RSS

Aylık arşivler: Ocak 2013

The Sunset Limited

SunsetLimitedcoverDVD’ler arasında yalnızca oyuncularına bakarak adını hiç duymadığınız bir film seçip de seyrettikten sonra bir zaman etkisi altında kaldığınız oldu mu?  The Sunset Limited öyle bir film işte.  Cormac McCarthy’nin  eserinden sinemaya uyarlanmış.  İki kişi arasında geçen yaşam, ölüm, intihar gibi karanlık konuları çok etkileyici diyaloglar ile ilmek ilmek örmüş McCarthy.

Samuel L. Jackson ve Tommy Lee Jones  eşyaları dökülen bir odadalar.  Adamlardan siyah olanı eğitimsiz, eski bir hükümlü. Hapishaneden derin bir inanç sahibi olup çıkmış.  Beyaz olanı ise bir profesör; herşeye olan inancını yitirmiş ve tanrıtanımaz biri. Az önce Siyah olan Beyaz’ı atlamak istediği metro vagonunun önünden kurtarıp, evine getirmiş.

Siyah diye isimlendirilmiş karakterin içi, şiddet dolu geçmişine rağmen Tanrı’ya olan sorgusuz sualsiz inancın güveni  ile aydınlık.  Beyazın içi ise alabildiğine kara ve  ümitsiz.

ThesunsetLimitedFilm boyunca bu iki karakterden daha baskın olanı Siyah. Tanrıya olan inancının büyük gücüne dayanarak Beyaz’ı  ölme isteğinin anlamsızlığına ikna etmeye çabalıyor.  Beyaz olanı ise Siyah’ın inancına ve iyi niyetine saygıdan salvolarına karşı alttan almayı yeğliyor. Aslında entellektüel olarak Siyah’a göre çok daha derin, kelimelerle arası çok daha iyi ve Siyah’ın onun umutsuzluğunun derinliği konusunda en ufak bir fikri bile yok.  Kendi inancının kuvvetinin ikna gücüne yansıtarak Beyaz’ı kendi iç karanlıklarından çekip çıkaracağına inanıyor. Nafile olduğunu Beyaz’ın konuşmayı ele geçirdiği son dakikalarda anlıyoruz.

Neyse uzatmayayım. Kısaca güzel film diyeyim.  Her şeyin saçma sapan bir hal aldığı şu memlekette akıllı diyaloglara hasret kalanlara öneririm.

Reklamlar
 

Ağzın doluyken konuşmak… Olur mu? Oluur…

ImageKendimi bildim bileli yemek yapılır, yemek konuşulur, bir şeyin en iyisini yemeye bir yerlere gidilirdi baba evimde… Haftasonu sofraları kahvaltı ile başlar, hiç masadan kalkılmadan, şarkı türkülerle, akşam içki sofralarına evrilirdi… Bir baş sarımsak ve bir kolot peynirle bir şişe votkayı devirebilen dedemle babam, akşamına da  kuyuya sarkıtıp soğuttukları rakılarla, sabah dedemin tuttuğu istavritlerle akşam sofrasını kurarlardı.

Sonra büyüdüm, kendi evim oldu. Önceleri çalışan bir ev kadını tadında her şeye yetişmeye çabaladım, beceremedim.  Çalışma hayatının yoğunluğu ve düzensizliği içinde kolay çözümlere yönelmek zorunda kaldığım, yorgun bir dönem oldu yaşamımda.  Mutlu mesut beslenebildik diyemeyeceğim, köşedeki köfteci ile mahallemizin kebapçısını abad ettiğimiz garip bir dönem.  Sonra, etkin çalışma hayatıma son verdim. Yaşam düzenim görece rahatladığında da tekrar zevkle yemek yapmaya döndüm.

Ama yaz ve kış tatillerinde her fırsatta yemek yapardım… Özellikle bahar ve yaz aylarında, Alaçatı bugünkü saçmasapan, dekorasyon dergilerinden fırlamış halini henüz almadığı yıllarda, tatlı bir Ege köyü iken, Cumartesi günleri pazarına giderdim. Onu kaçırdı isem Pazar günleri Çeşme veya  Perşembe günleri Ilıca pazarına gider, mini ailemizin yiyemeyeceği kadar çok şeyi doldurup bagaja, eve dönerdik.  Yaşlı bahçıvan Selahattin amca, pancar motoru ile GDO’dan habersiz yetiştirdiği karpuz, börülce, nohut, incir, domates taşırdı her sabah bahçesinden,  taze taze…

Enginarlar bahçe duvarlarından gelen geçene baş sallar, mevsimi geçince mor çiçek olup pazarlara düşerdiler. Bahar ayında yaptığım koruk ekşili kuzu etli bamyaların tadını unutamıyorum.  Ocağın başında rahmetli kayınpederim istedi diye Ağustos’un kavurucu sıcağında, Urla’daki bahçede patlıcan, kabak kızartırken, arada koşup kafamdan aşağı bir kova buz gibi kuyu suyu döküp, tekrar tavanın başına geçişimi, sabah ağlardan tezgaha düşmüş üç kilo sardalyenin pullarını ayıklayışımı, Kurban bayramında kilolarca etin ailece bir arada işlenişini anılarımdan silemiyorum.  Bütün bunlar benim için meditasyona benzer  derin  zevklerdi.  Bugün bile her anını anımsıyorum.

İnsanın sevdiklerine yemek yapması, pişirdiklerine gözleri parlayan müşteriler bulması anaç bir tarafı besliyor olmalı içimde…

Giderek her şey gibi, yemekler de zamanın ruhuna uygun, tatsız tuzsuz haller aldı. Hızlanan zaman, hızlı ve prefabrike malzemeler ile, besin olmaktan çok geçiştirmeye yönelik lezzetler türetti. Bir çok insanın “müthiş lezzetli” dediği yerlere gittiğimde, damak tadıma uyan hiç bir şey bulamadığımdan, dışarıda yemek alışkanlığım da azaldı. Yemek konusunun popülerliği arttı. “Food is new porn” diyorlar ya, bir süre sonra o da kabak tadı vermeye başlıyor insana… Gerçek bir şeyler arıyorsun. Bu gerçek de bizim için yemeğin kültüründe, tarihinde, toplumsal olarak konumlanışında, etnografyasında gizli.

Çalışırken hep yemek ile ilgili düşler kurardım; kaçış düşleri… Yemekle ilgili konuların  bu denli çok kişinin hobisi halini almadığı yıllarda, yemeğin kültürü, tarihi ve sosyolojisi ile ilgili belgeseller çekmeyi düşlerdim. Ben aktif düş kuran birisiyimdir. Sanki proje gerçekleşmiş gibi malzeme toplar, dosyalar hazırlardım. Hepsi bir kenarda gerçekleştirilmeyi bekliyor.  Şimdi bu düşün ilk adımında, istekleri benim ile çakışan dostlarım ile bir etkinlik başlattık. Evimizin mutfağında düzenlediğimiz yemek sohbetleri…

Yaptığı işe aşk ile bağlı olan ve yemek içmek kültürü ile ilgili konuşmacılardan oluşan bir dizi yemekli sohbet düzenledik.  Arkadaş ve dostlarımız ile onların çevrelerinden yoğun ilgi ile karşılandı bu girişimimiz.

Raki ve rakı kültürünü anlatacak bizlere

Raki ve rakı kültürünü anlatacak bizlere

10 Ocak’ta Erdir Zat’ın rakı anlatımı ile  başlıyoruz, 17 Ocak’ta ise Nazlı Pişkin’in Osmanlı Mutfağı anlatımı ile devam ediyoruz.  Hep beraber yaşayarak geliştireceğimiz bu program  bakalım nerelere götürür bizi.

İlgilenenler için hazırladığımız web sitesi burada: www.kuzine34sohbetleri.com

Kuzine sıcaklık, ocak başı, içtenlik ve ev demek. 34 de zaten kapı numaramız. Sohbetimize katılmak isteyenler olur ise, ayrıntılar sitede var. Bekleriz.

 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: