RSS

Kategori arşivi: Ne oldu bize?

Sor bir sarı çiçeğe, bakalım ne diyecek…

ImageDe ki gözlerim dahi görünmeyecek şekilde kapandım… Sesim dahi günah. Evde oturup akşam gelmeni bekleyerek geçti günüm.

İçki de içilmez oldu, hadi peki…

De ki müzik yok artık, resim yok, heykel yok, sanat yok…

Uçurtmalar da yok artık diyelim.

Dans? Haşa… Zinhar…

Kedi, köpek tahir değil… Eve sokmayalım. Dünyadan yok olsunlar.

Sınıfta oturup sevgili Peygamberimizin yaşamını okuyalım. Menkıbeler, meseller filan…

Günde beş vakit namaz kılalım, oruç tutalım… Kadınlar oruç da tutsun ama akşama bin bir yemek de koysun sofraya…

Kızları erkenden everelim; maazallah başımıza kalırlar. Haydi de ki o da  oldu.

Spor da yapılmasın… Nedir öyle; 11 kişi bir topun peşinde? Diz dize oturup ibadet etmek varken.

Say say… Daha ne geliyorsa aklına… De ki hepsine olur dedim. Haydi bakalım işte istediğin dünya…

Bak bakalım. Daha güzel bir yer mi oldu sence?  Bu bir temiz dünya tasarımı mı? Neşeye ne oldu? Gülmeye? Birlikte eğlenmeye? Bizi hayvandan ayıran tek şey gülebilme yeteneğimiz iken?

Yaradanın özünü yaratılmışta göremedikten sonra, bu nice yaşamaktır?

Sor bir bakalım sarı çiçeğe, ne diyecek…

Reklamlar
 

Etiketler: , , , ,

Çok bilen değil, çok seven “AYDIN”lardan olalım!

GEZİ DİRENİŞİ BOYUNCA BU SEVGİLİ ÇOCUKLAR KÖHNEMİŞ “AYDIN” TANIMIMIZI DA YENİLEDİLER.  UKALA, BAŞÖĞRETMEN, BASKICI, KİMSEYİ BEĞENMEZ, TEK KENDİ AKLI ÜSTÜN AYDIN TANIMINI YERLEBİR ETTİLER.

Bana göre onlar söyle demek istediler:

Aydınım çünkü aydınlığım. Ayrıştırmayan, birleştirenim. Nefret eden değil, kucaklayanım. Bu sevgi hepimizin içinde vardır. O sevgiyi korkusuna, öfkesine saplanarak henüz keşfedememişler için, yol gösteren olmalıyım.

Kendim karşımdakini eşdeğer görmenin ve ona öyle davranmanın örneği olmalıyım ki, öfkesine, korkusuna, gazabına saplanıp kalanlar, hangi tarafta olurlarsa olsunlar, sevgimin, neşemin ve yumuşak ama dimdik duruşumun ışığını görüp, içlerini rahatlatsınlar.

Gerçek aydınlık insanlar neden bahsettiğimi hemen anlayacaklardır. Diğerlerinin anlaması için sabır göstermeli ve örnek teşkil etmeliyim.

Bildiklerimi paylaşmalıyım ama öğrenmeleri ve benimsemeleri için ısrar etmemeliyim çünkü her kap kendi hacmi kadar su alır, her çiçek kendi toprağında yeşerir… Buna saygı göstermeyi öğrenene kadar insanoğlunun kurtuluşu uzaktır.

Ve her değişimi, her gelişimi önde giderek başlatan cesur yürekler olacaktır. Ben onlardanım.

Haydi hepimiz böyle aydınlar olmak için kafa yoralım!

 

Etiketler: , , ,

Beni taşıyacak, adam gibi adam arıyorum!

Başlık ilginizi çekmiş olabilir. Aman yanlış olmasın, beni taşıyacak adamı arayan ben değilim; Esra Abla’nın programına çıkanlar. Geçenlerde hastayken arkası yarına bağladığım evllik programlarından bir kaç not almışım onları buldum.  Türkiye bu değil. Yanılmasın kimse. Bu bir medya sirki, bir vodvil…Oyuncuların bir kısmının haberi yok, bir kısmı sustalı, psikopat, gariban ama farkında değil…

“Ben şeffaf adamım, gizlim saklım yok. İlk dakikada kendisine verdim facebook şifremi  zaten. Açsın baksın. Beni böyle beğenen alsın, beğenmeyen almasın. Ne diyeyim?”

“Beni bara götür dedi bu. Neyim ben bar mı işletiyorum ya?”

“Adam gibi adam olsun”

“Yanıma yakışacak birini arıyorum”

“Beni  taşıyabilecek karakterde birisi olsun”

“Beni  ve çocuklarımı taşıyabilecek biri olsun”

Beni taşıyacak adam ...

“Oturup kalkmasını bilen biri olsun.”

“Kendisinin bir evliliği varmış…”

“İkisi imam nikahı 3 evlilik yapmışsınız.”

“Evlilik dediğiniz şey lay lay lom değil.”

“Beni sahiplensin.”

 

 

“Erkeğin bu fedakarlığı yapabileceğine hiç inanmıyorum.”

“Bunalıma girdim, seviyodum, iki hafta ormanda yattım. Niye yaptım bunu? Erkekler de fedakarlık yapabilir.”

“(Orkestra araya girer) Aman ormancı canım ormancı, köyümüze bıraktın bir acı.”

“Fedakarım zaten çok fedakarım ben.”

“Fazla bir beklentim yok, düzgün bir insan olsun.”

“Sevgi saygı muhakkak. Ailemi hor görmemeli ve hiç bir şeyi ileride yüzüme vurmamalı benim. Ben ailemden şiddet gördüm ama onlar her zaman benim gönlümün tacı ve her zaman da olacaklar.”

“Ben de yanıma yakışabilecek bir baayan arıyorum.”

“X abi balık burcu, romantik bir adam. Höt zöt bir havası var ama öyle değil…”

“Ben iki evlilik yaptım diye kimse gelmiyor galiba. Ben temiz bir insanım bana gelecekse temiz biri gelsin yoksa hiç gelmesin, ömür boyu bekar kalırım ben, olsun.”

(Reklam arası girer) Evlerin sultanlarına Padişah halı… / 118 33 yani 118 33…

“30-38 yaş arasında adayları bekliyorum. Göstermiyorsa  40 olabilir. Beni üzmesin, agresif olmasın.”

“Ben ahlaklı ve şerefli  bir ailenin kızıyım. Sapına kadar delikanlı bir kadınım.”

“Temiz pak ve bakımlı biri olsun.”

“Kız istemeye gelen adam öyle blujeanle mi gelir? Takım elbiseli olması lazım değil mi Esra abla?”

“Benim neyimi beğendiniz de geldiniz?  Annem sizi televizyonda görmüş, bana da gösterdi, o an telefona sarıldım…” (On dakikada üç kere annem diyerek annesine sonsuz teşekkürlerini ileten bu genç adam genç kız tarafından anında reddedildi…;-)))

“Ciddi ise niyetinde yemekte o cep telefonunu kapatacaktı. Ciddi insan birisi ile evlendi mi o Internet’e de ara vermeli bir birbuçuk sene kadar… “

“Ben evlenince o Facebook’u kapatacağım zaten…”

“İlk buluşmada benim Facebook’ta bu kadar kız arkadaşım var dedi Esra abla…”

Hadi ben de bu yazıyı Facebook’a koyarak, daireyi tamam edeyim… Herkese evli barklı günler, ben almayayım 😉

 

Etiketler: , , , ,

Çıktık (mı) Açık Alınla?

Hangi görüşte olursanız olun, bu satırları okuyanların hemen hepsi Cumhuriyet rejimi içinde doğup, büyüyüp, okullara gidip, özgür bir memlekette yaşayarak yetiştiler. Bugün Türkiye’de, herkesin dünya görüşüne uygun bir yaşam dilemek gibi bir özgürlüğü varsa, herkesin bunu içine doğduğumuz Cumhuriyet rejimine borçlu olduklarını unutmamalarını dilerim.

89 yıl içinde başaramadıklarımız, başardıklarımıza denk düşer mi acaba diye düşünüyorum. Başarabildiklerimizin nimetlerinden her birimiz hala yararlanırken, başaramadıklarımız da yine hepimizin canını yakıyor. Kendi vatandaşları ile barış yapamamış bir ülke ne kadar demokrasi düşlerimize uygun? Bir ülke üzerinde yaşayanların çoğu korku, terör ve  ölüm, işkence ile hala sınanıyor ise,  bunlara maruz kalmayanlar da kendi köşelerinde mutlu olabilir mi, çocukları için barış düşleri görebilirler mi?

Hanımlar, beyler…  Seksendokuz yılımızı ne ile harcadık biz? Başaramadıklarımız için kimleri suçlayacağız? Dış mihrakları mı? Kapitalizmin ülkemizi de kapsayan düşlerini mi? BOP’u mu? Yoksa kendimizi mi?

Hangi görüşte olursak olalım şimdi dönüp, kendimize soralım. Bizlere verilmiş fakir ama özgür, tüm olanaklarını ve yetişkin eğitimli nüfusunu bağımsızlık mücadelesinde kaybetmiş  gururlu bir ülke vardı. Resmi tarih eleştirilerini  bir yana bırakalım. Bu kimsenin değiştiremeyeceği bir gerçek.  Önemli olan, biz bu başlangıç üzerine neler koyduk?  Toplumsal düşlerimiz kişisel düşlerimiz ile çatıştığında, hangisi ağır bastı?

Altmışlı yıllarda bizleri yetiştiren ana babalarımız, çocuklarınız ve torunlarınızın yaşayacağı barışçıl bir ülke düşü için neler yaptınız? Sizin bizler için düşlediğiniz ülke bu muydu?

Seksenli yıllarda yaşam mücadelesinin en başlarında olan  yaşıtlarım; bizler bu ülke için neler yaptık? Bundan kırk yıl sonra çocuklarınız bizim için neler yaptınız diye sorduklarında ne yanıt vereceğiz? Bizim kendimiz ve çocuklarımız için istediğimiz düzen bu muydu?

İkibinli yıllarda hayat mücadelesine adım atmış  arkadaşlarım; sizler neler yapmayı planlıyorsunuz çocuklarınız için?

Bugün Cumhuriyet bayramını kutlamak üzere toplanıp, bayraklarımızı sallayarak coşku içinde, onuncu yıl marşını söyleyeceğiz… Ekonomik anlamda bağımsızlığını yitirmiş, borç içinde bir ülkenin geniş caddelerinde yürüyeceğiz.  Açık alınla çıkamadık, bütün yurdu demir ağlarla öremedik. Duble yollar yaptık ama yarattığımız gençleri okullara taşıyamadık, okutamadık, besleyemedik, iş veremedik. Doğal kaynaklarımızı hoyratça yok ettik,  insanlara kötü davrandık. Otoriter yönetim geçmişimizden paçamızı kurtarıp,  demokrasiye gönülden inanamadık.  İnsanlar en verimli yıllarını hapislerde geçiriyor hala.  İnandıkları görüşleri savundukları için kafalarını bok çukurlarına soktuk, falakaya yatırdık, tırnaklarını söktük,  cayır cayır yaktık.  Coğrafyamızın şanssız köşelerinde yaşayan vatandaşlarımızı feodal düzenin esiri olmaktan kurtaramadık.  Kadınların intihara zorlandıkları bir ülke burası.

Eline bayrak alıp, coşku içinde sokaklara dökülecek iyi niyetli, aydın arkadaşlarım. Bunların değişmesi için ne yapıyoruz? Kendimizi mutlu ve huzurlu sandığımız evlerimizin köşelerinde daha ne kadar mutluluk düşleri görebiliriz ki?

Bu topraklarda yaşayan bir çok insan mutsuz, işsiz, aşsız ve eğitimsiz iken, en temel insan haklarımız hiçe sayılırken, kimse düş görmesin; ne laik, ne de şeriat isteyenlerin insanlık adına başarı şansı var.

Miting saatine kadar bunları düşünelim istiyorum. Bayrak sallamak, marşlar söylemek politik bir mücadele yolu değildir. Bir protesto yoludur sadece ve pasif bir duruştur.  Bizim gibi olmayanlara biz de buradayız demenin yegane yolu değildir. “Burada” isek, bunun hakkını vermek gerek. Bunu  kanıtlamanın herkesin hayrına olacak yollarını keşfetmemiz gerek…

Bu ülke hepimize emanet.  Hepimize. Bir arada yaşamanın ve varolmanın yolunu bulmamız gerek. Ve birlikte, kavga etmeden, çok çalışmamız gerek.  Biz ve “onlar” yok; insanlığa değer veriyorsak, artık karşı karşıya getiren  tanımlardan sıyrılarak BİZ varız diyebilmemiz gerekir.  Barışçıl yarınlarımızı kuracak olan bizleriz, başkaları değil.

 

Etiketler: , ,

De ki yakaladın kuyruğunu; elde yine var sen…

Fazla eleştirmeyi sevmem ve kolay kolay da sinirlenmem…Haddim olmadığını, herkesin kendi adımları ve kendi hızı ile derslerini alarak yolculuk etmekte olduğunu bilirim. Ama çevremde duyduğum, gördüğüm, okuduğum ve medyada maruz kaldığımız öyle garip muhabbetler var ki… Bazen uzak bir yerlere göçüp, kendi başıma yaşasam nasıl olur diye düşünmüyor değilim.

Hafta sonu bir bağ gezisine gittik. Grupta yirmili yaşlarının sonlarında epey genç vardı. Büyük şirketlerde orta kademe yönetici idi hepsi… Şarap yapımı konusunda bilgi verilirken hepsi kocaman, pahalı ama kullanmayı bilmedikleri kameraları ile fotoğraflar çekip, bilgi veren bağ sahibini hiç dinlemediler. Bağlar gezilirken yine cep telefonları ile “üzüm salkımı ve ben” fotoları çekerken, sürekli ama sürekli kendi aralarında bambaşka konularda konuştular.

Bu genç insanlar, değişik bir deneyim peşinde onca saat yol tepip, sonra da deneyimin kendisini teptiler… Bu tepişme istekliliği benim sinirimi bozdu… Yazdım, yayınlamayayım dedim. İki gün bekledim, ama dayanamadım.

Bir grupla yola çıkınca, ister istemez konuşmalara da kulak misafiri oluyor insan. Bağlar gezilirken bir tanesi çakraları sayıyordu… Arkadaşı “Sen çakralarını açtırdın mı?” diye sordu. “Evet ama bir yararını görmedim. İnsanlar uyduruyorlar herhalde.” dedi. Öteki “Ya, ben de bir gideyim,  bakalım ne olacak…” dedi.

Dönüş yolunda tozlu topraklı ayakkabılarını midibüsün döşemelerine kaygısızca dayayıp, her yeri kirletirken o midibüsün üç kuruş yevmiye için bütün gün çabalayan şoförün yegane varlığı olduğunu düşünmekten bile aciz bu insanlara ne desen boş olacağını farkederek bu biganeliğe onlar adına üzüldüm.

Kendi ile deneyimin arasına kocaman kameralar, telefonlar, bir yere varmayan konuşmalar, içten gelmeyen kahkahalar, dedikodular, şikayetler koyarak zaman dolduran, anı yaşamak isterken, her şeyi oburca, büyük lokmalar ile ham yapıp, çiğnemeden yutan, bunca tıkınmaya karşın yine de karnı ve ruhu aç ne çok insan var!

Kuyruğunu kovalayan kediler gibi herkes. De ki yakaladın kuyruğunu; elde yine var sen…

Zaman derslerini verecek umudundayım;  “Hangi çakra ise sizi mutlu edecek, açtırın be anacığım artık da dünya da, siz de kurtulun bu derin mutsuzluktan, tatminsizlikten…”

Demek isterdim… Diyemedim… Haddim değil çünkü…

Ah, şu çakralar bir hizaya gelse… Evrenle bir birlik olsalar. Derin bir “om” çekerek her şey yoluna girecek o zaman… Ne düşlersen o olur demiyor mu kuantum düşleri? Olmadı Rael’i çağırırlar, ve birlikte girişirler sorunları halletmeye. Baktın Sirius’tan bir mesaj gelir, bu kadar eğitime birinci sınıf birer Işık Savaşçısı olabilirler. İşler sarpa sardı mı Başmelek Mikail’den çare olmasını istersin. Olmadı mı? Mevlana Kardeşlik Birliği bir kardeşlik yapar… Çare çok… Tüm Evren hazır onlara hizmet etmeye. İsteğini bildir yeter, başka hiç bir şey yapman gerekmez.

İşin trajikomik bir yanı da var… Burunlarına enfiye etmedikleri, üniversitede arkadaş bile olmaya değer görmedikleri, kendilerine hizmetle mükellef saydıkları insanların devlet kademelerinde iş görecekleri ve gündelik yaşamı kurgulayacakları, yasa yapıp, yargılayacakları bir toplum içinde varolmaya çabalayacak olmaları. Tanrı’nın mizah duygusuna bayılmamak elde mi?

Yollarını çabucak bulmalarını dilerim. Bana gelince, kolay kolay tanımadığım insanlarla bir adım yol dahi gitmemeye karar verdim.

 

Etiketler: , , , ,

Yes, I’m a gummy bear…

İnsanlığımdan utandığım, yönetim şeklimizden tiksindiğim öyle çok şey olup bitiyor ki şu günlerde memleket ölçeğinde, gündelik yaşamın ıvır zıvır ayrıntıları pek önemsiz kalıyor. Ama işte, ne yapayım ki, bir kaç durum benim sayıları az olan cinlerimi açık havaya salıp, “Hadi bakalım, koşuşun tepemde…” dememe yol açıyor.

Listede birinci sırayı, sizi bir dakika bile dinlememişken, boş bakışlarını uzakta bir yere sabitleyerek, “Şimdi efendim, işin aslı öyle değil ama…” diye monologa’a girişen insanlar alıyor. Bunlardan sıkı nefret ediyorum.  Her yaşta olabiliyor bu tipler.

Bakın bir kaç hafta önce ne oldu. Aylardır üzerinde okumalar yaptığım bir konuda  gerçekten derin olduğuna inandığım bir saptamayı tek bir cümleye toparladım. Adam masamıza oturalı bir dakika olmuş olmamış; “Evet ama”sını dayadı burnumuza. İnsana saygımdan belki de gerçekten “ama”sı vardır durumun diye etkin dinleme pozumu aldım.  Beş dakika dağınık dağınık konuştuktan sonra anlaşıldı ki, o an orada, ayaküstü düşünce üretmeye başlamış. Bunu da sürekli konuşarak yapıyor.  Öyle yüzeysel bir saptama ile bitirdi ki cümlesini, dayanamadım. Başımı çevirip, uzaklara bakarak, “Yaaa, işte böyle…” diye alakasız bir cümle ile sohbeti oksijensiz bırakıp, ortamı gerdim.

Aslında, o cümleyi duyduğum an, “Peki.. Size iyi günleeeer…” diyerek sit-com tadında bir çıkış yapmak istiyorum. Çoğu kez olası olmuyor. Oturduğum yerde “Beni yukarı ışınla Scottie!” cümlesini içimden sürekli tekrarlıyorum. Belki bu çaresizlikle titreşen mantrayı duyan, tesadüf bu ya, adı da Scottie olan bir uzaylı halime acır da beni yukarı çeker diye garip bir ümit benimkisi. Zaten şu sıralar uzaylı olduğuma kanaat getirmiş durumdayım da  uzayın hangi köşesinden kopup geldiğimi anımsamıyorum. “Ke-di, call home…” modundayım.

Sinir-liste”de ikinci sırayı ise çocuklu ailalerin gürültücü olanları alıyor. “Çok-sesli-yurttan-gürültüler-orkestrası”nın en olmadık yerlerde çocuklarını olağanüstü bir rahatlıkla burnumuza dayamalarına sinir oluyorum. Oynamayı gerçekten bilmedikleri ve aslında oynamak filan da istemedikleri minik çocukları ile evde yalnız kalmaktan korkuyor ki bu insanlar, yaz kış, soğuk sıcak demeden sokaklara vuruyorlar kendilerini.

Şimdilerde bir de ekipmana müzikli oyuncaklar da eklendi; tadından yenmez durumlar ortaya çıktı. Oturmuş sabah gazetenizi okuyup bir çay keyfi yapmaya çalışırken yan masanızdan on koyun gücünde bir meleme; mee-eee-… Bebecik eline tutuşturulan bir oyuncakla saatlerce sıkılmadan koyunlarını me’letip; “Old McDonald had a farm” diye dijital bir tıngırtı tutturuyor.  En fenası sonradan gün boyu ve hatta, bazen ertesi gün bile “Old McDonald had a farm, ia-ia-oooooo” diye sayıklayanın ben olmam.

Arada bir sıkılan çocuktan yana dönen anne I-phone’undan bir “Gummy  Bear” şarkısı açarak tekrar arkadaş sohbetine geri dönmüyor mu?  İşte o an masalarının üzerine fırlayıp “Oh, I am a gummy bear / Yes, I am a yummy bear…” diye çocukların günlerce kabus görmelerine neden olacak bir performansa girişmek istiyorum. Bu planı hayata geçirmedim henüz. Yakındır.

Sinirlendiğim şeylerin listesini çıkarmaya başladım ya. Korkarım durmam mümkün olmayacak. Az sanıyordum ama burada kesmezsem sanırım epey bir uzayıp gidecek. Başkalarını düşünmeyen insanların karşısında “Sevgi kelebeği” olamıyorum. Çok uğraşıyorum bu yolda ama olmuyor.

Sizin sinir listenizde neler var? Çok merak ediyorum. Ben mi büyütüyorum olayları acaba?

 

Etiketler: , , , ,

Türk’ün Payetli Kırmızı Cepken ile İmtihanı….

Ulusların özgürlük mücadeleleri  hep  askeri mücadeleler oldukları için, onu sonraki kuşaklara en etkili şekilde anlatabilenler savaşın tüm şiddetini bizzat yaşamış olanlardır.  Ama, genellikle, yaşanılan şiddeti unutmak istercesine, çok azını anlatırlar torunlarına. Gerisi bir kaç kitapta, tozlu raflarda kalır.

Ben dedemden, ninemden dinleyemedim milli mücadelemizin öyküsünü. Babaannem ıslattığı parmağı ile ekmek kırıntılarını sofra örtüsünün üzerinden toplar ve ağzına atardı. Savaş yıllarındaki müthiş yokluğu yaşamıştı.  Ne Ankara’nın ilk yıllarını, ne çalışan ilk kadınlardan biri olarak yaşadıklarını ne de Milli Mücadele’nin göbeğinde yer almış dedemden dinlediklerini paylaşmadı bizlerle.  Geçmişe değil ileriye dönüktü hep yüzü.  Yatakta uyuyan babamı uyandırıp, “Hadi arkadaşlarının yanına bakalım” diyerek üniverstedeki işgale yollayacak kadar da dünyadan haberli, sorumlu ve  uyanıktı. Hep gençti o anlamda. Cumhuriyet’in evden ve mutfaktan kurtarıp, yaşamın ortasında yer verdiği güçlü annelerden, etkin kadınlardandı.

Zaten galiba, mücadele sırasında yaşananların canlı ve başarılı aktarımı en fazla bir kuşak sürüyor. Ve sonra yerini hamasete bırakıyor.  Simgeler, semboller, posterler ve sloganlar ile desteklenen aktarımın özü çok çabuk kayboluyor. Aradan beş on kuşak geçince, aktarılan özgürlük öyküsü de onu yaşamamış olanlar tarafından aktarıldığı için, giderek sulanıyor.  Sulandıkça da, etkisini kaybedecek korkusu ile kendini öykünün bekçileri olarak konumlayan “anlatıcılar”  tarafından hamasete bulanıyor. Gözlerden yaş getirmek, iç titretmek, minnet duymak için duygusal ögelerle süslenince, gerçek özündeki güç erozyona uğruyor.  Görüyoruz işte… Hamaset, son kertede gençleri etkilemek için bir işe yaramıyor. Özünü aktaramadığın zaman, özgürlük de görüldüğü yerde tanımlanamaz, kavranamaz oluyor.  Bu da gözden kaybedilmesini, yok edilmesini kolaylaştırıyor.  Ne olduğunu bilmediğin bir şeyi kaybettiğinde de yokluğunu anlamaz hale düşüyorsun.

Benim için 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos gibi milli bayramların temel kavramı hepimize kazandırdığı “ulusal özgürlük”tür.  Mücadele öyküleri kadar ve onlardan daha da çok vurgulanması gereken ulusal direnişin sonucunda bizleri getirip bıraktığı yerdir.  Zira, badireler atlatan bir gemiden kumsala çıktığında, artık ileri yürümeye odaklanırsın.  O gemi 19 Mayıs’ta karaya yanaşmıştır.  Kutlanması ve yüceltilmesi gereken bir şey varsa yolculuk ertesinde hep birlikte katedebildiğimiz mesafedir. Atalarımızın özgürlük için savaşırken özlemini duyduğu neydi diye düşündünüz mü hiç? Güçlerini, inançlarını nasıl bir ülke, nasıl bir gençlik düşünden alıyorlardı acaba? Önemli olan bence bu düş ve nihayetinde vardığımız noktanın kutlanmasıdır.

Kutlanması gereken dünümüzden çok bugünümüzdür.  

Bugün önümüzden gençler geçti. Kırmızı saten bir gömlek üzerine, payetlerle işli cepken giymiş erkek çocukları, kafalarında ne idüğü belirsiz kırmızı, payetli taçları pek de utanarak taşıyan genç kızlar. Buradaki okulun öğrencileri…

Bir an önce, Gençlik ve Spor Bayramını, genç olmanın anlamını hepimizden iyi bilen gençlerin istedikleri gibi kutlayabilecekleri etkinliklerle donatmalarına izin vermek lazım. Yoksa, yaşamı boyunca eğlenmesini bilmeyen bürokratların tasarladığı giysiler içinde, Copacabana Night Club’ta uvertür şarkıcının arkasındaki dans grubu gibi giydirilmiş gençlere dayatılan eğreti bir kutlama anlayışı ile özgürlük duygusuna ve genç olmanın gönencine sekte vuruluyor. Yaşadığı süre boyunca asla kırmızı saten gömlek giymeyecek erkek çocuklarının, komik taçları başlarında sıkıntılı genç kızların ne olduğunu kavramadan yaptıkları zorunlu hareketlerle bayram filan olmaz.

Bırakın gençler özgürlük kavramının içini kendileri doldursunlar.  Bırakın, ne anlıyorlarsa 19 Mayıs’tan onu bize yorumlayıp, kendi dillerince aktarsınlar. Sokakları istedikleri gibi şenlendirmeleri için onlara olanak tanıyalım. Gençlik sokak demektir, eğlenmek demektir, mutlu ve coşkulu olmak demektir. Eğlenceleri stadlardan çıkardılar, okuldan da dışarı çıkartmak, sokaklara taşımak gerek bence.

Yarınlarımız  gençlerin sonsuz enerjisi ile kurgulanacak ve yaşanacak. Bizler onların yönettiği ülkede yaşlanacağız.  Gündelik yaşamımızı onların şekillendirdiği bir Türkiye’de geçireceğiz.  On sene sonra kırmızı saten gömlekli, payetli taçlar giymiş kız ve erkek çocukları işlerinde önemli konumlara gelecekler.

Onların bugünkü yaratıcı enerjilerini “özgür” bırakabilmeleri bizim özgürlük mücadelesinde ne kadar yol katedebildiğimizin de göstergesi olacaktır.  On sene, yirmi sene sonra bile baktıklarında sıkıntı ile anımsayacakları, komik fotoğrafların 19 Mayıs’ları olmasın özgürlük öykümüzün simgeleri. Özgür insanlar, özgür kafalar, her hangi bir şartlanmışlığa, hazır kavramlara boyun eğmeden yarınlarını kendi kurabilenlerdir.  Tıpkı dedelerimiz, ninelerimiz gibi…

Aktarma akıl ile  değil, kendi düşünsel üretimleri ile özgür olabilmenin önemini kavramalıdırlar.   Bunun için de onlara bir an önce özgürlükleri geri verilmelidir. Şimdi güven duyamazsak gençlere, bunu onlara hissetiremezsek, yarın çok geç olmaz mı?

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’mız kutlu olsun. Özgürlüğümüzün ilk adımını atanları minnet ve rahmetle anarak, geleceğimize bakalım. Hala çok işimiz var. Hala çok yolumuz var katedecek.

 

Etiketler: , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: