RSS

Aylık arşivler: Ağustos 2012

Tarabalar: Bir Ayancık Sergisi

Yıllar önce bir TRT belgeselinde gördüğümden bu yana hep Ayancık’a gitmek istemiştim. Kısmet olmadı idi. Sonra, dört yıl önce, Ayancık’lı sarı bir kız girdi yaşamıma; Aylin.  Eski dostlar gibisi yok, belli bir yaştan sonra iyi dost olunmuyor diye düşünenlere inat, şimdilerde çok güzel bir dostluğu paylaşıyoruz.

İki yıl önce, Aylin önümüze düştü, kalktık birlikte gittik Ayancık’a.  Yeni bir yeri, oranın yerlisi ile tanımak bambaşka bir tat. O gün bugündür bir fırsat çıksa da yine gitsek diye içimde hep.  Sinop’un bu tatlı kasabası, güzel insanları, yemyeşil doğası, çarşısı pazarı ve benzersiz geçmişi ile benim kalbimde ayrı bir yere oturdu.  Ayancık’ın, özellikle yakın tarihi ve doğası ile hepinize ilginç geleceğinden eminim.

Bu ayın 27’sinde Ayancık’ta “Tarabalar: Bir Ayancık Sergisi” isimli çok önemli bir sergi var. Sergi ile ilgili çalışmayı yapan ve bu emek yoğun, deli çalışmanın üstesinden gelen kişiyi kalpten kutlamak gerekir. Arkadaşımız Volkan Atılgan’a, Sinop’un rüzgarı ve delisi çoktur lafının hakkını vererek bu zor projeyi kafaya koyup, başarıyla üstesinden geldiği için alnından öperek, hepimiz adına teşekkür ediyorum.

Sergi için “Tarabalar” ismini seçmiş. Nedenini ben şöyle yorumladım:

Tarabalar (yani bahçeleri birbirinden ayıran çitler) hem gündelik yaşamları hem de içe dönük olan ile ortak alanı birbirinden ayıran sınırlardır. Tarabaların ardındaki gündelik yaşam eğlence, düğün, cenaze ve ulusal bayramlar gibi faaliyetlerle dışarı taşar; aileleri birbirinden ayıran sınırlar erir, görünmez olur. Kent halkı ortak alanlarda boy gösterir, birlikte eğlenir, birikte yer, içer, kutlar, birlikte anımsar, kutsar. Ardından herkes yine tarabalarının ardına; gündelik yaşamlarına döner.

Tarabalar isimli fotoğraf sergisi, işte bu iç içe geçen yaşamları Sinop’un Ayancık kasabasında geçmişten bugüne dek birçok ailenin fotoğraf albümlerini derleyerek ortaya koyan bir sergi. Fotoğrafçı Volkan Atılgan’ın yaşadığı kentin iç içe geçmiş, ayrı ayrı hanelerde süregiden yaşamları bir araya getirip, geçmiş ile bugünü buluşturup, kocaman bir resim yaratma çabası.

Aslında salt Ayancık’ta doğmuş büyümüş ve orada yaşayanlara ait değil bu sergi. Ayancık’ın toplumsal, politik ve ekonomik bir portresi de aynı zamanda. Fotoğraflardaki insanları tanıyanlar bambaşka duygularla geçmişi anımsayıp, mutlu olup, hüzünlenip, aidiyet duyguları güçlenerek çıkacaklardır bu sergiden. Ancak Ayancık ile uzaktan yakından bağlantısı olmayan kişiler de sımsıcak duygularla Türkiye’nin kuzeyinde bir yerlerde yaşanmış olanları izleyerek kendi geçmişlerinden izler bulacaklar.

Doğrusu ben kendi geçmişimdekilere benzer bir çok iz buldum bu fotolarda. Benim yaş grubumda olanlar da bulacaktırlar eminim. Fırsatı olan gidip, görsün derim. Bu vesile ile de emeği geçen, Volkan Atılgan’a destek olan herkese teşekkür edelim tekrar. Bu zorlu süreçte ona köstek olanlar da oldu ise, sergiyi gezince, kasabanın ortak ruhu için ne denli güzel bir iş başarmış olduğunu görüp sanırım hakkını teslim ederler.

İşte sizlere sergi için taranan Ayancık’lı ailelerin albümlerinden bir kaç foto…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , ,

Yes, I’m a gummy bear…

İnsanlığımdan utandığım, yönetim şeklimizden tiksindiğim öyle çok şey olup bitiyor ki şu günlerde memleket ölçeğinde, gündelik yaşamın ıvır zıvır ayrıntıları pek önemsiz kalıyor. Ama işte, ne yapayım ki, bir kaç durum benim sayıları az olan cinlerimi açık havaya salıp, “Hadi bakalım, koşuşun tepemde…” dememe yol açıyor.

Listede birinci sırayı, sizi bir dakika bile dinlememişken, boş bakışlarını uzakta bir yere sabitleyerek, “Şimdi efendim, işin aslı öyle değil ama…” diye monologa’a girişen insanlar alıyor. Bunlardan sıkı nefret ediyorum.  Her yaşta olabiliyor bu tipler.

Bakın bir kaç hafta önce ne oldu. Aylardır üzerinde okumalar yaptığım bir konuda  gerçekten derin olduğuna inandığım bir saptamayı tek bir cümleye toparladım. Adam masamıza oturalı bir dakika olmuş olmamış; “Evet ama”sını dayadı burnumuza. İnsana saygımdan belki de gerçekten “ama”sı vardır durumun diye etkin dinleme pozumu aldım.  Beş dakika dağınık dağınık konuştuktan sonra anlaşıldı ki, o an orada, ayaküstü düşünce üretmeye başlamış. Bunu da sürekli konuşarak yapıyor.  Öyle yüzeysel bir saptama ile bitirdi ki cümlesini, dayanamadım. Başımı çevirip, uzaklara bakarak, “Yaaa, işte böyle…” diye alakasız bir cümle ile sohbeti oksijensiz bırakıp, ortamı gerdim.

Aslında, o cümleyi duyduğum an, “Peki.. Size iyi günleeeer…” diyerek sit-com tadında bir çıkış yapmak istiyorum. Çoğu kez olası olmuyor. Oturduğum yerde “Beni yukarı ışınla Scottie!” cümlesini içimden sürekli tekrarlıyorum. Belki bu çaresizlikle titreşen mantrayı duyan, tesadüf bu ya, adı da Scottie olan bir uzaylı halime acır da beni yukarı çeker diye garip bir ümit benimkisi. Zaten şu sıralar uzaylı olduğuma kanaat getirmiş durumdayım da  uzayın hangi köşesinden kopup geldiğimi anımsamıyorum. “Ke-di, call home…” modundayım.

Sinir-liste”de ikinci sırayı ise çocuklu ailalerin gürültücü olanları alıyor. “Çok-sesli-yurttan-gürültüler-orkestrası”nın en olmadık yerlerde çocuklarını olağanüstü bir rahatlıkla burnumuza dayamalarına sinir oluyorum. Oynamayı gerçekten bilmedikleri ve aslında oynamak filan da istemedikleri minik çocukları ile evde yalnız kalmaktan korkuyor ki bu insanlar, yaz kış, soğuk sıcak demeden sokaklara vuruyorlar kendilerini.

Şimdilerde bir de ekipmana müzikli oyuncaklar da eklendi; tadından yenmez durumlar ortaya çıktı. Oturmuş sabah gazetenizi okuyup bir çay keyfi yapmaya çalışırken yan masanızdan on koyun gücünde bir meleme; mee-eee-… Bebecik eline tutuşturulan bir oyuncakla saatlerce sıkılmadan koyunlarını me’letip; “Old McDonald had a farm” diye dijital bir tıngırtı tutturuyor.  En fenası sonradan gün boyu ve hatta, bazen ertesi gün bile “Old McDonald had a farm, ia-ia-oooooo” diye sayıklayanın ben olmam.

Arada bir sıkılan çocuktan yana dönen anne I-phone’undan bir “Gummy  Bear” şarkısı açarak tekrar arkadaş sohbetine geri dönmüyor mu?  İşte o an masalarının üzerine fırlayıp “Oh, I am a gummy bear / Yes, I am a yummy bear…” diye çocukların günlerce kabus görmelerine neden olacak bir performansa girişmek istiyorum. Bu planı hayata geçirmedim henüz. Yakındır.

Sinirlendiğim şeylerin listesini çıkarmaya başladım ya. Korkarım durmam mümkün olmayacak. Az sanıyordum ama burada kesmezsem sanırım epey bir uzayıp gidecek. Başkalarını düşünmeyen insanların karşısında “Sevgi kelebeği” olamıyorum. Çok uğraşıyorum bu yolda ama olmuyor.

Sizin sinir listenizde neler var? Çok merak ediyorum. Ben mi büyütüyorum olayları acaba?

 

Etiketler: , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: