eline bayrak alıp, coşku içinde sokaklara dökülecek iyi niyetli, aydın arkadaşlarım. Bunların değişmesi için ne yapıyoruz? Kendimizi mutlu ve huzurlu sandığımız evlerimizin köşelerinde daha ne kadar mutluluk düşleri görebiliriz ki?

Bu topraklarda yaşayan bir çok insan mutsuz, işsiz, aşsız ve eğitimsiz iken, en temel insan haklarımız hiçe sayılırken, kimse düş görmesin; ne laik, ne de şeriat isteyenlerin insanlık adına başarı şansı var.

Miting saatine kadar bunları düşünelim istiyorum. Bayrak sallamak, marşlar söylemek politik bir mücadele yolu değildir. Bir protesto yoludur sadece ve pasif bir duruştur.  Bizim gibi olmayanlara biz de buradayız demenin yegane yolu değildir. “Burada” isek, bunun hakkını vermek gerek. Bunu  kanıtlamanın herkesin hayrına olacak yollarını keşfetmemiz gerek…

Bu ülke hepimize emanet.  Hepimize. Bir arada yaşamanın ve varolmanın yolunu bulmamız gerek. Ve birlikte, kavga etmeden, çok çalışmamız gerek.  Biz ve “onlar” yok; insanlığa değer veriyorsak, artık karşı karşıya getiren  tanımlardan sıyrılarak BİZ varız diyebilmemiz gerekir.  Barışçıl yarınlarımızı kuracak olan bizleriz, başkaları değil.

 

Etiketler: , ,

Whatever Lola Wants, Lola Gets…

Bu eski eve bir kedi yakışırdı. Ve Lola geldi.  Bir kaç isim sundum kendisine, bir tek Lola’ya “miyav” diyerek onay verdi; ismi Lola oldu.

Lola benim ilk kedim. Ben de onun ilk insanıyım.

İki aylık iken anasına ve iki kardeşine veda etti. Yeteri kadar süt emmişti, sağlıklı idi ve yeni evine yerleşmeye hazırdı.  Ayşe onu Güneş’in minik oyuncak sepetinde getirdi.

İlk gün, çekingen bir şekilde alt katı kolaçan etti… Lola çok ufak, ev ise ona göre çok büyüktü… Biraz korktu, ürktü. Bir de kocaman, tepesinden bakan ve garip sesler çıkartan ben vardım. Ne yapacağına karar verene dek, servis masasının altından etrafı gözledi.

Üç ay sonra bugün. Yukarı katı Veli Efendi zannediyor… Ben aşağıda otururken sürekli yukarıda tapır tapır, bir oraya, bir buraya… Açık kapılara, yatak yapılırken uçuşan örtülere, çarşaflara hiç dayanamıyor… Sürekli gırıldıyor.  Yemek yemeyi seviyor, ben mutfakta çalışırken, antreden beni izliyor. Çok temiz, çok titiz…

Bir kedi sahibesine bu kadar mı benzer? Benzer taraflarımıza çok şaşırıyorum bazen. Yaşamıma girmesi rastlantı değil tabii.  Hiç bir şeyin rastlantı olmadığı gibi…

Lola ismi de çok severek söylediğim “Whatever Lola wants” şarkısından geliyor… “Lola ne isterse, elde eder, arkana yaslan ve direnme” diyor ya şarkı; gerçeklik payı yok değil hani…

Bakalım Lola bana neler öğretecek? Kendimi sakin ve herkesi, her şeyi kendi haline bırakan biri olarak bilirken, Lola bu düşüncemi her gün sınava tabi tutuyor. Onun da bu evde yaşama hakkına saygımdan Zen bahçemdeki kumları dağıtarak kendi desenlerini çizmesine, gardenyanın kuru yapraklarını kendi kafasına göre ayıklamaya çabalamasına, kirli çorapları çalıp bir yerlere gizlemesine,  kasedeki en güzel kuru çiçekleri çalıp onları kemirmesine ses çıkarmıyorum şimdilik. Sürekli “hayır” diyen biri olmak istemiyorum bir yandan… Yavaş yavaş bir denge kurduk artık. Sürekli gırıldamasından mutlu olduğunu anlıyorum. Ben de mutluyum onun ile ev arkadaşlığı yapmaktan.

İşte Lola… Nevin’in ayakkabısını sahiplenmesinden süsüne düşkün bir kız olacağı sonucunu çıkartabiliriz sanırım…

Lola da ayakkabıları seviyor... Kız kedi tabii...

 

Etiketler: , , , ,

Zamanın Ruhu veya Kuzeyde Bir Yer

Yazıya iki ayrı başlık seçtim.  Kararsız kaldım… Neden mi? Şöyle ki:

Daha önce blogumda bahsettiğim Tarabalar: Bir Ayancık Sergisi genel istek üzerine şimdi de Kadıköy Şehir Hatları Sergi Salonu’nda açıldı. Fotoğrafların bir kısmını hazırlık aşamasında tek tek görmüş olmakla birlikte, seçilmiş olanları toplu şekilde bir arada görmek çok farklı bir etki bırakıyor insanın üzerinde.  Cumartesi açılış akşamı idi. Sergi salonunu üç kere döndüm. Her bir fotoğrafın duygularımı uçuşturduğu yerlere gidip gidip geldim. Bir fotoğrafın önünde gözlerim doldu ise,  bakışlarımı aşağı veya yukarı kaydırdım,bambaşka bir havaya girip, gülümsememe yetti.

Ayancık ve insanlarını görüyorsunuz bu sergide olanca içtenliği ile; Kuzeyde Bir Yer dememin nedeni o… Uzak, pek bilmediğiniz ama bilseydiniz olasılıkla çok seveceğiniz bir kasaba orası.

Ama bir diğer yönüyle de, insanlık hallerimiz ve zamanın ruhu ile de yakından ilgili bir fotoğraf sergisi bu.  Fotolara baktığınızda poz verenlerin her birinin kendilerine ait ayrı ruhsal gündemleri olduğunu görüyorsunuz. Her biri zamanın ötesine nasıl kalmak istedi ise öyle poz vermiş.  Kimi yan bakmış, kimi mahcup, kimi hükümran, kimi ezik… Gerçek yaşamda onlara hangi etiketler yakıştırıldı ise, onları görüyorsunuz.  Ama daha da önemlisi ne olmak ve nasıl anılmak isterlerdi, onu da aynı anda görüyorsunuz. Fotoğrafları sergilenen insanların hiç birini tanımıyorsanız benim gibi, büyük olasılıkla sizde de böyle bir etki yaratacaktır.

Anneler var örneğin çocukları çevrelerinde toplanmış. Onlar anne… Kendilerine hep anne olmak ve anne kalmaktan başka bir rol biçmedikleri hemen belli oluyor…

Beyler var, hanımlarının omzunda, kolunda eli… “İşte bu benim kadınım ve ben de onun erkeğiyim…” diyen. Beyler var, gözleri yorgun, bezgin, çoluk çocuk etrafında ama hayata küs… Kadınının dudaklarının kenarında derin mutsuzluk çizgileri. Belli ki huzurlu bir evlilik olmamış onlarınkisi…

Bir fotoğrafta bir gelin damada öyle bir aşk ile bakmışki, zamanı aşıp bugüne geliyor duygu yoğunluğu. Bir diğerinde belli ki görücü usulu evlenilmiş. Düğün yatağının önünde çekilmiş bir fotoda mesela damadın eli çekingence gelinin omzuna bırakılmış, sanki bir su damlası da oraya damlamış gibi. Gelin desen bir ürkek ceylan sanki… An donmuş, bugüne aktarılmış.

Hoş giyimli, olabildiğince şık olmaya çalışmış güzel kadınlar var; belli ki güzellikleri hep çevrelerinde de kabul edilip, yüceltilmiş… Fotolarında güzel olmak, güzel kalmak çok ön planda… Sonra doğal hallerinde gülümsemiş, çok daha güzel kadınlar var ama güzelliklerinin lafı bile edilmemiş etraflarında. Bu nedenle sanırım yaşadıkları sürece kendilerinin ve kadınlık potansiyellerinin hiç farkında olmamıştırlar. Hep bir kalabalık grup fotosunun içinde herhangi bir yüz olarak kalmışlar.

Çocuklar, erkekler, yaşlılar, dedeler, nineler, torunlar, kadınlar, gelinler, damatlar, işçiler, kayıkçılar, öğretmenler, bakkal, şoför; esnaf var fotolarda. Onlar kadar da art planda ve bazen de sahnenin kendisi olarak Ayancık ormanları, Karadeniz, yabani çiçekler, bahçeler, o mühim kereste fabrikası var, sokaklar, caddeler, dükkanlar ve genç Cumhuriyetimiz…

Herkes bir yana, Ayancık ne ise o olarak poz vermiş fotolarda. En doğalı o…

Volkan Atılgan, eline ve emeğine sağlık tekrar.  Bir kasabanın portresini çizdin ustaca bir araya getirdin bu fotoğraflarla.  Projeye destek veren, aile albümlerini paylaşan herkese de ayrıca teşekkürler. Başka türlü kaybolup gidecek, sararmış albüm yaprakları arasından çıkan anılarınız gün ışığı gördü, aramızdan ayrılmış sevdikleriniz yad edildi. Hepsinin ruhları şad olsun.

Cep telefonum ile  bir kaç foto çekmiştim serginin açılışında. Onları yayınlıyorum buradan.   Sergi 1 Ekim’e kadar Kadıköy Şehir hatları sergi salonunda gezilebilir… Yolunuz düşerse, mutlaka gidin görün derim.

 

Etiketler: , , , ,

Göçmen Benekli Bir Misafir…

Memleket sıkıntılı, hem de çok sıkıntılı. Dengeler değişiyor. Böyle zamanlarda güzel şeyler yazmak geliyor içimden. İp üzerinde  yürüyen cambazların ellerinde sırık tutması gibi… Acıyı tatlılıkla dengelemek isteği…

Dün sofra kurup, misafir ağırlanacaktı. Bir güne kaç terslik sığar sizce? Ömründe yemek yakmamış ben, nasıl oldu da ana yemeği yaktım? Patlıcanlar neden acı çıktı ve neden bugün oldu bu? Azzz sonra… Yok, belki de anlatmam. Unutmak daha iyi sanki. Neyse, tersliklerin hepiciği gelip şu zavallı kafalarımıza çökeştiler… Gün bittiğinde, tabanlarımdan ateş fışkırıyor sandım. Tam oturup birer yorgunluk çayı koymuş idik ki, Murat ofisten gelen acil telefona gitti. Acil durum iki gündür su oluğunda gizlenen kuşun çıkıp, bu sefer de dolabın altına kaçması imiş.  Elinde kuş ile çıkageldi. Bu ne kuşu olabilir diye soruyordu. İki gündür kedilerden köşe bucak kaçıyormuş. RSPCA’imiz olmasa da bu ülkede, Murat gibi kuşcul insanlarımız var.

Hemen kuş izleyen arkadaşlarımdan ikisine Facebook üzerinde fotoyu gönderip direktif almak geldi aklıma.. Bekledik biraz. Direktif gecikince, çıkarıp kedilerden uzağa evin damına koydu Murat.  Baktık kuş çok ürküyor, kıyamadık alıkoymaya. Oradan pırrrr uçup uzaklara gitmiş.

Şimdi işin hoş tarafı şu ki bu bir “benekli su tavuğu” imiş ve çok nadir bir türmüş. Kuşçu arkadaşlarımız bir türlü doğada gözlemleyip, kertik atamamışlar… Kuş gözlemcileri doğada kuşları gözlemlerken, gördükleri ve/ veya fotoğrafladıkları kuşları “kertik”liyorlar… 200 kertik oldu, 500 oldu şeklinde ilan edip, birbirleri ile yarışıyorlar. Arkadaşlardan biri buna kertik atınca, öteki isyan etti “etik tartışması” başlataraktan.

Biz kuşu yakından gözlemlemekle kalmayıp, bir de ünlü muamelesi yapıp “Bi fotograf çekinebilir miyiz?” diyerekten kayda da almış olduk… Pek net değil ama olsun. Kuş da bizi kertiklemiş midir acaba?  “Beceriksiz Mutfak Kadını 1. kertik, Uzunbacaklı Esmer Avukat 2. kertik” diye…

Şengül “Iyyy bacakları ne çirkin!” dedi. İncecik, upuzun bacakları ve yayvan ayakları vardı. Su kuşu olduğunun işareti… Şengülün de bacak boyu uzundur. Ben de “Ne ayıp, kuş sana bakıp da hanım hanım, sen kendi bacaklarına bak dese iyi mi?” dedim.

Bu göçmen bir türmüş. Afrika ve Hindistan’da kışı geçirirmiş. İstanbul kuş yolları üzerinde önemli bir transit bölgesi diye anımsıyorum. Ben çocukken Küçük Çamlıca tepesi de böyle kocaman radyo kuleleri ile kaplı değilken, bir çok kuş türü tepenin üzerinde buluşur, sürünün önde gidenleri arkadan gelenleri bekler, dinlenecekleri yerlere gider, ertesi gün devam ederlerdi. Validebağ Sanatoryumu’nun bahçesi leyleklerin dinlenme alanı idi örneğin… Düşünsenize, Koşuyolu’nda iki tane sanatoryum var idi. Bir de bakın şimdiki haline…

Bu kuşcağız da herhalde ya yorgun ya da hasta idi. İnivermiş bir bahçeye, orada da kediler rahat bırakmamış. Ama şansa bakın ki Murat, onu kurtarıp uçuruverdi. Elimize düştüğü için de şanslı saysın kendini. Başka bir bahçeye inseydi, maazallah  ayakları tepede çorba kazanında buluverirdi kendini. Yolu açık olsun inşallah… Benekli arkadaşlarına selam söylesin. Uzun bacaklı bir kadın bana bakıp “Ne çirkin bacakları var” dedi desin. Arkadaşları da “Aaaa, üzülme, o senin uzun bacaklarını çekememiştir” diye geyik yapsınlar.

Amin!

Haftasonunuz arkadaşlarına kavuşan bir benekli tavuk kadar mutlu geçsin.

 
4 Yorum

Yazan: 09/22/2012 in Kuzguncuk, Uncategorized

 

Etiketler: , , ,

Türk’ün Payetli Kırmızı Cepken ile İmtihanı….

Ulusların özgürlük mücadeleleri  hep  askeri mücadeleler oldukları için, onu sonraki kuşaklara en etkili şekilde anlatabilenler savaşın tüm şiddetini bizzat yaşamış olanlardır.  Ama, genellikle, yaşanılan şiddeti unutmak istercesine, çok azını anlatırlar torunlarına. Gerisi bir kaç kitapta, tozlu raflarda kalır.

Ben dedemden, ninemden dinleyemedim milli mücadelemizin öyküsünü. Babaannem ıslattığı parmağı ile ekmek kırıntılarını sofra örtüsünün üzerinden toplar ve ağzına atardı. Savaş yıllarındaki müthiş yokluğu yaşamıştı.  Ne Ankara’nın ilk yıllarını, ne çalışan ilk kadınlardan biri olarak yaşadıklarını ne de Milli Mücadele’nin göbeğinde yer almış dedemden dinlediklerini paylaşmadı bizlerle.  Geçmişe değil ileriye dönüktü hep yüzü.  Yatakta uyuyan babamı uyandırıp, “Hadi arkadaşlarının yanına bakalım” diyerek üniverstedeki işgale yollayacak kadar da dünyadan haberli, sorumlu ve  uyanıktı. Hep gençti o anlamda. Cumhuriyet’in evden ve mutfaktan kurtarıp, yaşamın ortasında yer verdiği güçlü annelerden, etkin kadınlardandı.

Zaten galiba, mücadele sırasında yaşananların canlı ve başarılı aktarımı en fazla bir kuşak sürüyor. Ve sonra yerini hamasete bırakıyor.  Simgeler, semboller, posterler ve sloganlar ile desteklenen aktarımın özü çok çabuk kayboluyor. Aradan beş on kuşak geçince, aktarılan özgürlük öyküsü de onu yaşamamış olanlar tarafından aktarıldığı için, giderek sulanıyor.  Sulandıkça da, etkisini kaybedecek korkusu ile kendini öykünün bekçileri olarak konumlayan “anlatıcılar”  tarafından hamasete bulanıyor. Gözlerden yaş getirmek, iç titretmek, minnet duymak için duygusal ögelerle süslenince, gerçek özündeki güç erozyona uğruyor.  Görüyoruz işte… Hamaset, son kertede gençleri etkilemek için bir işe yaramıyor. Özünü aktaramadığın zaman, özgürlük de görüldüğü yerde tanımlanamaz, kavranamaz oluyor.  Bu da gözden kaybedilmesini, yok edilmesini kolaylaştırıyor.  Ne olduğunu bilmediğin bir şeyi kaybettiğinde de yokluğunu anlamaz hale düşüyorsun.

Benim için 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos gibi milli bayramların temel kavramı hepimize kazandırdığı “ulusal özgürlük”tür.  Mücadele öyküleri kadar ve onlardan daha da çok vurgulanması gereken ulusal direnişin sonucunda bizleri getirip bıraktığı yerdir.  Zira, badireler atlatan bir gemiden kumsala çıktığında, artık ileri yürümeye odaklanırsın.  O gemi 19 Mayıs’ta karaya yanaşmıştır.  Kutlanması ve yüceltilmesi gereken bir şey varsa yolculuk ertesinde hep birlikte katedebildiğimiz mesafedir. Atalarımızın özgürlük için savaşırken özlemini duyduğu neydi diye düşündünüz mü hiç? Güçlerini, inançlarını nasıl bir ülke, nasıl bir gençlik düşünden alıyorlardı acaba? Önemli olan bence bu düş ve nihayetinde vardığımız noktanın kutlanmasıdır.

Kutlanması gereken dünümüzden çok bugünümüzdür.  

Bugün önümüzden gençler geçti. Kırmızı saten bir gömlek üzerine, payetlerle işli cepken giymiş erkek çocukları, kafalarında ne idüğü belirsiz kırmızı, payetli taçları pek de utanarak taşıyan genç kızlar. Buradaki okulun öğrencileri…

Bir an önce, Gençlik ve Spor Bayramını, genç olmanın anlamını hepimizden iyi bilen gençlerin istedikleri gibi kutlayabilecekleri etkinliklerle donatmalarına izin vermek lazım. Yoksa, yaşamı boyunca eğlenmesini bilmeyen bürokratların tasarladığı giysiler içinde, Copacabana Night Club’ta uvertür şarkıcının arkasındaki dans grubu gibi giydirilmiş gençlere dayatılan eğreti bir kutlama anlayışı ile özgürlük duygusuna ve genç olmanın gönencine sekte vuruluyor. Yaşadığı süre boyunca asla kırmızı saten gömlek giymeyecek erkek çocuklarının, komik taçları başlarında sıkıntılı genç kızların ne olduğunu kavramadan yaptıkları zorunlu hareketlerle bayram filan olmaz.

Bırakın gençler özgürlük kavramının içini kendileri doldursunlar.  Bırakın, ne anlıyorlarsa 19 Mayıs’tan onu bize yorumlayıp, kendi dillerince aktarsınlar. Sokakları istedikleri gibi şenlendirmeleri için onlara olanak tanıyalım. Gençlik sokak demektir, eğlenmek demektir, mutlu ve coşkulu olmak demektir. Eğlenceleri stadlardan çıkardılar, okuldan da dışarı çıkartmak, sokaklara taşımak gerek bence.

Yarınlarımız  gençlerin sonsuz enerjisi ile kurgulanacak ve yaşanacak. Bizler onların yönettiği ülkede yaşlanacağız.  Gündelik yaşamımızı onların şekillendirdiği bir Türkiye’de geçireceğiz.  On sene sonra kırmızı saten gömlekli, payetli taçlar giymiş kız ve erkek çocukları işlerinde önemli konumlara gelecekler.

Onların bugünkü yaratıcı enerjilerini “özgür” bırakabilmeleri bizim özgürlük mücadelesinde ne kadar yol katedebildiğimizin de göstergesi olacaktır.  On sene, yirmi sene sonra bile baktıklarında sıkıntı ile anımsayacakları, komik fotoğrafların 19 Mayıs’ları olmasın özgürlük öykümüzün simgeleri. Özgür insanlar, özgür kafalar, her hangi bir şartlanmışlığa, hazır kavramlara boyun eğmeden yarınlarını kendi kurabilenlerdir.  Tıpkı dedelerimiz, ninelerimiz gibi…

Aktarma akıl ile  değil, kendi düşünsel üretimleri ile özgür olabilmenin önemini kavramalıdırlar.   Bunun için de onlara bir an önce özgürlükleri geri verilmelidir. Şimdi güven duyamazsak gençlere, bunu onlara hissetiremezsek, yarın çok geç olmaz mı?

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’mız kutlu olsun. Özgürlüğümüzün ilk adımını atanları minnet ve rahmetle anarak, geleceğimize bakalım. Hala çok işimiz var. Hala çok yolumuz var katedecek.

 

Etiketler: , ,

Sekiz saat deliksiz uyku miti

Gün içinde bir piton 18 saat uyurmuş. Kaplan ise ortalama 16 saat.  Şempanze 9 saat, koyun ise 4 saat.  O zaman bu bilimsel açıklamaya kocaman bir katkı da ben koyuyorum. Son bir aydır memleket genelindeki ve meclisteki davranışlarımıza dayanarak, şempanze ile koyunun uyku ortalamasını alıyorum. Bu hipotezden hareketle de, sıradan bir Türk vatandaşının ortalama 7 saat uyku ile sağlıklı ve mutlu olacağı sonucuna varıyorum. Nasıl ama?

 

Şimdi herhalde Türk değilim ki (uykularımı kesintili kılaraktan, otomatikman şempanze ve koyun olmaktan da yırtmama olanak sağlayan Cenab-ı Hakka şükür ederekten) yedi saat kesintisiz uykularımı çok arar oldum. Hadi hadi, şaka yaptım. Bugünlerde çok kızıyorum vatanı paylaştığım, uykusu derin kardeşlerime ama çaresiz bir arada yaşayıp gideceğiz.

Yorgan altında geçirdiğim saatler bana kendimi toparlama ve gündelik yaşantıları düşler aracılığı ile yerine oturtma konusunda değerli geliyor.  Güzel düşler görürüm hep. Kabus gördüğüm ya bir ya ikidir yaşamımda.  Ben iyi bir uyku çekmeyi seviyorum kısacası.  Gün doğarken uyanıp, zinde bir şekilde ayakta olmayı da. Bunun için 8 saat uykumu alabilmiş olmam gerekir ki, son zamanlarda nedense bir türlü olamıyor.

Eskiden yastığa çeyrek kala uyuyabilen ve yedi sekiz saat deliksiz bir uykudan sonra pür neşe günü karşılayan bir insan iken, son beş yıldır uykularım kesintili bir hal aldı. Gece 12 civarında yatıp, hemen hemen her gece, sabaha karşı 4’te gözlerim faltaşı gibi uyanıveriyorum. Bir saat öyle dön sağa, dön sola,  5’te tekrar uykuya dalıp sekizde  uyanıyorum.  Ve ben bu durumda bir gariplik olduğunu düşünüyordum…  Ki yokmuş…

Bugün tesadüfen önüme çıkan bir BBC haberini ilginç buldum, paylaşayım dedim. Sekiz saatlik kesintisiz uykudan  bir mit olarak bahsediyordu haber. Araştırmalar insanın DNA’sının aslında iki adet dörder saatlik uyku evresine göre programlı olduğunu ortaya koymuş. İlk dördünde uyuyorsun, arada kalk, dolan, yoga, kurabiye yap, aganigi maganigi (hatta ikinci evrenin daha verimli ve üretken olduğunu eski kaynaklar yazıyormuş; yapacaksanız öyle yapın diyormuş), sonra yat,  yine dört saat uyu diyorlar. Genetik program buna uyarlı imiş.

Şimdi, gün batınca yatıyorsun. Dört saat uyuyorsun. Onun da dört evresi var, Rem sırasında bir güzel rüyanı da görüyorsun. Sonra uyanıyorsun.  Gez, dolan, dur epey zaman. Kalkmana dört saat kala, yine yatıyorsun.  E iyi de, artık elektrik var, gece hayatı var, televizyon var, işyerinde mesai var. Nasıl yatarsın ki gün kapanınca üzerine? Bu hesaba göre ya arabayı otoyolda kenara çekip, battaniyenle  arka koltuğa geçeceksin ya da işyerinde toplantı masasının altına sereceğin uyku tulumu ile işi halledeceksin.

Neyse ne. Nasıl yapılmasının iyi olacağını anlamadım ama  gözlerimin dört civarında açılması normalmiş. Genetik şifremin neden mağara dönemi kodlarına dönüş yaptığını bilemeyeceğim. Memleketin hallerine beni uyarlamaya çalışıyor olduğunu bile düşünmüş idim iyi niyetle. Hani gidişat ortada, çok acı çekmeyelim diye bizim gibileri de yukarıdan taşdevrine uyarlıyorlar herhalde demiş idim.   Öyle değilmiş.  Thank You BBC. İnşallah, bu geri dönüş kendini yerçekiminin çağrısına uyarak aşağı doğru hareketlenen uzuvlarımda da gösterir de, taş gibi bir mağara kadını olarak karşınıza çıkarım yarın öbür gün.

Uyku profili mi de çıkardım. Endişeye mahal olmadığını o söyledi.  İngilizce ama sorular kolay anlaşılır.  Buyrun siz de çıkarın:

http://www.bbc.co.uk/science/humanbody/sleep/profiler

Haber de burada.  İngilizce yine ama diyor ki gece ortası uyanmak çok normal.  Don’t worry, be happy! Özeti bu yani.

http://www.bbc.co.uk/news/magazine-16964783

Vallahi rahatladım. Sabaha karşı dörtte uyanınca hayıflanacağım yerde kalkıp oturacağım, bir papatya çayı ile iki üç sayfa kitap… Sonrası Allah kerim.

 

 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: