RSS

Yemek yada yememek…

12 Tem

Çok sevgili arkadaşlarımdan biri “Ben artık ciddi ciddi yemek ile ilgili bir şey yapmak istiyorum!” yazınca Facebook’ta, baraj kapakları açılmış gibi, bir çırpıda sürüyle yorum aldı… Herkes yemek yapmak istiyor. Dün bunu iş olarak yapan ve üniversitede de işin inceliklerini öğreten bir arkadaş ile kuracağım mutfak ile ilgili konuşurken herkesin bunu ne kadar kolay bir iş gibi gördüğünden, oysa “iş olarak” yapınca, adrenalin yüklü bir yaşama adım atıldığından söz etti. Can alıcı soruyu yönelttiğimde; “Peki sen hala seviyor  musun 25 seneden sonra?” diye sorunca, yorgun bir günün sonunda, gözleri parlayarak “Seviyorum tabii” diyebildi. İşinde 25. Yılını doldurmuş kaç kişi bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilir  ki?

Yemek yapmak ve yedirmek birbirinden çok farklı yaşamları olan insanları nasıl ortak bir beğenide buluşturabiliyor sizce? Yoksa “Food is new porn” diyen sosyolog hanımın saptaması ile yemek gerçekten de pornonun yerini mi aldı? Şefler de yeni seks sembolleri mi? Amaniiin… Allah saklasın. Blumenthal veya Bourdain bırakalım mutfaklarında kalsınlar.

Kendi adıma konuşursam  benim için bu sorunun yanıtı yemek yapılıp sofraya konana kadar geçen sürede gizli. Malzemeleri seçmekten, tabağa uzanan süreçte simyaya benzer bir büyü var benim için. Düşünüyorum, seçiyorum, o sırada kurguluyorum, önce sonra  sıralamaları, lojistik hesaplar yapıyorum ve sonra başlıyorum. Kesip biçiyor ve nihayetinde pişiriyorum. Ortaya çıkan her ne ise, damağı hoşnut ederse ve özellikle de paylaşılarak yenilirse, malzemeler doğadan aldıkları enerjilerini bize hediye ediyorlar. Pişiren de kendi enerjisini katıyor içine. En önemli malzemelerden biri bu. Ben yemeğime bir de müzik katıyorum. Her yemek için uygun müziklerim var pişirirken çaldığım.

Yemeğin hazırlanışı benim için nerdeyse derin düşünceye daldığım, meditatif bir eylem.  “Ben nasıl edeyim de bütün gün tarlada çabalarken aydınlanmaya ulaşayım?” diye soran fakir bir köylü kadına “Ellerine odaklan” diyen bir Zen ustasının öğüdünü anımsıyorum bıçağı elime her aldığımda… Ben de bıçağı ve malzemeyi kavrayan ellerime odaklanıyorum. Kırt kırt kırt… Düşünce askıda o an… Boşalıyor kafamın içi. Coşku yüreğimden bıçağımın ucuna akıyor.  Hele yemek sevdiklerim için yapılıyorsa… Hep böyle oldu bu. Evde tek başına kaldığım bir gün ilk kurabiyemi yaptığım altı yaşından bu yana… Yemek yapmak kaçış noktam oldu; gündelik dertler, sorunlar, içsel düğümler, başkalarının düğümleri, yaşattıklarım, bana yaşatılanlar…

Sonra, içine en önemli malzeme olarak kendimi de kattığım yemeğe küçük, farklı dokunuşlarla değişik bir şeyler eklemeyi de seviyorum. Bu kısmı yaratıcılığımı gıdıklayan kısmı. Ama, eski tariflerin özüne dokunmayı pek sevmiyorum. Onların denenmişliği ve zamandan geçirilerek damıtılmış bilgelikleri var. Ben yeni mutfakçı değilim. Eskinin emanetçisi  olmayı seviyorum. Sunumda çeşitlemelere varım en çok.  Bakın, yeni tarifler ve malzemelerde bu kaygım yok.

Yemek sofraya getirilip de sevdiklerimin gözlerinde bir pırıltı yakalayabiliyorsam, o an benim için analık duygularımın okşandığı yegane an oluyor. Değer verdiğim insanları besliyorum; içine kendimi kattığım sevgi ile, şefkat ile, koruma ve yaşatma içgüdüm ile. Bence kadınla erkeği yemek yapma güdüleri konusunda ayıran en önemli noktalardan biri budur. Kadının aldığı teşekkürün doyumu bunda gizli sanıyorum. Erkek aşçıların ise daha çok lezzet deneyimleme ve başarma duygusu ile yola çıktıklarını düşünüyorum.  Yanılıyorsam erkek arkadaşlarım beni düzeltsinler.

Bugün pazı, taze nane, kavılca, taze soğan ve taze sarımsak ile bir yemek yaptım.  Pazı yaprakları keskin bıçağın altında çıtırtılarla ince ince kesilirken onlara bana hediye ettikleri canları için teşekkür ettim. Güneşin alnında, kökleri sığ toprakta, yaprak yaprak üzerine canla başla tohuma varmaya çabalarlarken, kendilerini bir tabakta bulacaklarını bilmiyorlardı elbet… Naneler o güzel kokularını armağan ediyorlar. Bütün mutfak genzime dolan, içimi açan bir koku ile doluyor. Keşke paylaşabilsem sizlerle… En iyisi siz de evinizde yapın da paylaşmış olalım bu güzelliği. Hepsinden çok ince kıyılmış birer demet, zeytin yağı, tuz ve bir avuç kavılca veya ince bulgur ile kendi suyunu salıp çekene dek kavruluyor.  Üzerine sarımsaklı süzme yoğurt ve bir kaç damla kırmızı biberli tereyağ ile servis edilir. Internette kavılcayı araştırın. Hayırlı bir  malzeme.

Sahi siz neden yemek yapmayı seviyorsunuz? Anlatsanıza biraz…

Reklamlar
 

Etiketler: , ,

4 responses to “Yemek yada yememek…

  1. guguk kuşu

    07/12/2012 at 18:36

    bakla çorbası yamayı seviyorum, kokusu babaannemi haırlatıyor

     
    • Ebruli Kedi

      07/12/2012 at 23:45

      Gugukkuşu, kuru bakladan mı tazesinden mi yapılıyor? Merak ettim. Bilmediğim bir çorba…

       
  2. keshishadam

    07/17/2012 at 10:44

    Önce kavılcadan başlayayım internetten alıntıdır: “Çanakkale’nin Bahçedere köyünde yaşayan Yeter Teyze anlatıyor: ‘Yıllar, çok yıllar önce bu diyarda kıtlık olmuş. Köylüler ambarlarında ne var ne yok tüketmişler. Öyle ki bir sonraki yıl ekecekleri, tohumluk olarak ayırdıkları tahılları bile yemek zorunda kalmışlar. Yaşam neredeyse bitecekmiş ki doğayı izlemekte, onun sırlarını bilmekte mahir bu insanların aklına karıncalar gelivermiş. ‘Bütün yaz çeşit çeşit bitki parçalarını, sapları, samanları tek tek yuvalarına taşıyıp istifleyen karıncalarda olabilir bize can verecek olan tohumlar’ diye düşünmüşler. Başlamışlar karınca yuvalarını kazmaya. Kazdıkça karıncaların döngüyü yeniden başlatacak küçücük ambarlarına ulaşıvermişler. O tohumları kullanarak yeniden döngüyü başlatmışlar.’ İşte kavılca da buralardan toplanıp çoğaltılmış diyorlar sanırım.

    Yemek yapmak-yemek-yedirmek , üçü hakkında ayrı günlerde ayrı ayrı konuşmak lazım gerçi ama soru “neden yemek yapmayı seviyorsunuz”a gelirsek, galiba benim hikayem farklı bir şehirde tek başıma ilk sebze yemeği yapmaya çalıştığım günde başlıyor.

    O gün aklımdaki şey “artık içki ve protein bombardımanına ara vermek lazım, evde yemek yapmaya başlamak lazım” gibi düşüncelerdi ve ıspanak ile o günlerde tanıştım. Bir tarafta bol miktarda soğan sotelenirken diğer tarafta ıspanak haşlanıyordu. Her yaprağı özenle yıkanmıştı ve uzun sürmüştü. Ispanağı süzdüğümde elimde kalan miktar bir soğan büyüklüğünde bile değildi.

    İşte o gün ıspanaklı soğan yemeğini icat etmiş oldum 🙂

    Hikaye böyle başladı ve bu işin ezbere değil ustalıkla yapılması gerektiğini öğrendim. Aslında işin bendeki özü şu, yemek yapmayı sevmemin nedeni birçok farklı lezzetin biraraya gelerek oluşturabileceği lezzetin yanında o sebzelerin tabiatta yaşayabilmek için verdiği mücadele sonucu kazandıkları gücü insana da verebildiğine inanmam. “Ne yerseniz o olursunuz!” felsefesi yani. O yüzden asla çok pişirilmezler. Ve kendim yiyecek isem kendim yapmalıyım. Özenle yavaşça olmalı her şey.(Bu tat aldığımız her şey için geçerli) Neden yemeğinize teşekkür ettiğinizi çok iyi anlıyorum. Biraz tuhaf ama bendeki sebebi bu…

     
    • Ebruli Kedi

      07/17/2012 at 11:21

      Çok sevdim kavılca öyküsünü. Muhtemel doğrudur da… Karıncalar iyi bilirler bu işleri… Bir biz öğrenemedik… Sağlıcakla…

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: