RSS

Aylık arşivler: Eylül 2012

Zamanın Ruhu veya Kuzeyde Bir Yer

Yazıya iki ayrı başlık seçtim.  Kararsız kaldım… Neden mi? Şöyle ki:

Daha önce blogumda bahsettiğim Tarabalar: Bir Ayancık Sergisi genel istek üzerine şimdi de Kadıköy Şehir Hatları Sergi Salonu’nda açıldı. Fotoğrafların bir kısmını hazırlık aşamasında tek tek görmüş olmakla birlikte, seçilmiş olanları toplu şekilde bir arada görmek çok farklı bir etki bırakıyor insanın üzerinde.  Cumartesi açılış akşamı idi. Sergi salonunu üç kere döndüm. Her bir fotoğrafın duygularımı uçuşturduğu yerlere gidip gidip geldim. Bir fotoğrafın önünde gözlerim doldu ise,  bakışlarımı aşağı veya yukarı kaydırdım,bambaşka bir havaya girip, gülümsememe yetti.

Ayancık ve insanlarını görüyorsunuz bu sergide olanca içtenliği ile; Kuzeyde Bir Yer dememin nedeni o… Uzak, pek bilmediğiniz ama bilseydiniz olasılıkla çok seveceğiniz bir kasaba orası.

Ama bir diğer yönüyle de, insanlık hallerimiz ve zamanın ruhu ile de yakından ilgili bir fotoğraf sergisi bu.  Fotolara baktığınızda poz verenlerin her birinin kendilerine ait ayrı ruhsal gündemleri olduğunu görüyorsunuz. Her biri zamanın ötesine nasıl kalmak istedi ise öyle poz vermiş.  Kimi yan bakmış, kimi mahcup, kimi hükümran, kimi ezik… Gerçek yaşamda onlara hangi etiketler yakıştırıldı ise, onları görüyorsunuz.  Ama daha da önemlisi ne olmak ve nasıl anılmak isterlerdi, onu da aynı anda görüyorsunuz. Fotoğrafları sergilenen insanların hiç birini tanımıyorsanız benim gibi, büyük olasılıkla sizde de böyle bir etki yaratacaktır.

Anneler var örneğin çocukları çevrelerinde toplanmış. Onlar anne… Kendilerine hep anne olmak ve anne kalmaktan başka bir rol biçmedikleri hemen belli oluyor…

Beyler var, hanımlarının omzunda, kolunda eli… “İşte bu benim kadınım ve ben de onun erkeğiyim…” diyen. Beyler var, gözleri yorgun, bezgin, çoluk çocuk etrafında ama hayata küs… Kadınının dudaklarının kenarında derin mutsuzluk çizgileri. Belli ki huzurlu bir evlilik olmamış onlarınkisi…

Bir fotoğrafta bir gelin damada öyle bir aşk ile bakmışki, zamanı aşıp bugüne geliyor duygu yoğunluğu. Bir diğerinde belli ki görücü usulu evlenilmiş. Düğün yatağının önünde çekilmiş bir fotoda mesela damadın eli çekingence gelinin omzuna bırakılmış, sanki bir su damlası da oraya damlamış gibi. Gelin desen bir ürkek ceylan sanki… An donmuş, bugüne aktarılmış.

Hoş giyimli, olabildiğince şık olmaya çalışmış güzel kadınlar var; belli ki güzellikleri hep çevrelerinde de kabul edilip, yüceltilmiş… Fotolarında güzel olmak, güzel kalmak çok ön planda… Sonra doğal hallerinde gülümsemiş, çok daha güzel kadınlar var ama güzelliklerinin lafı bile edilmemiş etraflarında. Bu nedenle sanırım yaşadıkları sürece kendilerinin ve kadınlık potansiyellerinin hiç farkında olmamıştırlar. Hep bir kalabalık grup fotosunun içinde herhangi bir yüz olarak kalmışlar.

Çocuklar, erkekler, yaşlılar, dedeler, nineler, torunlar, kadınlar, gelinler, damatlar, işçiler, kayıkçılar, öğretmenler, bakkal, şoför; esnaf var fotolarda. Onlar kadar da art planda ve bazen de sahnenin kendisi olarak Ayancık ormanları, Karadeniz, yabani çiçekler, bahçeler, o mühim kereste fabrikası var, sokaklar, caddeler, dükkanlar ve genç Cumhuriyetimiz…

Herkes bir yana, Ayancık ne ise o olarak poz vermiş fotolarda. En doğalı o…

Volkan Atılgan, eline ve emeğine sağlık tekrar.  Bir kasabanın portresini çizdin ustaca bir araya getirdin bu fotoğraflarla.  Projeye destek veren, aile albümlerini paylaşan herkese de ayrıca teşekkürler. Başka türlü kaybolup gidecek, sararmış albüm yaprakları arasından çıkan anılarınız gün ışığı gördü, aramızdan ayrılmış sevdikleriniz yad edildi. Hepsinin ruhları şad olsun.

Cep telefonum ile  bir kaç foto çekmiştim serginin açılışında. Onları yayınlıyorum buradan.   Sergi 1 Ekim’e kadar Kadıköy Şehir hatları sergi salonunda gezilebilir… Yolunuz düşerse, mutlaka gidin görün derim.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , ,

Göçmen Benekli Bir Misafir…

Memleket sıkıntılı, hem de çok sıkıntılı. Dengeler değişiyor. Böyle zamanlarda güzel şeyler yazmak geliyor içimden. İp üzerinde  yürüyen cambazların ellerinde sırık tutması gibi… Acıyı tatlılıkla dengelemek isteği…

Dün sofra kurup, misafir ağırlanacaktı. Bir güne kaç terslik sığar sizce? Ömründe yemek yakmamış ben, nasıl oldu da ana yemeği yaktım? Patlıcanlar neden acı çıktı ve neden bugün oldu bu? Azzz sonra… Yok, belki de anlatmam. Unutmak daha iyi sanki. Neyse, tersliklerin hepiciği gelip şu zavallı kafalarımıza çökeştiler… Gün bittiğinde, tabanlarımdan ateş fışkırıyor sandım. Tam oturup birer yorgunluk çayı koymuş idik ki, Murat ofisten gelen acil telefona gitti. Acil durum iki gündür su oluğunda gizlenen kuşun çıkıp, bu sefer de dolabın altına kaçması imiş.  Elinde kuş ile çıkageldi. Bu ne kuşu olabilir diye soruyordu. İki gündür kedilerden köşe bucak kaçıyormuş. RSPCA’imiz olmasa da bu ülkede, Murat gibi kuşcul insanlarımız var.

Hemen kuş izleyen arkadaşlarımdan ikisine Facebook üzerinde fotoyu gönderip direktif almak geldi aklıma.. Bekledik biraz. Direktif gecikince, çıkarıp kedilerden uzağa evin damına koydu Murat.  Baktık kuş çok ürküyor, kıyamadık alıkoymaya. Oradan pırrrr uçup uzaklara gitmiş.

Şimdi işin hoş tarafı şu ki bu bir “benekli su tavuğu” imiş ve çok nadir bir türmüş. Kuşçu arkadaşlarımız bir türlü doğada gözlemleyip, kertik atamamışlar… Kuş gözlemcileri doğada kuşları gözlemlerken, gördükleri ve/ veya fotoğrafladıkları kuşları “kertik”liyorlar… 200 kertik oldu, 500 oldu şeklinde ilan edip, birbirleri ile yarışıyorlar. Arkadaşlardan biri buna kertik atınca, öteki isyan etti “etik tartışması” başlataraktan.

Biz kuşu yakından gözlemlemekle kalmayıp, bir de ünlü muamelesi yapıp “Bi fotograf çekinebilir miyiz?” diyerekten kayda da almış olduk… Pek net değil ama olsun. Kuş da bizi kertiklemiş midir acaba?  “Beceriksiz Mutfak Kadını 1. kertik, Uzunbacaklı Esmer Avukat 2. kertik” diye…

Şengül “Iyyy bacakları ne çirkin!” dedi. İncecik, upuzun bacakları ve yayvan ayakları vardı. Su kuşu olduğunun işareti… Şengülün de bacak boyu uzundur. Ben de “Ne ayıp, kuş sana bakıp da hanım hanım, sen kendi bacaklarına bak dese iyi mi?” dedim.

Bu göçmen bir türmüş. Afrika ve Hindistan’da kışı geçirirmiş. İstanbul kuş yolları üzerinde önemli bir transit bölgesi diye anımsıyorum. Ben çocukken Küçük Çamlıca tepesi de böyle kocaman radyo kuleleri ile kaplı değilken, bir çok kuş türü tepenin üzerinde buluşur, sürünün önde gidenleri arkadan gelenleri bekler, dinlenecekleri yerlere gider, ertesi gün devam ederlerdi. Validebağ Sanatoryumu’nun bahçesi leyleklerin dinlenme alanı idi örneğin… Düşünsenize, Koşuyolu’nda iki tane sanatoryum var idi. Bir de bakın şimdiki haline…

Bu kuşcağız da herhalde ya yorgun ya da hasta idi. İnivermiş bir bahçeye, orada da kediler rahat bırakmamış. Ama şansa bakın ki Murat, onu kurtarıp uçuruverdi. Elimize düştüğü için de şanslı saysın kendini. Başka bir bahçeye inseydi, maazallah  ayakları tepede çorba kazanında buluverirdi kendini. Yolu açık olsun inşallah… Benekli arkadaşlarına selam söylesin. Uzun bacaklı bir kadın bana bakıp “Ne çirkin bacakları var” dedi desin. Arkadaşları da “Aaaa, üzülme, o senin uzun bacaklarını çekememiştir” diye geyik yapsınlar.

Amin!

Haftasonunuz arkadaşlarına kavuşan bir benekli tavuk kadar mutlu geçsin.

 
4 Yorum

Yazan: 09/22/2012 in Kuzguncuk, Uncategorized

 

Etiketler: , , ,

De ki yakaladın kuyruğunu; elde yine var sen…

Fazla eleştirmeyi sevmem ve kolay kolay da sinirlenmem…Haddim olmadığını, herkesin kendi adımları ve kendi hızı ile derslerini alarak yolculuk etmekte olduğunu bilirim. Ama çevremde duyduğum, gördüğüm, okuduğum ve medyada maruz kaldığımız öyle garip muhabbetler var ki… Bazen uzak bir yerlere göçüp, kendi başıma yaşasam nasıl olur diye düşünmüyor değilim.

Hafta sonu bir bağ gezisine gittik. Grupta yirmili yaşlarının sonlarında epey genç vardı. Büyük şirketlerde orta kademe yönetici idi hepsi… Şarap yapımı konusunda bilgi verilirken hepsi kocaman, pahalı ama kullanmayı bilmedikleri kameraları ile fotoğraflar çekip, bilgi veren bağ sahibini hiç dinlemediler. Bağlar gezilirken yine cep telefonları ile “üzüm salkımı ve ben” fotoları çekerken, sürekli ama sürekli kendi aralarında bambaşka konularda konuştular.

Bu genç insanlar, değişik bir deneyim peşinde onca saat yol tepip, sonra da deneyimin kendisini teptiler… Bu tepişme istekliliği benim sinirimi bozdu… Yazdım, yayınlamayayım dedim. İki gün bekledim, ama dayanamadım.

Bir grupla yola çıkınca, ister istemez konuşmalara da kulak misafiri oluyor insan. Bağlar gezilirken bir tanesi çakraları sayıyordu… Arkadaşı “Sen çakralarını açtırdın mı?” diye sordu. “Evet ama bir yararını görmedim. İnsanlar uyduruyorlar herhalde.” dedi. Öteki “Ya, ben de bir gideyim,  bakalım ne olacak…” dedi.

Dönüş yolunda tozlu topraklı ayakkabılarını midibüsün döşemelerine kaygısızca dayayıp, her yeri kirletirken o midibüsün üç kuruş yevmiye için bütün gün çabalayan şoförün yegane varlığı olduğunu düşünmekten bile aciz bu insanlara ne desen boş olacağını farkederek bu biganeliğe onlar adına üzüldüm.

Kendi ile deneyimin arasına kocaman kameralar, telefonlar, bir yere varmayan konuşmalar, içten gelmeyen kahkahalar, dedikodular, şikayetler koyarak zaman dolduran, anı yaşamak isterken, her şeyi oburca, büyük lokmalar ile ham yapıp, çiğnemeden yutan, bunca tıkınmaya karşın yine de karnı ve ruhu aç ne çok insan var!

Kuyruğunu kovalayan kediler gibi herkes. De ki yakaladın kuyruğunu; elde yine var sen…

Zaman derslerini verecek umudundayım;  “Hangi çakra ise sizi mutlu edecek, açtırın be anacığım artık da dünya da, siz de kurtulun bu derin mutsuzluktan, tatminsizlikten…”

Demek isterdim… Diyemedim… Haddim değil çünkü…

Ah, şu çakralar bir hizaya gelse… Evrenle bir birlik olsalar. Derin bir “om” çekerek her şey yoluna girecek o zaman… Ne düşlersen o olur demiyor mu kuantum düşleri? Olmadı Rael’i çağırırlar, ve birlikte girişirler sorunları halletmeye. Baktın Sirius’tan bir mesaj gelir, bu kadar eğitime birinci sınıf birer Işık Savaşçısı olabilirler. İşler sarpa sardı mı Başmelek Mikail’den çare olmasını istersin. Olmadı mı? Mevlana Kardeşlik Birliği bir kardeşlik yapar… Çare çok… Tüm Evren hazır onlara hizmet etmeye. İsteğini bildir yeter, başka hiç bir şey yapman gerekmez.

İşin trajikomik bir yanı da var… Burunlarına enfiye etmedikleri, üniversitede arkadaş bile olmaya değer görmedikleri, kendilerine hizmetle mükellef saydıkları insanların devlet kademelerinde iş görecekleri ve gündelik yaşamı kurgulayacakları, yasa yapıp, yargılayacakları bir toplum içinde varolmaya çabalayacak olmaları. Tanrı’nın mizah duygusuna bayılmamak elde mi?

Yollarını çabucak bulmalarını dilerim. Bana gelince, kolay kolay tanımadığım insanlarla bir adım yol dahi gitmemeye karar verdim.

 

Etiketler: , , , ,

Görülen lüzum üzerine yeniden yayınladım bu eski yazıyı… Düşüncelerim santim değişmedi yayınladığım günden bu yana… Kuvvetle inanıyorum böyle olduğuna…

Ebrulikedi's Blog

Uzun süredir bu konu üzerinde düşünüyordum. Üst üste biriken bazı yaşantılar ve duygular kenarda beklettiğim bu yazıyı bugün elden geçirerek paylaşma isteği doğurdu.  Sözcüklerimi önce kendi yaşamımın isli lambasından beyaz bir bez gibi geçirdim. Bu yüzden yazdıklarımın tonu karanlık, hatta didaktik gelebilir. Ve belki de biraz öfkeli miyavlıyor olabilirim bugün. Evet, ama bu da benim sonuçta. Bazen öyle, bazen böyle.  Kediniz bugün biraz üzgün ve hırçın. Ne yapalım? Hadi konuya girelim iyisi mi…

Bakın OSHO ne demiş:

“Hiç bir ilişki güvenli değildir. İlişkilerin doğasında güvenli olmak diye bir tanım yoktur. Bu gereksinim, belirsizlik durumuna katlanamayan zihnin gereksinimidir. Bir ilişkiyi tam anlamı ile güvenli kılarsanız, asla tadını çıkaramazsınız. Tüm çekiciliğini ve güzelliğini yitirir. Yaşayan, canlı bir ilişki istiyorsak, belirsizliği kabullenmemiz gerekir zira yaşayan her şey gibi o da ele avuca gelmez olmalıdır. Ele avuca gelmez olduğu için de yaşanan an daha yoğun hale gelir.”

Güvensizlik kompleks bir kavram olmakla birlikte, çoğu…

View original post 568 kelime daha

 
2 Yorum

Yazan: 09/05/2012 in İnsanlık halleri

 
 
%d blogcu bunu beğendi: