RSS

Kategori arşivi: Resim Sanatı

Bir çiçeğe bakmak ve Eray Özcan

Eray'dan çiçekler

Eray Özcan 9. Kişisel Sergisi’ni Kuzguncuk’taki atölyesinde açıyor.  Resimlerini çok beğendiğim Eray’ın bu sergisi vesilesi ile yazdığım tanıtım yazısını bloguma da koymak istedim ki bu güzelliği paylaşarak çoğaltabileyim.

“Bazen bir pencereden bakar Eray Özcan’ın resimleri, bazen de otları aralayıp bulduğu minik bir çiçeğe odaklanır hayranlıkla. En büyük esin kaynağı olan doğa karşısında sonsuz bir merak ve heyecan içindedir. İzlenimlerini biriktirir, kurgular, içine kendini katar. Kimi kez içeriden dışarıya bazen de tam tersi dışarıdan içeriye oluşur resmi. Herhangi bir şekilde yaşamına giren, yüreğine değen şeyleri çizer Eray. Resimlerinin alçakgönüllü içtenliği de bu yakın tanışıklıklardan kaynaklanır.

Eray5

Atölye sergisinde yer alan resimlerde hiç bir şey kurgulamadan başladığı, biçimi, rengi oluşturduğu yüzey içinde arayarak yaptığı işleri de var, doğrudan gördüğü doğayı kendi içinden geçirip, yorumlayarak bizlere yansıttığı resimleri de. Bazı resimlerinde diktiği tohumların çıkmasını bekler gibi merak ile yaklaşıyor tuvaline. Biçim ve renkler ile hemhal olan resimler bunlar.Bazı resimlerinde ise bir çok malzemeyi bir arada kullanarak, işlediği benzer temalar içinde değişik ifadeler oluşturmayı hedefliyor. Suluboya, pastel, yağlıboya, kurşun kalem, mürekkebi bir arada kullanarak şeffaf ve opak katmanlar arası geçişlerle yanıbaşındaki doğayı resmediyor.

 

Eray’ın sanat anlayışını iyi yansıtan bir sergi bu. İçinden geldiğince kendini biçim arayışlarının, doğa izlenimlerinin ve kullandığı malzemenin akışına bırakmış. Kuşların, kelebeklerin, kertenkelelerin bitkilerle bir arada yaşamayı seçtiği bahçesi gibi, Eray’ın resmi de kendiliğinden, içten ve doğal.”

Evet, sergiyi ziyaret ederek bu güzel dünyaya ortak olmak isteyenleriniz olur ise, Eray Özcan’ın  Resim Sergisi, 8 Aralık-23 Aralık 2012 tarihlerinde, sanatçının Kuzguncuk’taki atölyesi’nde izlenebilir.İcadiye Cad. İnci Çayırlı Sk. No:3A Kuzguncuk/İST

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 12/05/2012 in Kuzguncuk, Resim Sanatı

 

Etiketler: , ,

La Primera Comunió

Durup dururken, aklımıza düşünce “E, haydi” diyen, “Haydi”lerime de hemen “Haydi”leri  ile yanıt veren arkadaşlarım var.  Şükür, “Haydi Refleksi”miz hala iş görüyor.

Beş günlüğüne Barcelona’ya gittik, döndük. Üstünkörü bir plan yaptık gitmeden; tapas yiyecek, Oriol Balaguer’in çikolata dükkanına gidecek, Gaudi’ye bir bakış atıp, Picasso’ya da selam çakıp, şöyle bir etrafta dolanıp gelecektik.  Alışveriş filan yapamayalım diye de en minik bavullarımızı hazırladık.  Kar, tipi derken az biraz huzursuzlandık ama hiç enseyi karartmadık. Neyse ki hiç bir şey de ters gitmedi… Ertesi gün İstanbul tipi altında felç olmaya hazırlanırken,  sabahın kör karanlığında uçağımız bile zamanında kalktı.

Barcelona beklenenin aksine, ilk gün hafif yağmurlu, sonraki günlerde ise güneşli ve epey rüzgarlı idi. Şehir, cam gibi bir ayaz altında tir tir titriyordu. Biz de çok titredik tabii.  Parmaklarımın ucu, şapkamın altında kulaklarım uyuştu. Fotoğraf makinem bile donacaktı az kalsın.

Bu gezinin benim için zirve noktası ne araya taraya en gelenekselini bulup, yediğimiz tapaslar, ne olağanüstü güzellikte Iberico jambonları, ne gazoz muamelesi yapınca kafayı bulduran kıpırdak Cava’lar, ne menekşe şekerleri, ne de fırından aldığımız sıcacık taze ekmeklere katık ettiğimiz minik pimientolar, yöresel peynirler ve tatlı kahvaltı sohbetlerimiz idi. Arkadaşlarım soğuktan tırsınca, baktım Oriol Balaguer’i arayıp bulma zahmetine de girişemeyeceğiz. O yüzden onu bu listede sayamıyorum. Belki de gezinin kreşendosu o olacaktı ama olmadı. Bir daha sefere inşallah.

Hepsi bir yana geziyi benim için unutulmaz kılan en önemli şey Picasso Müzesi’nde “İlk Komünyon” tablosu ile karşı karşıya kaldığım andır diyebilirim.  İşte bu benim için paha biçilmez bir şölen oldu. Zamanımız el vermiş olsa idi, Picasso’nun 15 yaşında yaptığı bu kocaman tablonun önünde saatler boyu oturabilirdim.

Cesaretin yaşam yolculuğunda gerçekten de en önemli şey olduğunu bir kez daha kavramama yardımcı oldu bu minik müze… Özellikle de bu resim.

Neden mi? Öyküyü kısaca anlatayım da siz kendiniz karar verin.  Bir çoğunuz biliyordur zaten Picasso’nun yaşam öyküsünü.

 

 

 
Picasso’nun ilk öğretmeni kendi halinde bir ressam olan babası olmuş. Picasso daha minicikken “Piz piz” diyerek annesinden “Lapiz”; yani kalem istermiş.  Çocuk kısa sürede o kadar ilerlemiş ki, sevilen bir rivayet o ki; babası fırçayı, kağıdı kaldırıp, bit kadar çocuğunun karşısında küçük düşmemek için olsa gerek, resim yapmaktan vazgeçmiş. Oğluna modellik eder olmuş.  15 yaşında oğluna tuttuğu stüdyoyu da günde iki üç kere ziyaret edip, ne yaptığına bakarmış. Baba oğul hep tartışırlarmış. Daha sonraları “Çizdiğim her erkekte hep babamı resmettim” demiş Picasso. Bir yerde, en azından sanırım başlangıçta Pablo Picasso bir “Don Ruiz procesi” imiş. Sonra kendi başına alıp yürümüş.  İç ses olarak babasını ne kadar süre yanında taşıdı acaba?

14 yaşında girdiği güzel sanatlar okulunda, ona öğretebilecekleri bir şey kalmadığına karar verince, 16 yaşında okullarla olan ilişkisini tümden kesip, yaşam okuluna yazılmış.

Yaşam öyküsünün izlerini resimlerinde takip ederken dehasının peşine takılan ruhunun kesin bir şekilde yaşam boyu ne yapmayı istediğini bildiğine ve hep bu doğrultuda gittiğine şahit oluyorsunuz. Acaba gerçekten de böyle pürüzsüz mü oldu sanat yaşamının akışı diye düşündüm doğrusu.  Yoksa bize böyle pazarlanması mı daha çekici bulundu?  Çok da önemi yok aslında.  Düşünsenize, daha onaltısında okulu bırakma cesareti, ana babasının bunu kabullenme feraseti göstermesi… Demek ki onlar da çocuklarının sezgilerine, onun yeteneğinin benzersizliğine  inanmayı seçmişler. Onlarınki de büyük bir cesaret örneği sayılır.

Biraz sonra aşağıda beni büyüleyen resmi göreceksiniz. Bu resmi yandaki Picasso, daha 15 yaşında iken yapmış. Aynı yıl yaptığı bu otoportresinde çocukça bir oyunculuğun yansımaları görülse de dayatılan akademik resim yapma kurallarının hiç birine uymak istemediğini ama doğru diye öğretilenlerden çok da fazla uzaklaşamadığını görebiliyoruz. Yirmi yaşında ölmüş olsa idi, Picasso Picasso olmayacaktı herhalde. Bu resimlerin sanat tarihine pek bir katkısı yok. Şimdilik.Sonra Pablo hızla dizginleri eline geçiriyor…

O dönemde de sonrasında da sanat adına erişimi dahilindeki her şeyden esinlenip, gördüğü çeşitli etkileri içselleştirip, işine yarayanı kullanıp sonra bir kenara koyuvermiş hep. Sürekli yeni söylemler, teknikler, malzemeler denemiş.  Resim diline yarayanı tutup, gerisini kendi iç kaynağından akan şeyle dolduruvermiş. Başladığı şeyle bitirmemiş resimlerini hiç. Her biri yolu arayış ve buluş olmuş onun için.  Bulunca oturup boyamış. Boyarken aramamış. Ben demiyorum, kendi diyor:
“Resim benden daha güçlüdür. Ne isterse bana onu yaptırır.”
Ortaya ne çıkacağını hiç bilemezsin. Bir tabloya başlarsın ve sonunda bambaşka bir şeye dönüşür. Gariptir. Bu süreçte sanatçının isteklerinin o kadar az önemi olur ki…”
Resim yapmaya oturduğumda, hep bulduğum şeyin resmini yaptım, aradığım şeyin değil.”

Picasso hep sanat ile uğraşmak istemiş. Salt resim değil, heykel, seramik gibi bir çok farklı alanda da işler üretmiş. Anlaşılan o ki “Piz piz” derken bile, yolunun bu olduğunu sezgileri ile biliyormuş. Hiç sağa sola bakmadan seçtiği yolda yolculuğunu sürdürmüş. Kendine giden yol üzerinde onunla yol arkadaşlığı yapanlar, onu salt kendilerine ait kılıp nefesini kesmek isteyen kadınları, babalık yapmayı pek beceremediği çocukları olmuş. Bir sürü şey çıkmış önüne, hepsini almış almış, sonra istemediklerini bir kenara koymuş. Her zaman yaptığı gibi…

Millet konuşurken ben hep çalışıyorum” demiş.  Bu lafını T-shirtlere basmışlar.  Müzenin mağazasında satılıyor.  Buzdolabı mıknatıslarına dahi basılmış olması bu lafın önemini azaltmıyor gözümde. Önemli bir laf aslında.

Kendi şaşırtıcı dehasına bu kadar erken yaşta şahit olan birinin işi herkesten daha zor olur sanırım. Öyle ya? Devam edebilmen için sürekli kendini şaşırtabilmen gerekmez mi? Kiminle yarışacaksın kendinden başka? Belirli bir yere vardıktan sonra kimlerden örnek alacaksın?  Kaynağın kendinden başka kim olacak?

Başarı tehlikelidir. Kendi kendini kopya etmeye başlarsın ve kendini kopya etmek başkalarını kopya etmekten daha tehlikelidir. Kısırlığa yol açar.” demiş.

Kendi dehasından emin olduğu halde Picasso’nun asla işin kolayına kaçmadığını da bu müzedeki ilk yıllarına ait eserlerde ve sonrasında görüyoruz. Müze, ilk yıllardan son yıllara bir kuantum atlayışı yapmış sergilediği eserlerle. Başlangıç ve bitişi görüyor insan. Başladığı yer ile bitirdiği yer arasındaki değişim esas etkileyici olan.

Dehanın bile  çok çalışmaya ve çokça da iyi pazarlanmaya gereksinimi var çağımızda.  Ne diyeyim, Picasso kendi yaşam gemisine iyi kaptanlık etmiş. Ama iyi pazarlanmış olması da Picasso’nun dehasını daha az değerli kılmıyor.

En iyi örnek ise  başlangıç resmi olan bu tabloda. 1896’de yaptığı bu tablo, dünyaya ilk defa “Hey bana bakın. Ben buradayım!” dediği tablo.

Ben en çok bu tabloda beyaz rengin ve ışığın ustaca kullanımına takıldım, kaldım.

Önce genç kızın başındaki çiçekleri resmederken, mat beyazın üzerine vurduğu parlak beyaz fırça darbelerinin yarattığı üç boyutlu etkiye takıldım. Çiçekler hala canlı idiler sanki.
Sonra, kızın burnundaki ve eldiveninin işaret parmağındaki beyaz ışığa.
Sonra beyaz rengi kullandığı üç geniş alanda, tek bir rengin çeşitlemeleri ile üç ayrı kumaş dokusunu (Tül, ipekli ve pamuklu)  nasıl da yansıtabildiğine hayran kaldım. En çok da sanırım bu etkiledi beni.
Kızın arkasında duran babanın yüzüne kısmen düşen ışık,
Kürsüye yaslanmış oğlan çocuğunun ayakkabısının hafif kalkık ucu,
Ve nice sonra, artık ön planda sunulanların hepsine bakıldıktan sonra bir anda farkedilen, arkada karanlıkta kalmış bir kadın yüzü… Annesi mi acaba küçük kızın?

166’ya 118 santim… Büyücek bir tablo bu. Onbeş yaşındaki Picasso  ilk defa dünya ile kafakol,  güreşe tutuşurken kendine minik bir boyut da seçmemiş hani. Bu bile yaşına göre atak bir seçim.

Eh, böylesi bir cesaretle girişilen bu yaşam yolculuğunun sonrasını da hepiniz biliyorsunuz zaten… İşte huzurlarınızda “La Primera Comunió.”

 

Etiketler: , , , , , , ,

Zdzislaw Beksinski

Onunla dün tanıştım.

Sanat konusunda çok karmaşık zevklerim yok ama kolay beğenen biri de değilim.  Bu nedenle onun resimlerine neden bu kadar uzun süre bakakaldığımı, içimdeki hangi tanımadığım duyguları harekete geçirdiğini anlamakta güçlük çekiyorum.

Resimlerine baktığımda masalsı bir şeyler görüyorum; bu dünyanın içinden ama bir o kadar da bu dünyanın dışında. Dr. Who kremalı Yüzüklerin Efendisi gibi bir his sanki. Kendi dünyasının derinliklerinde gezinirken beni çıkardığı gezi o denli farklı ki… Belki bu sınırlarda gezinme duygusunu sevdim.

Acılı, hüzünlü ve karanlık. Belki de budur bana bu denli çekici gelen.

Formu eğip, büküp, parçalayıp yeniden birleştirirken bildiğimiz parçaları o denli farklı bir araya getirmiş ki, gördüğünüzün bildiğiniz şeyler olmadığını seziyorsunuz. Kollar, bacaklar, kafalar, eller, parmaklar görüyorsunuz ama onlar artık kol, bacak, kafa, el ve parmak değil sanki. Gerçekliği deforme ederken, zaman ve uzam ile oynadığı bir oyuna dönüşüyor; kendi gerçekliğini oluşturmak üzerine karamsar bir oyun.  Belki de bu oyuncu ve kendi hayalgücünden korkmayan tarafıdır bana çekici gelen.

Parçaları birleştirirken, oluşturduğu forma kendi ruhunu üflüyor; bütün iyi sanatçıların yaptığı gibi. Ve bu ruhun karanlığında, korkularında, insana inanmayan ama inanmadığına bile hala inatla tutunma, sarılma çabasında kendinizden bir şeyler bulabiliyorsunuz.  Belki de bu savunmasız yakalanmaktan korkmayan insan tarafıdır beni bu denli etkileyen.

Beksinski gerçek ve doğal olan her şeyden nefret edermiş. Kendisi ile yapılan bir röportajda “Doğal olan her şeyden, Polonyalıların dediği gibi doğrudan inekten gelen  her şeyden nefret ediyorum.” demiş.  “Hazır kahvemi süt tozu ile içerim, hazır çorba ve yalnızca konserve et yerim”.

İşte bu doğal olandan uzak durma yaklaşımını Beksinski’nin tüm resimlerinde görüyorsunuz. Hiç bir şeyi doğal haline bırakmadan, her şeye müdahale ederek kendine uydurmuş. İçinde kendini rahat hissedeceği, yapay mı yapay bir dünya yaratmış. Belki de bu bir nevi kurgu-bilim yaklaşımıdır hoşuma giden. Genelde onun resmini sevmeyenleri en çok rahatsız eden bu yapaylık, doğal olmayan bir şeylere baktıkları hissi. Eli “el” olarak görüp, kompozisyonun içinde “el” olarak anlamlandırmaya çabaladığınızda bir yere varamıyorsunuz çünkü. Onu anlamlandırmaya çabalamadan, kendinizi sizde yarattığı duygulara bırakmak en iyisi.

Bakın bakalım, size neler söyleyecek Beksinski.  Buraya sevmesi “en kolay”, az karanlık ve pek de karamsar olmayan bir kaç resmini koyuyorum.  Galiba onu benim sevdiğim kadar sevmenizi istiyorum. Bakalım yarattığı duygulardan çok rahatsız olanlar grubunda mı yer alacaksınız, yoksa çok beğenenlerden mi olacaksınız?

Resimlerinin bir çoğunu retrospektif olarak şu sitede inceleyebilirsiniz. Dmochowski sanatçıya olan sevgisi ile müthiş bir iş becermiş. Neredeyse bir on-line Beksinski müzesi kurmuş. Şapka çıkarıyorum kendisine.

http://beksinski.dmochowskigallery.net/

 

Yazar mısınız izlenimlerinizi? Merak ediyorum gerçekten.

 
19 Yorum

Yazan: 01/05/2012 in Resim Sanatı

 

Etiketler: , ,

Gri ve Cansen Ercan

İşlerini çok sevdiğim bir ressam arkadaşımdan ve resimlerinden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Ben onun resimlerinde, kendi içimdeki hüzne çok koşut giden bir duygu buluyorum ama bu yazıda kendi duygularımdan bahsetmeyeceğim.

Cansen’in resimlerine geniş bri gri palet hakimdir. Gri uzlaşmacılığın ve hüznün rengidir; çünkü beş temel renge eşit mesafede durur. Cansen de resimlerine  hakim olan sade dinginliği yansıtmak için geniş bir gri skalası kullanırken ve bu seçimi ile esin kaynağı olan doğayı tekrar kurgularken, gözlemlediklerine duygusallıktan  uzak bir bakış açısı ile sanki eşit uzaklıkta durmayı seçer gibidir.

Hüznü karamsarlığa ve umutsuzluğa evrilmez.  Yumuşak ve dengeli geçişleriyle deseni oluşturan lekeleri katman katman çalışırken, renklerin şiddetini azaltarak dramatik etkiyi kuvvetlendirmeyi seçer ve bunu çok büyük bir ustalıkla yapar.

Cansen’in resimlerinde ışık, form ve renk birbirleri ile uyumlu bir ilişki içinde aynı amaca hizmet ederler. Işığı ekonomik kullanma seçimi yarı aydınlık ideale daha yakın durduğu için midir acaba? Bu şekilde gözlemlediğinin kurgulanarak yansıtılması sürecinde dramatik ve atmosferik bir etki yaratmakta son derece başarılı olur.

Kurgusu her ne kadar içe dönük olsa da, yalnızlık tutkunu, huysuz ya da dışlanmış bir dünyayı yansıtmaz Cansen’in resimleri. Aksine gördüğünü iyi özümlemiş, gerçekçi bir bakışın sakinliğini yansıtırlar. Yapmacıklıktan uzak, sırtını sağlam desen geleneğine dayayarak, yalın bir resim dili ile doğaya olan tutkusunu denge ve uyum içinde yansıtır.

Yalınlığı çekiciliğe üstün tutmaz ve aslında bu içtenliğidir Cansen’in resimlerini bu denli çekici kılan. Öyle ki nerede ise mistik bir kendini vakfediş ile, bakılan ile bakanın birbiri ile içiçe geçerek, tek vücut olduğunu hissederiz. Ressam baktığını kurgulayarak tuvaline yansıtırken kendi iç bakışını, kendi zamanına olan tanıklığını  resminin içine öyle başarı ile yedirir ki sanki dışındaki karmaşayı düzenleme, temizleme, indirgeme ve o çok gereksinim duyduğumuz sadelik ve dinginliğe kavuşturmak ister gibidir.

Bu az ile çok şey söyleme çabasında o denli başarılı olur ki Cansen, resimlerindeki zamansızlık tam da bundan kaynaklanır.

Cansen’in resimlerini görmek isterseniz şayet, 28 Aralık 2011 tarihine dek, Tophane’de, Doruk Sanat Galerisi’nde sergisi var.

Kendisi ile ilgili bilgi için http://www.cansenercan.net adresine de bakabilirsiniz.

 
2 Yorum

Yazan: 12/08/2011 in Resim Sanatı

 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: