RSS

Yazar arşivleri: Ebruli Kedi

Emeğin Gücü

Soma’da yaşanan, cinayet gibi facianın ertesinde bu yazdıklarımı anımsadım. Emeğe saygıyı bizlerden önce, emeğin sahipleri talep etmeyi öğrenmeli. Bizler ise onlara değerlerini hissettirecek şekilde yaşamalıyız. Hepimizin başı sağolsun.

Ebrulikedi's Blog

Image Üretmeden tüketenlerin yönetici olduğu düzende, emeğin kutsanması olanaksızdır elbet.

Emeğin hakkını vermek ve ona saygı duymak kavramı ile doğduğumdan beri içiçeyim. Beni yetiştirenler, başta anne ve babam her zaman çok çalışmayı yüceltip,emeği ile varolan insanlara karşı saygılı olmayı öğrettiler. Ama benim için bu olgunun içselleştirilmesine yol açan anı olanca netliği ile anımsıyorum.

Edmond de Amici’nin Çocuk Kalbi isimli kitabını almışlardı bana. Kitabın ana karakteri kendisine sevgiyle sarılan, arkadaşının babası duvarcı ustasının boya ve alçı lekeli iş elbiselerinin üzerini kirleteceğinden korkarak geri çekilir. Eve gidince babası ona emeğin kirli bir şey olmadığından, yaptığının çok ayıp olduğundan bahseder…

Ömrüm boyunca bu öyküyü içimde taşımışım.

Emeği ile varolanlara saygı duyarım. Hiç bir şey yapmadan, üretmeden varolanların da  elbette bu evrenin kozmik örgüsü içinde bir yerleri, bir ödevleri vardır bize aşikar olmayan… Belki de emeğin değerini anlayabilmemiz için karşıt örnek oluşturma zorluğudur onların payına düşen… Ve en zorudur aslında bir şey üretmeden varolmak

View original post 44 kelime daha

Reklamlar
 
 

Bahar Mırıltıları…

Bahar geldi. Baharı, doğadaki uyanışı, kışlık kabuğumuzdan çıkıp tenimiz sıcak güneşe kavuşurken içimizdeki pırpırları, tan ağarırken uyanan kuşları, dikkatlice dinlesek neredeyse duyabileceğimiz kadar hızla büyüyen yaprakların neşesini, kır çiçeklerinin alçakgönüllü çabalarını kutsamak gelir insanın içinden. Doğanın parçası olduğunu bahar vakti daha kolay anımsar insan. 

İşte bu duyguları kutlamak için senede bir defa HIDRELLEZ var. Binlerce yıldır süren bir bereket ve şükran ritüeli…

Bu gecenin karanlığı sabaha ağarken, bizi göğsünde besleyen doğanın bereketi, geceden yazıp, çizip minik bir gül çalısının dibine bırakacağınız dileklerinizi okşayacak. Sevecen bir rüzgar sesi, “Aaaaah, bak hele, yavrum neler dilemiş..” diyerek bu dilekleri siz uyurken tekrar kulağınıza taşıyacak.

Siz doğadan dilediğinizi sanıyorsunuz. Aslında kendinizden dilediniz, biliyorsunuz değil mi? Bu gece, kendinize gönlünüzün derinlerinde yuvalanmış isteklerinizi anımsatıyorsunuz. Ve içten içe, bu dilekleriniz, siz farkına varmadan, karın altından akan dereler gibi, sizi mutlu edeceğini aslında yürekten bildiğiniz yöne doğru akıyor.

“Yapamam-edemem-dünyada olmaz!” diye pışpışladığınız dilekleriniz de doğa ile birlikte uyanıyor. Ve bir gün bakıyorsunuz ki isteğiniz olmuş… “Aaaa, diyorsunuz, Hıdrellez de dilemiştim… Bak oldu…”

O yüzden bu gece “ne dilerseniz dileyin” doğadan. MUTLU BAHARLAR.

Dilekağacı

 
 

Etiketler: , , ,

Kuzguncuğun Orta Yeri Bostan

2010’da yazdığım bu yazı hala güncel. Ne yazık! 4 sene geçmiş ve hiç bir şey hallolmamış… Bir sürü insan siz ne yaparsanız yapın, onlar bildiklerini okuyacaklar diyor. O zaman bizim de bildiğimizi okuma zamanıdır yine… Çocuklar için, ağaçlar, kuşlar için…

Ebrulikedi's Blog

Her mahallenin bir kalbi vardır; canı orada atar. Kalbine yol, bina, baraj, termik santral çakarsanız, o ve içinde yaşayan herkes ölür, çürür, parçalanır, toz olur ve zamanın rüzgarına karışır. Orası kalmaz. Orası artık sizin olmaz, siz onun olmazsınız. Ruhen haneberduş olmak kadar beter bir duygu var mı şu dünyada?

Ben Salacak’ta denizi koklayarak büyüdüm. Bizim büyüdüğümüz o güzel mahallenin kalbine yol sapladılar. Gidin bakın şimdi ne halde… Neşet, Sema, Uğur büyüdükleri Moda’ya ağıt yakıyor, Hakan Arnavutköy’e, Aylin Sinop’a… Anneannem Göztepe’ye ağıt yakardı, annem Trabzon’a, babam Yeldeğirmeni’ne, Nevhiz Caddebostan’a, Elçin Küçük Çamlıca’ya…

Ne garip bir memleket burası; hiç kimse doğduğu yerde büyüyemiyor. Hep aynı mahallede yaşamış olsak dahi, doğduğumuz yerde büyüyemedik hiç birimiz. Geçen gün vapur ile karşıya geçerken kendime dedim ki; “Döndün dolaştın dünyayı, ama gide gide bir arpa boyu yol gittin… Aha işte şu kıyıda doğdun, şurada aşık oldun, şuralarda da çalışarak ömrünün yarısı geçti. Olasılıkla da şu ağacın…

View original post 207 kelime daha

 
 

Sor bir sarı çiçeğe, bakalım ne diyecek…

ImageDe ki gözlerim dahi görünmeyecek şekilde kapandım… Sesim dahi günah. Evde oturup akşam gelmeni bekleyerek geçti günüm.

İçki de içilmez oldu, hadi peki…

De ki müzik yok artık, resim yok, heykel yok, sanat yok…

Uçurtmalar da yok artık diyelim.

Dans? Haşa… Zinhar…

Kedi, köpek tahir değil… Eve sokmayalım. Dünyadan yok olsunlar.

Sınıfta oturup sevgili Peygamberimizin yaşamını okuyalım. Menkıbeler, meseller filan…

Günde beş vakit namaz kılalım, oruç tutalım… Kadınlar oruç da tutsun ama akşama bin bir yemek de koysun sofraya…

Kızları erkenden everelim; maazallah başımıza kalırlar. Haydi de ki o da  oldu.

Spor da yapılmasın… Nedir öyle; 11 kişi bir topun peşinde? Diz dize oturup ibadet etmek varken.

Say say… Daha ne geliyorsa aklına… De ki hepsine olur dedim. Haydi bakalım işte istediğin dünya…

Bak bakalım. Daha güzel bir yer mi oldu sence?  Bu bir temiz dünya tasarımı mı? Neşeye ne oldu? Gülmeye? Birlikte eğlenmeye? Bizi hayvandan ayıran tek şey gülebilme yeteneğimiz iken?

Yaradanın özünü yaratılmışta göremedikten sonra, bu nice yaşamaktır?

Sor bir bakalım sarı çiçeğe, ne diyecek…

 

Etiketler: , , , ,

Gerçek olanın gücü adına….

Karşımda seçimlerimle şekillenecek bir 365 gün daha var.  Sizin de.. 

İçinde yaşadığımız çağ,  sanal bir bolluk çağı. Sadece mal ve hizmet sunumu anlamında değil, spiritüel anlamda da önümüze  yüzlerce inanç,  “pazarlama” marifetiyle allanıp pullanıp, karman çorman halde sunulmuş durumda. Bize düşen bunlardan ruhumuzun gereksinimlerine uyan bir kokteyl oluşturmak;

Görüyorum ki çoğu insan kendilerine hazırladıkları garip kokteyllerden  kafayı bulmuş durumda.  Ruhunda, tükettiği onca şeye rağmen onulmaz bir boşluk hisseden herkes, zamanı gelince yaptığı seçimlerin gerçek yaşamda karşılığı olan şeylere dayanması gerektiğini anlıyor.   

Yapılan ciddi psikolojik araştırmalar, ucu açık seçimler yerine, akılcı bir kaç  seçeneğe indirgenmiş durumlar arasından seçim yapan kişilerin kararları ile daha mutlu olduğunu gösteriyor.   Zira ucu açık, her şeyin olası ama karşılığı “yalan” olan seçenekler arasından seçim yapan kişi, aradığını bulamayınca, sürekli yanlış şeyi seçtiği hissinden kurtulamıyor.

Çağımızın hastalığı bence bu “seçenek bolluğu”. Yaşamlarımızı sadeleştirmek, gerçek yaşamda karşılığı olan seçenekleri arayıp bulmak  mutlu olma yolunda önem taşıyor.  Bu yeni yıl umuyorum her birimiz için, bu yalan bolluğu arasında ruhumuz, bedenimiz ve beynimizi uyum içinde  tutacak, gerçekte karşılığı olan seçimler yapabilme yılımız olsun.

Toprağa, suya, hayvana, insana, sevgiye yani “gerçek” olana doğru meyletmeniz, arayıp bulma zahmetine katlanabilmeniz dileği ile… Muhtaç olduğunuz kudret içinizdeki onulmaz boşlukta… Uzakta aramayın.

Mutlu bir yeni yıl diliyorum.

 
2 Yorum

Yazan: 12/31/2013 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Babamın Kızı

Bugün hayatımdaki ilk erkeğin doğumgünü… Beni hastaneden kaşkoluna sarıp eve getirdiği o soğuk kış gününden bu yana ikimizin de yaşamı boyu en içten duygulara yuva olacak ilişkimiz başladı. Benden önce 26 yılı var tanıklık edemediğim. Son 50 yıldır birlikte yolculuk yapıyoruz.

Yolculuğumuz boyunca, yaşamımın en değerli hediyelerinden birçoğunu babam verdi bana…

Önce can verdi aşkı ile… O soğuk kış gününde, kaşkoluna sarıp eve getirdi beni. Sonrasında beni çeşitli komik şeylere sarıp, saatlerce fotoğraflarımı çekti. Karanlık odasına girip, en güzel fotolarımı tab etti. Anımsayamadığım ilk çocukluk yıllarımın görüntülerini babam  kaydetti.

Konuşmaya başladığımda yanımda olamamıştı.  Askerde, doğunun ücra bir köyünde, ufacık çocuklara öğretmenlik yaparken, bu sefer gaz  lambasının ve transistörlü radyosunun yanında benim kel kafalı, koca gözlü fotoğrafım eşlik etti ona.  Döndüğünde tanıyamadım onu. Sakalları vardı, zayıftı, yorgundu. Bütün gece uyutmadım onu; “Kim var orada?” diye ağlayarak.  Oysa giderken epey ıkınarak ilk cümlemi edip “Baba atta gitti” demiştim Haydarpaşa köprüsünden onu götüren trene bakarken.  Herkes ağlamıştı, ufacık bebek nasıl konuştu diye…  İlk cümlem babama idi, ama yüzüne diyememiştim.

Sonraki yıllarda birlikte öğretim sürecimiz başladı. Ben annemle babamın ellerine teslim edilmiş tecrübesiz bir ruhtum. Onlar ise işlerini çok ciddiye alan ve öğrencilerini çok seven  iki eğitmen.

Annem bana okumayı, ataların şarkılarını, toprağı ve sağlam köklerim olduğunu öğretti. Babam ise ruhumun kanatları olduğunu… O kanatlarla yeteneklerimin sınırlarına doğru uçmayı öğrendim. Uçtuktan sonra hiç geri dönmedim ama beni hep sevgi ve kabulleniş ile bağrına basacak bir sine olduğuna güvenmeyi öğretti. Uçarken hep kulağımda “daha iyisini yapabilirsin” diyen sesi çınladı.

Resim yapmayı, fotoğraf çekmeyi, rol yapmayı, masal anlatmayı, Rus balıkçılarının ağ çekerken söyledikleri şarkıları, fadoyu, kendi sesimle şarkı söylemeyi,  yüzmeyi, emeğe saygıyı hep babamdan öğrendim.

Coşkumu içinde tutmamayı, heyecanımın peşinde gitmeyi, büyük düşler kurmayı, kahkahalarla gülmeyi, durup duruken mutfağa zıplayıp, yemek yapmayı ondan öğrendim.

Babam hep bana bu evrenin sevgili çocuğu olduğumu hissettirmiştir. Yolculuklarıma hep bu güvenle çıktım. Sırt çantamda hep bu güven ve sevgi vardı. Ama en önemlisi,  yolculuğum boyunca rastladığım insanlara kocaman sarılıp “Seni seviyorum, hem de çok!” demenin hiç bir tehlikesi olmadığını babamdan öğrenmişimdir ki bana en büyük hediyesi sağlam kanatlarımla birlikte, budur.

Seni seviyorum babuşka.  Hediyelerim için teşekkürler, Kanatlarımın altındaki rüzgar olduğun için de…

 
6 Yorum

Yazan: 12/14/2013 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , ,

Pasta Seven var mı?

ImageSon yazıyı 19 Haziran’da yazmışım. Gezi Direnişi sırasında.  Sonrasında yaz girmiş araya, mahallemizin forumu girmiş, işler güçler, tamiratlar filan  girmiş.  Artık benim de kocaman bir mutfağım var. Fırıncı Kadın oldum. İnsanları mutlu edecek, doğal malzemelerle, eskiden annelerimizin yaptığı pastalara benzer ama çok daha sofistike lezzette pastalar yapıyoruz. Muhteşem bir mutfak ekibimiz var.  Her sabah birlikte düşleyip, sonra yaratıyoruz.

 

 

Başarı ölçütlerimiz çok net:

  • Önce gözler büyük büyük açılıp, sonra baygın bir şekilde yana devriliyor mu?
  • İlk ısırığı ekipçe sabırsız bir şekilde izlediğimiz sessiz bir an izliyor mu?
  • İlk ısırıktan sonra kocaman bir yutkunmayı takiben gözler tekrar tabağa çevriliyor mu?
  • İlk dilim 10 saniyede göçertiliyor mu?
  • İkinci dilimden önce başımızı öteye çevirir gibi yaptığımızda tabak yalanıyor mu?
  • İkinci dilim için yalvarılıyor mu?
  • Yiyen kişi yeme ediminden sonra yanımızdan görülür şekilde daha mutlu ayrılıyorlar mu?

ImageTamam tamam, abarttım belki ama gerçekten de nefis pastalar yapıyoruz.  Süsü püsü yok, son derece sadeler. Odak noktamız lezzetli ve yapay olmamaları zira…

Hem biraz da yeni bir şeylere girişmenin heyecanı ile yazıyorum. O kadar abartı olacak tabii…

 

 

 

Şimdi bu vesile ile sizinle paylaşmak istediğim bazı noktalar var.  Ben de işin bu denli vahim olduğunun farkında değildim.

Pasta dünyası kıvam arttırıcıların,  malzemenin has olanını es geçip “gibi gibi yapıcıların”, sentetik aromaların ve kötü yağların dünyası.  Bu nedenle yaptığımız işi anlatırken  “doğal pastalar” yapıyoruz diyorum.  Pastaların üzerine ufacık bir şeker süsü koyduğumuzda, “Bu şeker hamurundandır, doğal renklendirici ile renklendirilmiştir, yenebilir ama yine de yememenizi tavsiye ederiz” diye yazmayı düşündük.

Kocaman kovalarla satılan kaymak tozu, vişne jölesi, yapay portakal suyu  gibi ucuz malzemelere, dilimi toptan 1 TL’ye satılan, sizin bir çok kafede porsiyonuna 12-15 TL ödediğiniz donmuş pastalara karşı,  bizimkisi yeldeğirmenlerine savaş açmak gibi ütopik bir eylem.

Kullandığımız elmalar kendi bahçemizden,  otlarımız taze taze, tereyağın en kalitelisi, kaşarın en az  bir yıl dinlendirilmişi, bademin gerçekten çekilerek yapılan unu, kestanenin saf püresi… Çok sevilen çilek hariç, her şey mevsiminde.  Yerel üreticileri de güçlendirmek gerektiği için, hep arayıştayız. Bugün manda sütünden dulche de leche yapmayı deneyip, bu nazenin süt kesilince feci şekilde madara olduk mesela.  Yıldık mı? Asla… O dulche de leche buraya gelecek… 😉

Margarinin vazgeçilmez şekilde kıvamına katkı yaptığı iki çeşidimiz dışında hamura bulaştığı hiç bir çeşidimiz yok.  Piyasada beş liraya da çikolata varken bizimkisi dünyanın parası verilerek temin edilen Fransız çikolataları. Antep fıstığımız erken hasat, en aromalısı… Zeytinyağımız ödül almış, en lezzetlisinden gerçek sızma.

Diyeceğim o ki, satın aldıklarınıza ve fiyatlarına dikkat edin. Hesaplıca aldığınız her çeşitte dünyanın zehrini yiyor olabilirsiniz. Bu kadar vahim olduğunu bu işe girmeden önce gerçekten bilmezdim…

Mutfağımızın ismini  bilhassa vermiyorum ki, reklam için yazmadığım anlaşılsın.  Meramım yediğinize dikkat edin demek.  Bu sayfalardaki paylaşımlarımı daha önce de okumuş olanlar, bu konuya çok hassas yaklaştığımı anımsayacaklardır.

Ağız tadınız her daim baki olsun. Sevdiklerinize ve çoluk çocuğunuza ne yedirdiğinize gerçekten dikkat edin.

Sağlıcakla…

Image

 

Etiketler: , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: