RSS

Kategori arşivi: gezi yazıları

La Primera Comunió

Durup dururken, aklımıza düşünce “E, haydi” diyen, “Haydi”lerime de hemen “Haydi”leri  ile yanıt veren arkadaşlarım var.  Şükür, “Haydi Refleksi”miz hala iş görüyor.

Beş günlüğüne Barcelona’ya gittik, döndük. Üstünkörü bir plan yaptık gitmeden; tapas yiyecek, Oriol Balaguer’in çikolata dükkanına gidecek, Gaudi’ye bir bakış atıp, Picasso’ya da selam çakıp, şöyle bir etrafta dolanıp gelecektik.  Alışveriş filan yapamayalım diye de en minik bavullarımızı hazırladık.  Kar, tipi derken az biraz huzursuzlandık ama hiç enseyi karartmadık. Neyse ki hiç bir şey de ters gitmedi… Ertesi gün İstanbul tipi altında felç olmaya hazırlanırken,  sabahın kör karanlığında uçağımız bile zamanında kalktı.

Barcelona beklenenin aksine, ilk gün hafif yağmurlu, sonraki günlerde ise güneşli ve epey rüzgarlı idi. Şehir, cam gibi bir ayaz altında tir tir titriyordu. Biz de çok titredik tabii.  Parmaklarımın ucu, şapkamın altında kulaklarım uyuştu. Fotoğraf makinem bile donacaktı az kalsın.

Bu gezinin benim için zirve noktası ne araya taraya en gelenekselini bulup, yediğimiz tapaslar, ne olağanüstü güzellikte Iberico jambonları, ne gazoz muamelesi yapınca kafayı bulduran kıpırdak Cava’lar, ne menekşe şekerleri, ne de fırından aldığımız sıcacık taze ekmeklere katık ettiğimiz minik pimientolar, yöresel peynirler ve tatlı kahvaltı sohbetlerimiz idi. Arkadaşlarım soğuktan tırsınca, baktım Oriol Balaguer’i arayıp bulma zahmetine de girişemeyeceğiz. O yüzden onu bu listede sayamıyorum. Belki de gezinin kreşendosu o olacaktı ama olmadı. Bir daha sefere inşallah.

Hepsi bir yana geziyi benim için unutulmaz kılan en önemli şey Picasso Müzesi’nde “İlk Komünyon” tablosu ile karşı karşıya kaldığım andır diyebilirim.  İşte bu benim için paha biçilmez bir şölen oldu. Zamanımız el vermiş olsa idi, Picasso’nun 15 yaşında yaptığı bu kocaman tablonun önünde saatler boyu oturabilirdim.

Cesaretin yaşam yolculuğunda gerçekten de en önemli şey olduğunu bir kez daha kavramama yardımcı oldu bu minik müze… Özellikle de bu resim.

Neden mi? Öyküyü kısaca anlatayım da siz kendiniz karar verin.  Bir çoğunuz biliyordur zaten Picasso’nun yaşam öyküsünü.

 

 

 
Picasso’nun ilk öğretmeni kendi halinde bir ressam olan babası olmuş. Picasso daha minicikken “Piz piz” diyerek annesinden “Lapiz”; yani kalem istermiş.  Çocuk kısa sürede o kadar ilerlemiş ki, sevilen bir rivayet o ki; babası fırçayı, kağıdı kaldırıp, bit kadar çocuğunun karşısında küçük düşmemek için olsa gerek, resim yapmaktan vazgeçmiş. Oğluna modellik eder olmuş.  15 yaşında oğluna tuttuğu stüdyoyu da günde iki üç kere ziyaret edip, ne yaptığına bakarmış. Baba oğul hep tartışırlarmış. Daha sonraları “Çizdiğim her erkekte hep babamı resmettim” demiş Picasso. Bir yerde, en azından sanırım başlangıçta Pablo Picasso bir “Don Ruiz procesi” imiş. Sonra kendi başına alıp yürümüş.  İç ses olarak babasını ne kadar süre yanında taşıdı acaba?

14 yaşında girdiği güzel sanatlar okulunda, ona öğretebilecekleri bir şey kalmadığına karar verince, 16 yaşında okullarla olan ilişkisini tümden kesip, yaşam okuluna yazılmış.

Yaşam öyküsünün izlerini resimlerinde takip ederken dehasının peşine takılan ruhunun kesin bir şekilde yaşam boyu ne yapmayı istediğini bildiğine ve hep bu doğrultuda gittiğine şahit oluyorsunuz. Acaba gerçekten de böyle pürüzsüz mü oldu sanat yaşamının akışı diye düşündüm doğrusu.  Yoksa bize böyle pazarlanması mı daha çekici bulundu?  Çok da önemi yok aslında.  Düşünsenize, daha onaltısında okulu bırakma cesareti, ana babasının bunu kabullenme feraseti göstermesi… Demek ki onlar da çocuklarının sezgilerine, onun yeteneğinin benzersizliğine  inanmayı seçmişler. Onlarınki de büyük bir cesaret örneği sayılır.

Biraz sonra aşağıda beni büyüleyen resmi göreceksiniz. Bu resmi yandaki Picasso, daha 15 yaşında iken yapmış. Aynı yıl yaptığı bu otoportresinde çocukça bir oyunculuğun yansımaları görülse de dayatılan akademik resim yapma kurallarının hiç birine uymak istemediğini ama doğru diye öğretilenlerden çok da fazla uzaklaşamadığını görebiliyoruz. Yirmi yaşında ölmüş olsa idi, Picasso Picasso olmayacaktı herhalde. Bu resimlerin sanat tarihine pek bir katkısı yok. Şimdilik.Sonra Pablo hızla dizginleri eline geçiriyor…

O dönemde de sonrasında da sanat adına erişimi dahilindeki her şeyden esinlenip, gördüğü çeşitli etkileri içselleştirip, işine yarayanı kullanıp sonra bir kenara koyuvermiş hep. Sürekli yeni söylemler, teknikler, malzemeler denemiş.  Resim diline yarayanı tutup, gerisini kendi iç kaynağından akan şeyle dolduruvermiş. Başladığı şeyle bitirmemiş resimlerini hiç. Her biri yolu arayış ve buluş olmuş onun için.  Bulunca oturup boyamış. Boyarken aramamış. Ben demiyorum, kendi diyor:
“Resim benden daha güçlüdür. Ne isterse bana onu yaptırır.”
Ortaya ne çıkacağını hiç bilemezsin. Bir tabloya başlarsın ve sonunda bambaşka bir şeye dönüşür. Gariptir. Bu süreçte sanatçının isteklerinin o kadar az önemi olur ki…”
Resim yapmaya oturduğumda, hep bulduğum şeyin resmini yaptım, aradığım şeyin değil.”

Picasso hep sanat ile uğraşmak istemiş. Salt resim değil, heykel, seramik gibi bir çok farklı alanda da işler üretmiş. Anlaşılan o ki “Piz piz” derken bile, yolunun bu olduğunu sezgileri ile biliyormuş. Hiç sağa sola bakmadan seçtiği yolda yolculuğunu sürdürmüş. Kendine giden yol üzerinde onunla yol arkadaşlığı yapanlar, onu salt kendilerine ait kılıp nefesini kesmek isteyen kadınları, babalık yapmayı pek beceremediği çocukları olmuş. Bir sürü şey çıkmış önüne, hepsini almış almış, sonra istemediklerini bir kenara koymuş. Her zaman yaptığı gibi…

Millet konuşurken ben hep çalışıyorum” demiş.  Bu lafını T-shirtlere basmışlar.  Müzenin mağazasında satılıyor.  Buzdolabı mıknatıslarına dahi basılmış olması bu lafın önemini azaltmıyor gözümde. Önemli bir laf aslında.

Kendi şaşırtıcı dehasına bu kadar erken yaşta şahit olan birinin işi herkesten daha zor olur sanırım. Öyle ya? Devam edebilmen için sürekli kendini şaşırtabilmen gerekmez mi? Kiminle yarışacaksın kendinden başka? Belirli bir yere vardıktan sonra kimlerden örnek alacaksın?  Kaynağın kendinden başka kim olacak?

Başarı tehlikelidir. Kendi kendini kopya etmeye başlarsın ve kendini kopya etmek başkalarını kopya etmekten daha tehlikelidir. Kısırlığa yol açar.” demiş.

Kendi dehasından emin olduğu halde Picasso’nun asla işin kolayına kaçmadığını da bu müzedeki ilk yıllarına ait eserlerde ve sonrasında görüyoruz. Müze, ilk yıllardan son yıllara bir kuantum atlayışı yapmış sergilediği eserlerle. Başlangıç ve bitişi görüyor insan. Başladığı yer ile bitirdiği yer arasındaki değişim esas etkileyici olan.

Dehanın bile  çok çalışmaya ve çokça da iyi pazarlanmaya gereksinimi var çağımızda.  Ne diyeyim, Picasso kendi yaşam gemisine iyi kaptanlık etmiş. Ama iyi pazarlanmış olması da Picasso’nun dehasını daha az değerli kılmıyor.

En iyi örnek ise  başlangıç resmi olan bu tabloda. 1896’de yaptığı bu tablo, dünyaya ilk defa “Hey bana bakın. Ben buradayım!” dediği tablo.

Ben en çok bu tabloda beyaz rengin ve ışığın ustaca kullanımına takıldım, kaldım.

Önce genç kızın başındaki çiçekleri resmederken, mat beyazın üzerine vurduğu parlak beyaz fırça darbelerinin yarattığı üç boyutlu etkiye takıldım. Çiçekler hala canlı idiler sanki.
Sonra, kızın burnundaki ve eldiveninin işaret parmağındaki beyaz ışığa.
Sonra beyaz rengi kullandığı üç geniş alanda, tek bir rengin çeşitlemeleri ile üç ayrı kumaş dokusunu (Tül, ipekli ve pamuklu)  nasıl da yansıtabildiğine hayran kaldım. En çok da sanırım bu etkiledi beni.
Kızın arkasında duran babanın yüzüne kısmen düşen ışık,
Kürsüye yaslanmış oğlan çocuğunun ayakkabısının hafif kalkık ucu,
Ve nice sonra, artık ön planda sunulanların hepsine bakıldıktan sonra bir anda farkedilen, arkada karanlıkta kalmış bir kadın yüzü… Annesi mi acaba küçük kızın?

166’ya 118 santim… Büyücek bir tablo bu. Onbeş yaşındaki Picasso  ilk defa dünya ile kafakol,  güreşe tutuşurken kendine minik bir boyut da seçmemiş hani. Bu bile yaşına göre atak bir seçim.

Eh, böylesi bir cesaretle girişilen bu yaşam yolculuğunun sonrasını da hepiniz biliyorsunuz zaten… İşte huzurlarınızda “La Primera Comunió.”

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: