RSS

Kategori arşivi: Kuzguncuk

Kedi ve yaşlı kız tefrikası – 4. bölüm

Yeni evime taşındıktan sonra (ki yaşlı kızım diyorum ben ona) birlikte yaptıklarımızı sizlere yazacaktım düzenli olarak. Bir sene geçmiş aradan, bir kaç yazı dışında bir şey yazamamışım… Yaşam harala gürele akıp giderken, yeni planlar, yeni işler, oluşlara kaptırıp kendimi  yaşlı kızımla, şimdi altı aylık olan ilk kedimle, dostlar ve arkadaşlar ile yaşam akıp geçiyor.

IMG-20121112-00558Yılbaşı geliyor diye evin önüne, kapının üzerinde sallanan peri ışıklarından süsler yaptım. Gece olunca yakıyorum.  Komşularım da niyetlendiler güzel olunca. Ama sonra sadece bir tanesi süsledi camının önünü. Oysa ben bütün sokak ışıklansa diye heves etmiştim. Belki gelecek seneye yaparız önceden organize olup.  Benim ışıklarımın minik ampullerini  gelen geçen çıtlatınca, her akşam kabloları ekleye, yapıştıra canım çıkıyor. Belki de kendiliklerinden kırılıyorlardır. Bilemedim.

Evin mutfağında yemek sohbetleri yapacağız diye yola çıkmış idik.  Bazen iyi bir niyet koyunca ortaya, koşullar, insanlar, her şey güzelce ve zahmetsizce bir araya geliyor.  Çok sağlam bir konuşmacı listesi ile Ocak ve Şubat ayında her hafta Çarşamba veya Perşembe günleri başlayacağız. Nisan’a kadar program oluştu aslında. Baharda geziler ile süsleyeceğiz takvimimizi.  Çok heyecanlı. Web sitesini yapınca, programı buradan da yayınlarım. Katılmak isteyen olursa, bize haber versin.

Web sitesini de kendim yapıyorum. Her şey “ev yapımı” olsun bari…  Epey zamanımı alıyor. Bir de yemek ile ilgili İngilizce blog açtım. Zaman içinde Türk mutfağı ile ilgili sağlam bir kaynak olsun istiyorum. Şimdilik amatörce başladım ama çok malzeme var elimizde… Düzenleyip, çevirip, ya da sıfırdan yazıp blogu canlı tutmak gerek.  Bunun için de epey okuma ve araştırma yapmak gerekli. Gerçekten mutfağımızın zengin kültürünü ve birikimini anlatabilmek istiyoruz.  Bir kaç kitap fikri de gelişti kafamızda. Bakalım neler olur.  Nazlı ile birlikte çalışıyoruz üzerinde.

İngilizce yemek blogumuza şuradan ulaşabilirsiniz:  www.kuzine34.wordpress.com

Üsküdar-20121122-00567Lola çok mutlu ve sağlıklı. Sürekli gurulduyor. Ikea’dan aldığım kirpisini atıyorum, tekrar  getirip ayağıma koyuyor oynayalım diye. Köpek gibi… Sabah yastığımın kenarına bırakılmış kirpi ile uyanıyorum. Bekliyor ki ben kalkınca oynayalım.

Bizden haberler böyle… Kıyamet de kopmadığına göre, güzel güzel yaşamaya devam edeceğiz inşallah.  Haftasonunuz güzel, içiniz sıcak olsun.

 
 

Etiketler: , ,

Bir çiçeğe bakmak ve Eray Özcan

Eray'dan çiçekler

Eray Özcan 9. Kişisel Sergisi’ni Kuzguncuk’taki atölyesinde açıyor.  Resimlerini çok beğendiğim Eray’ın bu sergisi vesilesi ile yazdığım tanıtım yazısını bloguma da koymak istedim ki bu güzelliği paylaşarak çoğaltabileyim.

“Bazen bir pencereden bakar Eray Özcan’ın resimleri, bazen de otları aralayıp bulduğu minik bir çiçeğe odaklanır hayranlıkla. En büyük esin kaynağı olan doğa karşısında sonsuz bir merak ve heyecan içindedir. İzlenimlerini biriktirir, kurgular, içine kendini katar. Kimi kez içeriden dışarıya bazen de tam tersi dışarıdan içeriye oluşur resmi. Herhangi bir şekilde yaşamına giren, yüreğine değen şeyleri çizer Eray. Resimlerinin alçakgönüllü içtenliği de bu yakın tanışıklıklardan kaynaklanır.

Eray5

Atölye sergisinde yer alan resimlerde hiç bir şey kurgulamadan başladığı, biçimi, rengi oluşturduğu yüzey içinde arayarak yaptığı işleri de var, doğrudan gördüğü doğayı kendi içinden geçirip, yorumlayarak bizlere yansıttığı resimleri de. Bazı resimlerinde diktiği tohumların çıkmasını bekler gibi merak ile yaklaşıyor tuvaline. Biçim ve renkler ile hemhal olan resimler bunlar.Bazı resimlerinde ise bir çok malzemeyi bir arada kullanarak, işlediği benzer temalar içinde değişik ifadeler oluşturmayı hedefliyor. Suluboya, pastel, yağlıboya, kurşun kalem, mürekkebi bir arada kullanarak şeffaf ve opak katmanlar arası geçişlerle yanıbaşındaki doğayı resmediyor.

 

Eray’ın sanat anlayışını iyi yansıtan bir sergi bu. İçinden geldiğince kendini biçim arayışlarının, doğa izlenimlerinin ve kullandığı malzemenin akışına bırakmış. Kuşların, kelebeklerin, kertenkelelerin bitkilerle bir arada yaşamayı seçtiği bahçesi gibi, Eray’ın resmi de kendiliğinden, içten ve doğal.”

Evet, sergiyi ziyaret ederek bu güzel dünyaya ortak olmak isteyenleriniz olur ise, Eray Özcan’ın  Resim Sergisi, 8 Aralık-23 Aralık 2012 tarihlerinde, sanatçının Kuzguncuk’taki atölyesi’nde izlenebilir.İcadiye Cad. İnci Çayırlı Sk. No:3A Kuzguncuk/İST

 
4 Yorum

Yazan: 12/05/2012 in Kuzguncuk, Resim Sanatı

 

Etiketler: , ,

Göçmen Benekli Bir Misafir…

Memleket sıkıntılı, hem de çok sıkıntılı. Dengeler değişiyor. Böyle zamanlarda güzel şeyler yazmak geliyor içimden. İp üzerinde  yürüyen cambazların ellerinde sırık tutması gibi… Acıyı tatlılıkla dengelemek isteği…

Dün sofra kurup, misafir ağırlanacaktı. Bir güne kaç terslik sığar sizce? Ömründe yemek yakmamış ben, nasıl oldu da ana yemeği yaktım? Patlıcanlar neden acı çıktı ve neden bugün oldu bu? Azzz sonra… Yok, belki de anlatmam. Unutmak daha iyi sanki. Neyse, tersliklerin hepiciği gelip şu zavallı kafalarımıza çökeştiler… Gün bittiğinde, tabanlarımdan ateş fışkırıyor sandım. Tam oturup birer yorgunluk çayı koymuş idik ki, Murat ofisten gelen acil telefona gitti. Acil durum iki gündür su oluğunda gizlenen kuşun çıkıp, bu sefer de dolabın altına kaçması imiş.  Elinde kuş ile çıkageldi. Bu ne kuşu olabilir diye soruyordu. İki gündür kedilerden köşe bucak kaçıyormuş. RSPCA’imiz olmasa da bu ülkede, Murat gibi kuşcul insanlarımız var.

Hemen kuş izleyen arkadaşlarımdan ikisine Facebook üzerinde fotoyu gönderip direktif almak geldi aklıma.. Bekledik biraz. Direktif gecikince, çıkarıp kedilerden uzağa evin damına koydu Murat.  Baktık kuş çok ürküyor, kıyamadık alıkoymaya. Oradan pırrrr uçup uzaklara gitmiş.

Şimdi işin hoş tarafı şu ki bu bir “benekli su tavuğu” imiş ve çok nadir bir türmüş. Kuşçu arkadaşlarımız bir türlü doğada gözlemleyip, kertik atamamışlar… Kuş gözlemcileri doğada kuşları gözlemlerken, gördükleri ve/ veya fotoğrafladıkları kuşları “kertik”liyorlar… 200 kertik oldu, 500 oldu şeklinde ilan edip, birbirleri ile yarışıyorlar. Arkadaşlardan biri buna kertik atınca, öteki isyan etti “etik tartışması” başlataraktan.

Biz kuşu yakından gözlemlemekle kalmayıp, bir de ünlü muamelesi yapıp “Bi fotograf çekinebilir miyiz?” diyerekten kayda da almış olduk… Pek net değil ama olsun. Kuş da bizi kertiklemiş midir acaba?  “Beceriksiz Mutfak Kadını 1. kertik, Uzunbacaklı Esmer Avukat 2. kertik” diye…

Şengül “Iyyy bacakları ne çirkin!” dedi. İncecik, upuzun bacakları ve yayvan ayakları vardı. Su kuşu olduğunun işareti… Şengülün de bacak boyu uzundur. Ben de “Ne ayıp, kuş sana bakıp da hanım hanım, sen kendi bacaklarına bak dese iyi mi?” dedim.

Bu göçmen bir türmüş. Afrika ve Hindistan’da kışı geçirirmiş. İstanbul kuş yolları üzerinde önemli bir transit bölgesi diye anımsıyorum. Ben çocukken Küçük Çamlıca tepesi de böyle kocaman radyo kuleleri ile kaplı değilken, bir çok kuş türü tepenin üzerinde buluşur, sürünün önde gidenleri arkadan gelenleri bekler, dinlenecekleri yerlere gider, ertesi gün devam ederlerdi. Validebağ Sanatoryumu’nun bahçesi leyleklerin dinlenme alanı idi örneğin… Düşünsenize, Koşuyolu’nda iki tane sanatoryum var idi. Bir de bakın şimdiki haline…

Bu kuşcağız da herhalde ya yorgun ya da hasta idi. İnivermiş bir bahçeye, orada da kediler rahat bırakmamış. Ama şansa bakın ki Murat, onu kurtarıp uçuruverdi. Elimize düştüğü için de şanslı saysın kendini. Başka bir bahçeye inseydi, maazallah  ayakları tepede çorba kazanında buluverirdi kendini. Yolu açık olsun inşallah… Benekli arkadaşlarına selam söylesin. Uzun bacaklı bir kadın bana bakıp “Ne çirkin bacakları var” dedi desin. Arkadaşları da “Aaaa, üzülme, o senin uzun bacaklarını çekememiştir” diye geyik yapsınlar.

Amin!

Haftasonunuz arkadaşlarına kavuşan bir benekli tavuk kadar mutlu geçsin.

 
4 Yorum

Yazan: 09/22/2012 in Kuzguncuk, Uncategorized

 

Etiketler: , , ,

Rahatı Kaçan Şair Niels Hav

Dün Kuzguncuk Bostanı’nda Yapılaşmaya Karşı ayda bir gerçekleştirilen şiir okuma etkinliğinin ikincisi vardı. Danimarka’dan gelen Niels Hav bir kaç şiirini okudu bizim şairlerimizin yanı sıra. Bir ara karşısında oturan arkadaşa “Hav Hav” diye gülerek soyadını öğretmekteydi. Artık adını unutmak ne mümkün!

Şiiri severim ama bu şairin adını duymamış idim. Danimarka’nın önemli şairlerindenmiş kendisi. İnsanlık hallerimize acı acı gülümseyen şiirlerini sevdim (mi?) Bilemiyorum.

Olgun ve sakin hallerinin yanı sıra, diğer yandan “mış” yapar gibi bir halleri de vardı sanki. Danimarka sessiz sakin, hali vakti yerinde bir ülke. Gündelik tek süreğen tehlike can sıkıntısından ölmeniz olabilir. İşte bu kasavet içinde şiir üreten Niels Hav, gelişmiş ülkelerdeki insanların bolluk ve rahatlık içindeki yaşamlarının bedelinin kendilerine çok uzak coğrafyalarda yaşayan başka insanların acıları ile ödendiğinin farkında ve bu duyguyu şiirlerine öz-eleştiri olarak katmayı da unutmamış. Rahat olmaktan insan olarak çok da utanç duyar denli kuvvetli bir coşkunluk ve itiraz havası sezemedim ama. Belki İskandinav’ların kendine özgü sakin fıtratı ancak bu kadar itiraza izin veriyordur.

Geçen senelerde kaybettiğimiz şairimiz Kemal Özer de Gülşah Özer ile birlikte çevirisini yapmış. Bakın bakalım sevecek misiniz?

 

KARANLIKTA KERTENKELE AVLAMAK

Cinayetler işlendiği sırada biz
farkında bile değildik göl kıyısında yürürken.
Sen Szymanowski’den söz açtın,
köpek bokunu didikleyip duran
bir kargayı inceledim ben.
Tutsağız kendi içimizde her birimiz
önyargılarımızı koruyan
bir cehalet kabuğu kuşatmış çevremizi.

Dünyayı bir bütün olarak görelim diyenler
Himalayalarda yaşayan bir kelebeğin
etkileyebileceğine inanırlar bir kanat çırpışıyla
Güney Kutbu’nda iklimi. Belki doğrudur.
Ama tanklar daldı mı bir yerden içeri
et ve kan damlamaya başladı mı ağaçlardan
kalmaz ki teselli.

Gerçeği aramak, kertenkele avlamaya benzer
karanlıkta. Güney Afrika’dan geldi üzüm,
pirinç Pakistan’dan, hurma ise İran ürünü.
Sınırlar açık olsun diyenleri destekliyoruz
meyve ve sebze için,
ama kıvırıp kaçmaya çalışsak ne kadar
kıçımız yine de arkamızda hep.

Gazetelerin içlerine gömülüdür ölüler,
etkilenmeksizin oturalım diye
cennetin dış mahallelerinde bir sıraya
ve kelebekler görebilelim diye düşlerimizde.

 

 
Yorum yapın

Yazan: 03/28/2011 in Kuzguncuk, Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

Elegeia – Sonsuzlukta bir gün…

Şiir filan yazamam ben. Aşağıdaki de şiir değil zaten. Sessiz mezar taşlarının bana fısıldadıkları.

Fotoğraf çekmek için mahallemizin minik Hristiyan mezarlığında dolaşırken, burada yatan eski komşularımızın, bu toprakların bizlerden önceki sahiplerinin yaşam hikayelerini düşündüm. Bir toprağa aşık olup, o toprakların hakkını sonuna dek verip, sonra oradan çekip gitmek zorunda kalmanın ne kadar dayanılmaz bir şey olduğunu. Ve mezar taşlarının fotoğraflarını çekerken de öykülerini kendileri anlatsınlar istedim. Onlar için seçtiğim aşağıdaki parçaya tıklayın ve hüzünlü öykülerini dinleyin.

Depart And Eternity Theme Variation-Eleni Karaindrou

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaybolurken ışığımız bu tepede,
Taştan yastıklarımıza daya başını,
Aç sayfalarını mermer kitaplarımızın,
Yaşadığımız mahalleye çökerken
Kış akşamının nemli karanlığı.

Sükun vaktidir şimdi; yum gözlerini,
Mermer su taslarındaki yansımalarda
dinle çoktan kaybolmuş seslerimizi.

İstanbul’un gülleri idik biz; solduk!
Yeşil yapraklarıydık; kuruduk!
Salınırdık eskiden taze güzelliğimizle,
Balık sürüleri belirlerdi mevsimlerimizi.
Yeni yılda Vasilopita’yı kırardık,
Mart ayında mis gibi çöreklerle Paskalya.

Sokaklarda kurulurdu bazı akşam sofralar,
Yorgun işten dönen babalar,
Domatesler İlia’nın bostanından,
Beyaz örtüler üzerinde midye dolmalar,
İki susuz kadeh sonra hep beraber,
Bahçelerde çınlardı kahkahalar!

Su faturası hala Sofia’nın üzerineymiş sizin evin?
Recep Beyler’in bahçesindeki manolyayı
doğumunda ben dikmiştim Aliki’nin.
Ne ise işte, sorma oldu olanlar,
Oysa nicedir paylaşmıştık şu mavi göğü.

Önce evlere çekildik sokaklardan,
Sonra vatansız kaldık, bu uğursuz yüzyılda…
Birden yersiz yurtsuzduk; fena bastırdı fırtına.
Oysa İstanbul bize aşıktı, biz ona vurgun;
Boğaz’ın neşeli çocuklarıydık;
Aşktı özümüz.

Şimdi geride kalanların sığındığı
Son toprak parçası bu yalnız tepe…
Ben Dimitrios!
Ben Niko!
Ben Yannis!
Ben Marika!
Ben Olympia!
Ben Elefteria!
Ben Konstantinos!

Buradayız hala ve küskünüz komşum sizlere…
Bak Iohannes babanın kaşları ölümde bile hala çatık.
Yaşar giderdik dostça bir arada oysa…
Bir bardak susuz rakı dolar taşardı da,
Boğaz’ın balıkları yeterdi hepimize…

 
 

Etiketler: , , , , , ,

Bostan’ımıza Dokunmayın!

Başka yerlerden göçüp İstanbul’u mesken tutmuş birilerine “semtin hafızası” deyimi hiç bir şey ifade etmiyor. İmza toplarken bunu anladım. Onların belleğinde yer eden şeyler çok farklı olsa gerek. Çoğunun büyüdükleri köyler şimdi bomboş. Oyun oynadıkları mekanlar çoktan zamanın tozuna karışıp kaybolmuş. Başka bir yerde kök salmaya çabalarlarken, doğdukları topraktan başka yerde büyümeye çalışan bitkiler gibi, bir türlü ruhları çiçeğe durmuyor bu insanların. Belki de bu yüzden yapay görüntüleri “gelişme” sanıyorlar. Binalar, otoparklar, AVM’lerin ışıklı vitrinleri onların ruhundaki hüznü oyalıyor. Kaybolmuşluk duygularına sağlam bir nirengi noktası olacağını sanıyorlar büyük ışıkların, gürültülü mekanların. Pek kötü aldanıyorlar…

Kuş sesi, yaprak hışırtısı, ağacın gökten toplayıp bize ilettiği hafif bir meltem köksüz ruhların yaralarını sarar, acılarına pek de güzel ilaç olabilir. Ama bunları yeterli bulmuyorlar. Biz Türkler herşeyi iri lokmalarla ısırmayı seviyoruz nedense.. Burgercilerde yemek yiyenlere bakın, neredeyse hepsi hamburgeri iki lokmada gövdeye indirirler. Kahkahalarımız büyük, küfürlerimiz iri, sevincimiz itiş kakışlı, kavgalarımız ölümlü, aşklarımız acılı… Bu hengamenin arasında kelebeğin kanadında huzur arayacak kadar inceliklere düşkün, narin ruhlar pek az. Ya da nazik sesleri ortamın kargaşasında duyulmuyor.

26 Aralık 2010 Pazar günü bir araya gelerek sessiz sedasız bir Bostan’ın yaşam hakkını savunanlar işte bu ikinci türde insanlardı. O gün Kuzguncuk’ta Kahraman Bostan Şenliğimiz vardı. “El birliği” deyiminin içini hep birlikte doldurduk, “Bostan’ımıza dokunmayın” dedik hep bir ağızdan. “Gönül birliği” de bunun doğal sonucu olarak gelişti. Şenlik çok güzeldi. Meramımızı seçimle başa gelen, içimizden devşirip görev verdiğimiz ilgililere anlatabildiğimizi umuyoruz şimdi hepimiz.

Umarız Bostan’ın hışırtılı, yeşil sesi duyulur, belleğimiz “delete” edilmez, anılarımız korunur ve kelebekler baharda rengarenk uçmaya devam ederler. Tüm çabamız miniklerimiz için. İris’in de dediği gibi “Ben de çocuklarıma burayı gösterip, Bak ben burada büyüdüm demek istiyorum”. Minik İris bilinçli; hafızasını kaybetmek istemiyor. Dünün bu Bostan’da oynamış, buraya aşık bütün Kuzguncuk çocukları gibi…

İnşallah” diyeyim de Sağır Sultan da anlasın… Malum aynı dili konuşmuyoruz… Ama bu sefer yüksek çıkan kibar sesimize kulak verilecektir umarız.

BURADA BİTMEDİ TABİİ. BOSTAN DİRENİŞİMİZ SÜRÜYOR… BİZİ İZLEMEYE DEVAM EDİNİZ!

 
 

Etiketler: , , , , , , ,

Kuzguncuğun Orta Yeri Bostan

Her mahallenin bir kalbi vardır; canı orada atar. Kalbine yol, bina, baraj, termik santral çakarsanız, o ve içinde yaşayan herkes ölür, çürür, parçalanır, toz olur ve zamanın rüzgarına karışır. Orası kalmaz. Orası artık sizin olmaz, siz onun olmazsınız. Ruhen haneberduş olmak kadar beter bir duygu var mı şu dünyada?

Ben Salacak’ta denizi koklayarak büyüdüm. Bizim büyüdüğümüz o güzel mahallenin kalbine yol sapladılar. Gidin bakın şimdi ne halde… Neşet, Sema, Uğur büyüdükleri Moda’ya ağıt yakıyor, Hakan Arnavutköy’e, Aylin Sinop’a… Anneannem Göztepe’ye ağıt yakardı, annem Trabzon’a, babam Yeldeğirmeni’ne, Nevhiz Caddebostan’a, Elçin Küçük Çamlıca’ya…

Ne garip bir memleket burası; hiç kimse doğduğu yerde büyüyemiyor. Hep aynı mahallede yaşamış olsak dahi, doğduğumuz yerde büyüyemedik hiç birimiz. Geçen gün vapur ile karşıya geçerken kendime dedim ki; “Döndün dolaştın dünyayı, ama gide gide bir arpa boyu yol gittin… Aha işte şu kıyıda doğdun, şurada aşık oldun, şuralarda da çalışarak ömrünün yarısı geçti. Olasılıkla da şu ağacın altına uzatacaklar seni geride kalanlar…” Oturduğum vapur koltuğundan hepsini görebiliyordum; ömrümün şimdiye dek geçtiği ve geride kalan kısmının da geçmesi olası yerleri.

Lakin, bu şehir “benim” değil çünkü büyüdüğüm yerlerin hiç biri artık ortada yok. Tutunacağım bir yeşil dal yok geçmişimden… Çocukluğumdan sonra yaşadığım hiç bir semtte bir daha hiç bir zaman kendimi “evimde” hissedemedim. Geçenlerde çocukluğumun geçtiği mahalleye tekrar gittiğimde, kabristan ziyareti yapmış gibi hüzünlü hissettim kendimi. O semt orada yoktu artık. Soluk bir anısı bile kalmamıştı o her taşını, her köşesini bildiğim, sokaklarını karış karış tanıdığım, her ağacına tırmandığım yerin. Değişim öyle bir hızlı esmiş ki bu şehirde, saçımız başımız toz içinde, gözlerimizde zamanın kumu… Canımız acıyor.

Bu nedenle, şimdi Kuzguncuk’un tam orta yerinde, onun kalbi olan İlya’nın Bostanı’na bir kazık çakılmasın diye uğraşıyoruz. Bu mahallede büyüyen çocukların tutunacak bir yeşil dalı kalsın diye. Zaman onları oradan oraya savursa bile mahallesine geri geldiğinde, “Ben burada büyüdüm diye”, mutluluğun yeşil kokusunu koklayıp kendini evinde hissedebilsin diye…

Bu duygunun yerini ne bir otopark tutar, ne bir okul, ne bir alışveriş merkezi. Sadece yeşil yaşatır insana bu duyguyu ya da mavi… Şükür ki hem yeşil hem de mavi hala var Kuzguncuk’ta…

Can Baba’nın dediği gibi; “Ben Kuzguncuk’ta yeşil bir dal buldum, ona tutundum.”

Tüm mesele budur benim açımdan…

 
8 Yorum

Yazan: 12/10/2010 in Kuzguncuk

 

Etiketler: , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: