RSS

Kategori arşivi: Şiir

Sevdiğim, anın insanlık hallerine uyduğunu düşündüğüm şiirler

Bir romantiğin portresi…

O kadar çok ve güzel yağıyor ki kar.

Aklıma yine bir şiir geldi. Kimden dersiniz? Kim olabilir ki? Metin Altıok…

Son iki kıtasına bayılırım bunun.  Olağanüstü sadelikte ve berraklıktaki bu dizelerdeki hüznü sevmemek mümkün mü?

Kar fotoları da arka bahçede performans gösteren bendenizden.

Buyrunuz minik bir kar şölenine.
Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Tıkandı geçitler yollar kapandı.
Yalnızlığın buzdan çetelesinde
Kimseler umursamadı karı.
Yüzlerinde iğreti bir kibirle
Hep düşürmekten korktukları,
Dalıp gittiler günlük işlerine.

Diz boyu birikmiş kar içinde
Yürürdük uzatarak açtığımız kanalı,
İki kar güvesi gibi sokaklarda seninle
Anardık bütün yitik aşkları
Bu karlı kış gününde.
Güngörmüş dağlara karşı
Sımsıcak öpüşürdük sarılıp birbirimize.

-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Şölensiz, sevinçsiz yaşıyoruz şimdilerde,
Bir iğdiş ve buruşuk zamanı.
Kimsenin türküsü yok dilinde
Karşılayacak yağan karı
Coşkulu ve sarhoş sesiyle.
Bıçak açmıyor ağızları;
Acı, yalnız acı var yüreklerde.

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Yaslandı duvarlara, kapıları zorladı,
Pencerelerden baktı ev içlerine.
Kar hiç böyle kimsesiz kalmadı
Kendi özgül tarihinde.
Çıngırakların, kızakların karı
Yağdı herşeyin üstüne sessiz bir öfkeyle.

Birikti bir çamaşır ipine bile.
Saçaklardan sarktı,
Attı kendini gürültüyle yere,
Kimse sahip çıkmadı;
Yığıldı kaldı duvar diplerine.
Yalnız kuş ayakları
Bastılar incelikle göğsüne.

-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Kar var yaşadığımız günlerde.
Umutsuzluk çevremizi kuşattı,
Kıtlık kıran gündemde.
Yine de ele güne karşı,
Özenle saklıyorum yüreğimde
Sana duyduğum aşkı,
Dört yanım kar içinde.

METİN ALTIOK

Reklamlar
 
5 Yorum

Yazan: 01/31/2012 in Fotoğraflarım, Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

“Sonludur Aşk da” veya Metin Altıok’a Mektup

Güzel anılar biriktirdim senden,
Dudağıma solgun gülücükler getiren.
Özenle sakladım belleğimde,
Bir yığın oldu daha şimdiden.
Nasıl olsa bir sonu olacaktı bu aşkın
Bir gün apansız gerçekleşiveren.

Bir terazinin durgun pirinç kefesine
Pat diye inince kara kiloluk,
Nasıl kalkar havaya birdenbire
Boş kalan zavallı kefe.
Nasıl titreşir terazi uzun süre,
Denge sağlanıncaya kadar başka şeylerle.

Anılarla bozdum o dengeyi ben önce,
İkimiz için de yaptım bunu.
Yaşadığımız günlerden biriktirdim sessizce,
Bir kefede sana hiç sezdirmeden.
Koyabilirsin kara kiloyu artık,
Bak terazi nasıl kolay gelecek dengeye.

Mutluydum ben yine de kendimce.
Senin girdilerin, çıktılarım benim
Doğrusu uygundu birbirine,
Yan yana gelince bir resmi tamamlayan.
Vazgeçilmezdi ellerin sonra,
Yangınımdan yorgan döşek kaçıran.

Ama inan sonludur aşk da,
Kovalar sonunu kendi kendinin.
Bana bir uçurum gerek şimdilerde,
Yeterince dik ve derin.
Bir çavlan istiyorum çünkü,
Kırmak için kristalini hayatın ve şiirin.

Ah Metin Altıok, ah! Yıllardır nasıl da her duygumun karşılığı bulunur dizelerinde. Tarih öncesi gibi geliyor şimdi bana ama üniversite biteli bir yıl olmuş.  Çok sıkı çalışıyorum bir şirkette. Öyle ki, uyku denen şey dört harfli bir hayal olmuş. Halı üstünde sabahlıyorum proje yetiştirmek için. Gençliğimi emiyor patronumun para hırsı… Üçkuruş paraya iş öğreneceğiz ya. Katlanıyoruz belirli bir süre…

Neyse böyle zamanlarda, ruhumu yıkayan tek şey okumak olurdu. Otobüste, vapurda, işe gidip gelirken, öğlen aralarında. Hızlıca okunup bitsin diye sanat dergileri filan alıyordum. Bir şeyleri başlayıp bitirememek ilk defa sinirime dokunur  olmuştu. Nereden bilseydim ki iş hayatı işte böyle bir şey… Şimdi, geçmişe baktığımda eskisinden de daha çok anlamsız gelen o deli hay huy içinde,  başlayıp da yarım bırakmamak için okuduğumu, sanat dergileri, novellalar, kısa öyküler okuyorum. Ama, herşeyden daha çok ve daima şiir yaşamımın baş köşesinde, çantamda, başucumda, işyerindeki çekmecemde…

Senin ilk okuduğum şiirini bugün gibi anımsıyorum. Adam Sanat’ın içinde ilk kez seninle tanışıp, büyülenip, şiiri kesip yıllarca yanımda taşımıştım. Hala da Toplu Şiirlerinin arasında sayfa ayracı olarak kullanıyorum o saman kağıdına baskılı şiiri.  O gün işyerinde sevdiğim herkese okuduydum şiirini.  Kim bu Metin Altıok?  Kimse tanımıyor.  Ben nasıl hiç duymamışım onun şiirini?  Nasıl bir kayıp bu seni tanıyana kadar geçmiş zaman?  Arıyorum, arıyoruz. Kayıp dostum sevgili İshak Reyna bulup getiriyor “İpek ve Kılaptan” isimli kitabını hediye. O şiir onun içinde de var…

Yıllar boyunca da “Ben şiir sevmem” diye kestirip atanlarla arkadaşlığımda, eğer şiiri anlamaya teşebbüs bile etmemiş iseler ve biraz dibini eşeleyince anlamama korkusundan “şiir sevmem” dediklerine kanaat getirmişsem ve gerçekten sevdiğim bir insan ise, arkadaşıma o büyülü şiir ülkesinin kapısını gösterebilmek için senin, Can Yücel’in, Necatigil’in, Asaf’ın, Hayyam’ın şiirleri ile işe girişmişimdir. Bayağı bayağı bir şiire başlangıç seti oluşturmuştum; müzikteki karşılıkları ile şiirleri eşleştirerek; “Bak müzik seviyorsun, bunu da farklı bir dil gibi gör…” diyerek…

Şiir seven biri olarak bende Can Yücel ile senin yerin hep ayrı oldu.  Her duyguma karşılık buldum sizin şiirlerinizde.  Ruhumun “isli lambasından bir bez gibi geçirirdim” senin şiirlerini içim bunalınca.  Hüznü kabullenen olgun bir fıtratım var benim ama küçük küçük, gündelik mutluluklara senden çok daha yatkın oldum hep. Çok önce farkettim ki seni en çok hüzünlü olduğum anlarda arıyorum. İyi ve seni anlayacağından emin olduğun bir dostu sadece derdin olduğunda aramak gibi bir şey…

Senin şiirinle varoluşuma dair hüznümde yalnız olmadığımı farkedip rahatlıyorum. Sonra Hayyam’ın kapısını çalıyorum deli gibi… Ölümlülüğü güzel ve arzu edilir gösteriyor zira. Öyle rahatlatıyor ki beni;  “Aman ya, nasıl olsa bir gün mezarımda ot bitmeyecek mi?” derken buluyorum kendimi. Gevşiyorum, gülümsüyorum ve alttan almaya başlıyorum yaşamın zorluklarını.

Ve keyfim yerine gelince, Hayyam’ı da ruhuma sararaktan, Can Baba ile içki sofrasına oturuyoruz. Can Baba atıp tutarken ben de “eski terlikler” gibi oturuyorum kenarda.

İşte böyle Metin Bey’ciğim. Sen öldün sayılır mı; şimdi seninle böyle yazışabiliyorsam? Ve sen bana gayet uygun bir yanıt verebiliyorsan? Yakılıp külün havaya mı savruldu? Kim buna muktedir ki bu alemde? Evet sevgili şairim.  Hatıranın kocaman bir kısmı benim yüreğimde saklı.  Başka parçaları da diğer sevenlerinde saklıdır.  Merak etme, bizdeki sana hiç bir şey olmaz.

Nereden mi çıktı bu mektup? Vallahi, bugün yine seni anmıştım. Çünkü ruhum çok bunalmıştı.  Ve sen yanıt olarak yukarıdaki şiirini verdin bana. Ve nasıl da, nereden bildin de, içimdekilere karşılık olarak dedin bütün bunları? Çok yaşa e mi? Şaştım kaldım doğrusu… Ne kadar doğru şeyler dedin vallahi… Doğru, çok doğru… Hangi aşk sonsuzdur ki?

Sağlıcakla kal olduğun yerde. Sevgiler, saygılar bu taraftan…

Ebrulikedi

 
5 Yorum

Yazan: 01/18/2012 in Şiir

 

Etiketler: , , , , , ,

BARIŞ, HEMEN ŞİMDİ !

Bu kara günlerde BARIŞ’ı çağırmak gerek, YÜREĞİMİZİN TÜM GÜCÜ İLE.

Nefreti değil, ANLAYIŞI VE SEVGİYİ BÜYÜTMEK LAZIM YÜREKLERİMİZDE.

Hangi taraftan olduğuna bakmaksızın, bir kişi bile eksilse dünya yüzünden, AZALANIN KENDİMİZ VE İNSANLIĞIMIZ OLDUĞUNUN BİLİNCİ İÇİNDE NE OLUR BARIŞ’ı VE YAŞAMI KUTSAYALIM, savaşı ve ölümü değil.

BARIŞ

Çocuğun gördüğü düştür barış,
annenin gördüğü düştür barış,
ağaçlar altında sevdalıların sevda sözleridir barış…

Gözlerinin içinde uçsuz bucaksız bir gülümseme,
elinde yemiş dolu bir zembil
ve alnında ter tomurcukları,
pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi;
akşam üstü eve dönen babadır barış…

Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken,
ağaçlar diktiğimizde havan mermilerinin kazdığı çukurlara,
yangının kavurduğu yüreklerde
ilk tomurcuklarını açarken umut,
ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek,
yana dönüp içerlemeksizin uyuyabildiklerindedir barış…

Barış, yemek kokusudur tüten akşamleyin;
arabanın yolda durmasının korkutmadığı,
kapı çalınmasının dost demek olduğu,
ve pencereyi saat başı açmanın,
renklerinin uzaktaki çanlarıyla
gözlerimizin bayram etmesini sağlayan,
gökyüzü demek olduğu zamandır barış…

Barış, bir bardak sıcak süt
ve bir kitaptır uyanan çocuk önünde,
başaklar birbirlerine eğilip, işte ışık ışık ışık dedikleri
ve ufuk çemberi ışıkla dolup taştığı zamandır barış…

Hapishaneler onarılıp kitaplıklar yapıldığı zaman,
eşikten eşiğe bir türkü yükseldiği zaman geceleyin,
cumartesi akşamları mahalle berberinden çıkan yeni tıraş olmuş bir işçi gibi
baharda ay buluttan çıktığı zamandır barış…

Geçmiş gün, yitirilmiş bir gün olmadığı,
sevinç yapraklarını akşamın içine salan bir kök,
ve kazanılmış bir gün hak edilen bir uyku olduğu zaman,
acıyı kovmak için zamanın dört bir bucağından
güneşin hemen ayaklarını bağladığını duyduğun zamandır barış…

Barış, ışınlar demetidir yaz ovalarında;
iyilik alfabesinin tanın dizlerinde,
kardeşim dediğin,
yarın kuracağız dediğin zaman,
kuracağız dediğimizi kurunca
türkü çağırdığımız zamandır barış…

Ölüm yüreklerde az yer kapladığı
ve güvenli parmaklarla mutluluğu gösterdiği zaman bacalar,
ikindi vaktinin büyük karanfilini
ozan ve proleter aynı şekilde kokladığı zamandır barış…

İnsanların sıkışan elleridir barış,
dünyanın masasındaki ekmektir,
gülümsemesidir annenin,
budur yalnızca
başka bir şey değildir barış…

Ve toprakta derin yarıklar açan sabahlar
tek bir sözcük yazarlar,
barış başka bir şey değil barış;
dizelerimin rayları üzerinde,
buğday ve güller yüklenmiş geleceğe doğru yol alan bir trendir barış…

Kardeşlerim,
barış içinde derin derin soluk alıyor tüm dünya bütün düşleriyle;
verin ellerinizi kardeşlerim;
barış budur işte…!

Şiir: Yannis Ritsos
Çeviri: Özdemir İnce

 
 

Etiketler: , , ,

Aşktan vazgeçmiş olmayın sakın?

Aşağıdaki aşk üzerine yazılmış en güzel şiirlerden biridir bana göre.

Lisede ilk kez okuduğumdan bu yana, Shakespeare’nin 116. sonesi, masamın kenarındaki tahtada asılı durur. Onu temize çektiğim daktilo tarihe karıştı, şimdi nerededir anımsamıyorum bile. Kağıt sarardı gitti, ama elim varıp atamıyorum. Atsam sanki gerçek aşka olan inancımı da çöpe atacakmışım gibi geliyor. Bunca yıldan sonra hiç olmaz.  Çünkü dizeler sapasağlam duruyor. Benim böylesi bir sevgiye duyduğum derin inanç gibi…

Önce Shakespeare’in kendi güzel dilinden okuyalım….

Let me not to the marriage of true minds
Admit impediments. love is not love
Which alters when it alteration finds,
Or bends with the remover to remove:
O no! it is an ever-fixed mark
That looks on tempests and is never shaken;
It is the star to every wandering bark,
Whose worth’s unknown, although his height be taken.
Love’s not time’s fool, though rosy lips and cheeks
Within his bending sickle’s compass come:
Love alters not with his brief hours and weeks,
But bears it out even to the edge of doom.

If this be error and upon me proved,
I never writ, nor no man ever loved.

Simdi de Talat Sait Halman’ın soneyi orijinal  veznine uygun çevirisini okuyalım kendi güzel dilimizde. Pek güç bir işi ustalıkla başarmış,

Mutlu birleşmesine hiçbir engel yok bence
Gerçekten sevenlerin. Sevgi demem sevgiye
Bir döneklik yaparsa bir değişme görünce,
Başka yola saparsa sevgili saptı diye:
Hayır, sevgi besbelli sağlam bir nirengidir,
Boraları gözler de sallanmaz, göğüs gerer,
Gemilere yön veren yıldızların dengidir,
Değeri bilinmeden başı ta göğe erer.
Zamanın soytarısı değildir sevgi asla,
Gül yüzlüler göçse de orağına düşerek
O değişmez kısacık günlerle haftalarla,
Direnir ve kanatlanır mahşerin ucuna dek.

Yanılıyorsam bunda ve çıkarsa yanlışım,
Ne hiç kimse sevmiştir, ne ben şiir yazmışım.

Peki ya siz? 

Yoksa ümit etmekten vaz mı geçtiniz?

 
4 Yorum

Yazan: 08/11/2011 in Şiir

 

Etiketler: , , , ,

FESLEĞEN OLSAM…

Senden öncem zorluyor

Senden sonranın kapısını

Yine de iyiyim ama ben;

Zira bir top yeşil fesleğen

Yayın yapıyor mütemadiyen

Toprak saksıdaki minik üssünden..


 
4 Yorum

Yazan: 05/13/2011 in Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

Rahatı Kaçan Şair Niels Hav

Dün Kuzguncuk Bostanı’nda Yapılaşmaya Karşı ayda bir gerçekleştirilen şiir okuma etkinliğinin ikincisi vardı. Danimarka’dan gelen Niels Hav bir kaç şiirini okudu bizim şairlerimizin yanı sıra. Bir ara karşısında oturan arkadaşa “Hav Hav” diye gülerek soyadını öğretmekteydi. Artık adını unutmak ne mümkün!

Şiiri severim ama bu şairin adını duymamış idim. Danimarka’nın önemli şairlerindenmiş kendisi. İnsanlık hallerimize acı acı gülümseyen şiirlerini sevdim (mi?) Bilemiyorum.

Olgun ve sakin hallerinin yanı sıra, diğer yandan “mış” yapar gibi bir halleri de vardı sanki. Danimarka sessiz sakin, hali vakti yerinde bir ülke. Gündelik tek süreğen tehlike can sıkıntısından ölmeniz olabilir. İşte bu kasavet içinde şiir üreten Niels Hav, gelişmiş ülkelerdeki insanların bolluk ve rahatlık içindeki yaşamlarının bedelinin kendilerine çok uzak coğrafyalarda yaşayan başka insanların acıları ile ödendiğinin farkında ve bu duyguyu şiirlerine öz-eleştiri olarak katmayı da unutmamış. Rahat olmaktan insan olarak çok da utanç duyar denli kuvvetli bir coşkunluk ve itiraz havası sezemedim ama. Belki İskandinav’ların kendine özgü sakin fıtratı ancak bu kadar itiraza izin veriyordur.

Geçen senelerde kaybettiğimiz şairimiz Kemal Özer de Gülşah Özer ile birlikte çevirisini yapmış. Bakın bakalım sevecek misiniz?

 

KARANLIKTA KERTENKELE AVLAMAK

Cinayetler işlendiği sırada biz
farkında bile değildik göl kıyısında yürürken.
Sen Szymanowski’den söz açtın,
köpek bokunu didikleyip duran
bir kargayı inceledim ben.
Tutsağız kendi içimizde her birimiz
önyargılarımızı koruyan
bir cehalet kabuğu kuşatmış çevremizi.

Dünyayı bir bütün olarak görelim diyenler
Himalayalarda yaşayan bir kelebeğin
etkileyebileceğine inanırlar bir kanat çırpışıyla
Güney Kutbu’nda iklimi. Belki doğrudur.
Ama tanklar daldı mı bir yerden içeri
et ve kan damlamaya başladı mı ağaçlardan
kalmaz ki teselli.

Gerçeği aramak, kertenkele avlamaya benzer
karanlıkta. Güney Afrika’dan geldi üzüm,
pirinç Pakistan’dan, hurma ise İran ürünü.
Sınırlar açık olsun diyenleri destekliyoruz
meyve ve sebze için,
ama kıvırıp kaçmaya çalışsak ne kadar
kıçımız yine de arkamızda hep.

Gazetelerin içlerine gömülüdür ölüler,
etkilenmeksizin oturalım diye
cennetin dış mahallelerinde bir sıraya
ve kelebekler görebilelim diye düşlerimizde.

 

 
Yorum yapın

Yazan: 03/28/2011 in Kuzguncuk, Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

Elegeia – Sonsuzlukta bir gün…

Şiir filan yazamam ben. Aşağıdaki de şiir değil zaten. Sessiz mezar taşlarının bana fısıldadıkları.

Fotoğraf çekmek için mahallemizin minik Hristiyan mezarlığında dolaşırken, burada yatan eski komşularımızın, bu toprakların bizlerden önceki sahiplerinin yaşam hikayelerini düşündüm. Bir toprağa aşık olup, o toprakların hakkını sonuna dek verip, sonra oradan çekip gitmek zorunda kalmanın ne kadar dayanılmaz bir şey olduğunu. Ve mezar taşlarının fotoğraflarını çekerken de öykülerini kendileri anlatsınlar istedim. Onlar için seçtiğim aşağıdaki parçaya tıklayın ve hüzünlü öykülerini dinleyin.

Depart And Eternity Theme Variation-Eleni Karaindrou

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaybolurken ışığımız bu tepede,
Taştan yastıklarımıza daya başını,
Aç sayfalarını mermer kitaplarımızın,
Yaşadığımız mahalleye çökerken
Kış akşamının nemli karanlığı.

Sükun vaktidir şimdi; yum gözlerini,
Mermer su taslarındaki yansımalarda
dinle çoktan kaybolmuş seslerimizi.

İstanbul’un gülleri idik biz; solduk!
Yeşil yapraklarıydık; kuruduk!
Salınırdık eskiden taze güzelliğimizle,
Balık sürüleri belirlerdi mevsimlerimizi.
Yeni yılda Vasilopita’yı kırardık,
Mart ayında mis gibi çöreklerle Paskalya.

Sokaklarda kurulurdu bazı akşam sofralar,
Yorgun işten dönen babalar,
Domatesler İlia’nın bostanından,
Beyaz örtüler üzerinde midye dolmalar,
İki susuz kadeh sonra hep beraber,
Bahçelerde çınlardı kahkahalar!

Su faturası hala Sofia’nın üzerineymiş sizin evin?
Recep Beyler’in bahçesindeki manolyayı
doğumunda ben dikmiştim Aliki’nin.
Ne ise işte, sorma oldu olanlar,
Oysa nicedir paylaşmıştık şu mavi göğü.

Önce evlere çekildik sokaklardan,
Sonra vatansız kaldık, bu uğursuz yüzyılda…
Birden yersiz yurtsuzduk; fena bastırdı fırtına.
Oysa İstanbul bize aşıktı, biz ona vurgun;
Boğaz’ın neşeli çocuklarıydık;
Aşktı özümüz.

Şimdi geride kalanların sığındığı
Son toprak parçası bu yalnız tepe…
Ben Dimitrios!
Ben Niko!
Ben Yannis!
Ben Marika!
Ben Olympia!
Ben Elefteria!
Ben Konstantinos!

Buradayız hala ve küskünüz komşum sizlere…
Bak Iohannes babanın kaşları ölümde bile hala çatık.
Yaşar giderdik dostça bir arada oysa…
Bir bardak susuz rakı dolar taşardı da,
Boğaz’ın balıkları yeterdi hepimize…

 
 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: