RSS

Aylık arşivler: Temmuz 2012

Sabahın Yemişi Bir Tane Vişne…

Ne güzel türküdür; Sabahın yemiş bir tane vişne, giderem gelirem ardıma düşme Ay Osman. Osman’ı tanımıyorum. Size de ardıma düşün diyeceğim, belki vişne likörünüzü kendiniz yapmak isterseniz diye.

Her sene çok yoğun çalıştığım için vişne zamanını hep kaçırıyordum. Kaşla göz arası, çıkmaları ile kaybolmaları bir oluyordu. İki senedir, önceden hazırlıklıyım. Bu sene hele, iyice kararlı olunca, önceden manavımız Hıdır Bey’e siparişi vererek, iyi bir vişne kovalama  işini ona yıktım. Tabiidir ki, herkesten önce neredeyse turfanda sayılabilecek bir zamanda Sultani vişnelerimiz avdet ettiler.

Beş litrelik kocaman iki turşu kavanozuna vişneleri şekerle ve baharatlarla basarak üç hafta kadar güneşte beklettim. Sonra da ağız tadımıza göre votka ekleyerek damacanalara süzdüm. Votka ile vişnenin vuslata ermeleri için biraz kendi başlarına karanlık ve romantik bir yerde yalnız bırakılmaları gerekiyor aslında. Ama sabırsız bendeniz ve benden de daha sabırsız arkadaşlarım durur mu? Neredeyse yarım damacana vişne likörünün dibine darı suyu ekildi. Bugün gidip iki kilo vişne daha aldım.

Ama işin en keyifli tarafı, yaz boyunca yapmaya niyetli olduğum bir kaç çeşit likörü sunmak için eskicilerde güzel likör takımları aramak oldu. Şişe bulsan bardağı olmuyor, bardak bulsan sayısı tam değil. Sonunda ben de hoşuma giden şişe ve bardakları ayrı ayrı toplamaya karar verdim. Beş-on liradan başlayarak, 25 liraya kadar likör bardakları  var.  Takımların neredeyse hepsinin bir iki bardağı eksik. Sonuçta 23 tane bardağım oldu. Seçerken tek değişmez ölçütüm ince camdan olmaları idi.

Bugün ise Nilüfer ile epey ucuza, çok güzel şişeler bulduk.  Eski şişeleri  alırken dikkat etmeniz gereken tek şey içinde su ile temizlenmeyecek bir tortu izi olmaması. Gördüğümüz şişeler arasında en temizlerini seçtim. Çok beğendiğim bir tanesini de şayet temizleyemezsem geri getiririm diyerek şartlı satın aldım. Eve gelince içine tuz ve gazete kağıdını minik minik yırtarak doldurup, epey bir çalkalayarak temizledik. Dezenfekte edilip, iyice kuruyunca kullanıma hazır hale geldiler. Eski bir şeylere yeniden can vermek ne güzel! Şişe alırken dikkat; eczanelerden çıkma, kimyasal şişelerini almayın sakın.

Bir de eski bir dolabın içinde, mahcup, büyük bir şişenin ardında saklanan, Çekoslovak göçmeni, şişelerini kaybetmiş dört kızkardeşe kucak açarak, evlat edindim.  Eve geldirler, yıkanıp paklanıp, dezenfekte edildiler.  Çekoslovakya mı kaldı artık? Sadece eskicilerde adı geçiyor. Yeni evlerine gelişlerinin anısına, yeni şişelerden biri ile bir de boy fotoğrafı çektirdik. İncecik ve hafif, içkinin zerafeti ile uyumlu bardaklar.  Hemen denendiler tabii…

Bu vesile ile, güzel sonuç veren vişne  likörünün tarifini burada sizlerle paylaşmak isterim. Herkes yapsın. Çok kolay. En güzeli kendi yaptığınız bir şeyin tadına doyum olmaması. Ucuz şişeler de bulursanız bizim gibi, eşe dosta çok güzel bir hediye olacağını düşünüyorum. Uğraşılmış, sevilen kişi düşünülerek yapılmış, bu nedenle de bence çok daha değerli bir hediye.

Bir kilo üzerinden tarifini vereyim ama siz isterseniz büyük bir kavanoza bir kaç kilodan da yapabilirsiniz. Önemli olan pancar şekeri bulmanız. Paketlerin üzerine bakın, %100 pancar şekeri yazanı alınız…

Bir kilo vişne, saplarını ayıklayın.

Yarım kilo şeker (Çok tatlı seviyorsanız bir kiloya kadar yolu vardır) Bizim geçen sene bir kilo şeker ile yaptığımız çok tatlı oldu. Bu sene yarıya düşürdüm…

10-12 adet kakule; havanda çıtlatın.

10 tane karanfil

2-3 çubuk tarçın

Malzemeyi büyük bir kavanoza bir sıra meyve bir sıra toz şeker olarak dizin, araya baharatları da karıştırın. Kavanozu ağzına kadar doldurmayın sakın zira açmadan, şişeyi sallayarak şekerini eritmeniz gerekecek. Ağzını sıkıca kapatarak güneşli bir yere yerleştirin. Bir kaç günde bir, kavanozu sallayarak, meyvelerin suyunu bırakmasını ve şekerin erimesini sağlayın. 2-3 hafta sonra, meyveleri tel süzgeç ile süzün ve ağız tadınıza göre iyi cins bir votka ile karışıtırn. Kanyak veya cin tercih edenler de oluyor. Siz bilirsiniz.

Votka oranı için birebir iyi bir orandır ama siz az veya çok alkollü sevebilirsiniz. Kendi ağız tadınıza göre oranı siz belirleyin. Ben geçen gün oran belirlerken içe içe çakırkeyf oldum.. Tarifin en eğlenceli kısmı bu zaten; likörün bana verdiği yetkiye dayanaraktan… Ohooo, çok eğlendim o gün.

Bir arkadaşım vişneleri süzmeden alkol ekliyor. O da güzel bir düşünce. Ancak sizin de vişneleriniz benimkiler gibi suyunu salarken hafif eridiyse, içkinin bulanık olmaması için zamanında süzmek iyi olur.  Vişneleri de derin dondurucuda saklayın. Hafif alkollü, şekerli tadları ile pasta yaparken, muhallebinin içine ya da püresini çıkarıp pelte yaparak kullanabilirsiniz.

Hayal gücünüze güvenin. Hepinize afiyet olsun…

Reklamlar
 
8 Yorum

Yazan: 07/23/2012 in yemek içmek

 

Etiketler: , , ,

Brecht Uskumru Dolması Sever miydi Acaba?

Bir çok insan için bilgi kutsal. Birinin çeşitli konularda fazladan bir şeyler bilmesi şaşırtıcı, büyüleyici geliyor. Ben yavaş yavaş bilgiye farklı yaklaşmayı öğreniyorum. Ağır aksak da olsa, yaklaşımım değişti son yıllarda. Okuya ede öğrendiğim ilginç şeyler kafamın içinde yer etmiş.  Beyin kıvrımlarımın arasını doldurduğunu düşlediğim bilgilerim katran ve kuştüyüne bulanmış gibi yapışkan bir his yaratıyor bende.  Bilgi bağımlılık yapıyor, düşüncelerimi derinleştiriyor, kafamdaki diğer bilgilerle birleşerek analiz yapmamı kolaylaştırıyor. Bunlar “bilmenin nimetleri“…

Ama kötü bir yan etkisi de var bilginin… “Bilmenin laneti” diyebiliriz.  Algılamanın saflığını lekeliyor ve anı yaşamamı olanaksız kılıyor. Beyin bağımlı ya; hep daha, daha istiyor… Bu halimden çok sıkıldım artık.

Örneğin; Akıntı Burnu’nu dönerken, buraya kadar yüzerek gelen ve akıntıya karşı koyamadığı için karadan yola devam edip, ileride tekrar denize giren çağanozları düşünüp artık yoklar diye üzülüyorum.  Üzülürken Akıntı Burnu’nun güzelliğini ıskalıyorum.

Boğaziçi’nin kenarında yaşıyoruz ya? Dün hadi denize girelim dedik. Su bir nehir hızı ile akıyordu. Çağanozlar gibi yalı duvarlarına tutuna tutuna, kayaların üzerinden yürüdük ileriye doğru. Sonra kendimizi akıntıya bırakıp, hoop iki saniyede başladığımız yere döndük… Yanımızdan güle oynaya, çığlık çığlık bağırarak, buz gibi berrak akıntının zevkini çıkaran köylü çocukları geçti… Bir onlara bir kendime baktım. Ben çağanozları, uskumruların çiroz halini, kafadan okşaya okşaya kılçığı dışarı alınıp bütün kalan uskumrulardan yapılan dolmaya fıstık koyup koymadığımızı, ayağıma takılan midyelerden yaptığım salmayı, yalıların ilk sahiplerini, Boğaz’ın biz çocukkenki halini, şimdi yok olmuş allı yeşilli takaları, çakılları sürükleyerek akan Moldova Nehrini ve Smetana’nın bestesi ile  bu şiiri bize armağan eden Brecht’i,  oradan haydaaaa, ta lise yıllarındaki epik tiyatro çalışmalarımızı anımsarken, çocuklar akıntı ile bir olmuş eğleniyorlardı.

Ben de denizin tadına varıyordum tabii… Tenimde tuz kokusu, yüzümde rüzgar, bacaklarıma dolanan yosunlar… Ama andan çok, anın bana anımsattıklarının zevkini yaşıyordum. Bu an’da var olmak, anı yaşamak değil. Bu bilgiyi yaşamak, bilginin keyfini sürmek ve bilgiden zevk almak; andan değil…

Farkına varınca hemen kendime geldim. Kendimi öldürmem gerek. Fiziksel olarak değil tabii ki. Bu yaşamı delice seviyorum. Bilgilerimi bir kenara koyup, istediğim zaman raftan çekip alacağım hale gelmem gerek. Bildiklerimi askıya alma becerisi geliştirerek kendimi öldürmeliyim ki yeniden özüme dönebileyim. Bir çağanoz gibi, yosun gibi, martı gibi, köylü çocukları gibi…

Her canlı bir gün ölümü tadacaktır; sonra bana döndürüleceksiniz demiyor mu Ali İmran suresi? Bana böyle bir anlam taşıyor gibi geliyor uzun zamandır. Önce olduğun, geliştirdiğin kimliği tüm takıları ile yok etmeyi başar. Ödülün “kendin olmak” olacak.

Bana döndürüleceksiniz” demek; özündekini bulacaksın ve sen kendin olacaksın demek…

Hayırlı bir hafta sonu olsun hepimize… Ben yine Boğaz’da yüzmeye gideceğim. Bu sefer akıntıyı tam deneyimlemeye. Kıyıyı es geçip Sarayburnu’ndan çıkarsam gülmeyin arkamdan e mi? Akışa teslim oldum anlamına gelir ki ne güzel bir akıştır o!

 

Etiketler: , , , , ,

Yemek yada yememek…

Çok sevgili arkadaşlarımdan biri “Ben artık ciddi ciddi yemek ile ilgili bir şey yapmak istiyorum!” yazınca Facebook’ta, baraj kapakları açılmış gibi, bir çırpıda sürüyle yorum aldı… Herkes yemek yapmak istiyor. Dün bunu iş olarak yapan ve üniversitede de işin inceliklerini öğreten bir arkadaş ile kuracağım mutfak ile ilgili konuşurken herkesin bunu ne kadar kolay bir iş gibi gördüğünden, oysa “iş olarak” yapınca, adrenalin yüklü bir yaşama adım atıldığından söz etti. Can alıcı soruyu yönelttiğimde; “Peki sen hala seviyor  musun 25 seneden sonra?” diye sorunca, yorgun bir günün sonunda, gözleri parlayarak “Seviyorum tabii” diyebildi. İşinde 25. Yılını doldurmuş kaç kişi bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilir  ki?

Yemek yapmak ve yedirmek birbirinden çok farklı yaşamları olan insanları nasıl ortak bir beğenide buluşturabiliyor sizce? Yoksa “Food is new porn” diyen sosyolog hanımın saptaması ile yemek gerçekten de pornonun yerini mi aldı? Şefler de yeni seks sembolleri mi? Amaniiin… Allah saklasın. Blumenthal veya Bourdain bırakalım mutfaklarında kalsınlar.

Kendi adıma konuşursam  benim için bu sorunun yanıtı yemek yapılıp sofraya konana kadar geçen sürede gizli. Malzemeleri seçmekten, tabağa uzanan süreçte simyaya benzer bir büyü var benim için. Düşünüyorum, seçiyorum, o sırada kurguluyorum, önce sonra  sıralamaları, lojistik hesaplar yapıyorum ve sonra başlıyorum. Kesip biçiyor ve nihayetinde pişiriyorum. Ortaya çıkan her ne ise, damağı hoşnut ederse ve özellikle de paylaşılarak yenilirse, malzemeler doğadan aldıkları enerjilerini bize hediye ediyorlar. Pişiren de kendi enerjisini katıyor içine. En önemli malzemelerden biri bu. Ben yemeğime bir de müzik katıyorum. Her yemek için uygun müziklerim var pişirirken çaldığım.

Yemeğin hazırlanışı benim için nerdeyse derin düşünceye daldığım, meditatif bir eylem.  “Ben nasıl edeyim de bütün gün tarlada çabalarken aydınlanmaya ulaşayım?” diye soran fakir bir köylü kadına “Ellerine odaklan” diyen bir Zen ustasının öğüdünü anımsıyorum bıçağı elime her aldığımda… Ben de bıçağı ve malzemeyi kavrayan ellerime odaklanıyorum. Kırt kırt kırt… Düşünce askıda o an… Boşalıyor kafamın içi. Coşku yüreğimden bıçağımın ucuna akıyor.  Hele yemek sevdiklerim için yapılıyorsa… Hep böyle oldu bu. Evde tek başına kaldığım bir gün ilk kurabiyemi yaptığım altı yaşından bu yana… Yemek yapmak kaçış noktam oldu; gündelik dertler, sorunlar, içsel düğümler, başkalarının düğümleri, yaşattıklarım, bana yaşatılanlar…

Sonra, içine en önemli malzeme olarak kendimi de kattığım yemeğe küçük, farklı dokunuşlarla değişik bir şeyler eklemeyi de seviyorum. Bu kısmı yaratıcılığımı gıdıklayan kısmı. Ama, eski tariflerin özüne dokunmayı pek sevmiyorum. Onların denenmişliği ve zamandan geçirilerek damıtılmış bilgelikleri var. Ben yeni mutfakçı değilim. Eskinin emanetçisi  olmayı seviyorum. Sunumda çeşitlemelere varım en çok.  Bakın, yeni tarifler ve malzemelerde bu kaygım yok.

Yemek sofraya getirilip de sevdiklerimin gözlerinde bir pırıltı yakalayabiliyorsam, o an benim için analık duygularımın okşandığı yegane an oluyor. Değer verdiğim insanları besliyorum; içine kendimi kattığım sevgi ile, şefkat ile, koruma ve yaşatma içgüdüm ile. Bence kadınla erkeği yemek yapma güdüleri konusunda ayıran en önemli noktalardan biri budur. Kadının aldığı teşekkürün doyumu bunda gizli sanıyorum. Erkek aşçıların ise daha çok lezzet deneyimleme ve başarma duygusu ile yola çıktıklarını düşünüyorum.  Yanılıyorsam erkek arkadaşlarım beni düzeltsinler.

Bugün pazı, taze nane, kavılca, taze soğan ve taze sarımsak ile bir yemek yaptım.  Pazı yaprakları keskin bıçağın altında çıtırtılarla ince ince kesilirken onlara bana hediye ettikleri canları için teşekkür ettim. Güneşin alnında, kökleri sığ toprakta, yaprak yaprak üzerine canla başla tohuma varmaya çabalarlarken, kendilerini bir tabakta bulacaklarını bilmiyorlardı elbet… Naneler o güzel kokularını armağan ediyorlar. Bütün mutfak genzime dolan, içimi açan bir koku ile doluyor. Keşke paylaşabilsem sizlerle… En iyisi siz de evinizde yapın da paylaşmış olalım bu güzelliği. Hepsinden çok ince kıyılmış birer demet, zeytin yağı, tuz ve bir avuç kavılca veya ince bulgur ile kendi suyunu salıp çekene dek kavruluyor.  Üzerine sarımsaklı süzme yoğurt ve bir kaç damla kırmızı biberli tereyağ ile servis edilir. Internette kavılcayı araştırın. Hayırlı bir  malzeme.

Sahi siz neden yemek yapmayı seviyorsunuz? Anlatsanıza biraz…

 

Etiketler: , ,

Tutku Öyküleri – 1

O kadar çok olumsuz şeyden bahsetmek zorunda kalıyoruz ki bu memlekette! Arada es verip, ruhumuzun üzerindeki kara bulutları üfürüp, güneşi açtıracak değişik konulara da kulak vermek gerek.

Bir çoğumuz gibi ben de güzellikleri büyüten, tutkulu insanların yapabildikleri hakkında bir şeyler okumayı çok seviyorum. “Tutku öyküleri” diyelim bunlara.  İşin içinde tutku olmadan yaşamda üretken olunmuyor galiba. Tutku her şeyin baharatı gibi;  işin de, ilişkilerin de… Sürekli yaşama bağlılık enerjisi üreten bir dinamo gibi…

Tutku ve aşk ile başlanan uğraş ne ile ilgili olursa olsun, bir şekilde başarıya ulaşıyor. Maddi bir başarı olmasa bile sonunda, insan kendini bir şeylere vakfedebildiği ölçüde, o uğraşı aracılığı ile kendi içinde derinleşiyor. Kendine çıktığı yolculukta, olgunlaşıp, daha bilge dönüyor memleketine. İş haricinde de bir uğraşı olan, kendini bu uğraşın içinde eritebilen insanlara da gıpta ederim hep.

Bu yüzden bundan sonra, tutkunun ortaya çıkardığı bir güzellik veya yarara ilişik bir öyküye rastgeldim mi, sizlerle buradan paylaşmaya karar verdim. İyi örnekleri de çoğaltmak ve paylaşmak gerek.

Hadi bugün konumuz “çikolata” olsun ve çikolatalı bir tutku öyküsü anlatayım size.

Ben çikolata çok severim ama çikolata olmadı mı kriz geçirenlerden değilim. Aylar geçer yemek aklıma bile gelmez ama “iyi” bir paket çikolatayı da ele geçirdiğimde… Kurabiye canavarı gibi yüzümü içine gömüp, yatağımı o paketin içine kurabilirim.  İyi bir yiyiciyim yani. Sadece iyisini, yemeğe değer olanını yerim. Fabrika ürünleri benim damağıma uymaz.

Bütün dünyada çikolata sanatçılığı önemli iş.  Sanatçılık dedim zira malzemeyi nasıl birleştirdiğiniz ve nasıl bir lezzet tasarladığınız önemli.  Bu nedenle fabrikasyon çikolatalarda bu kalitenin yanından bile geçilemiyor.  İş en iyi malzemeyi bulabilmekle başlıyor. Hadi buldun diyelim, aynı malzemenin peşinde bir sürü alıcı. Bu nedenle kakao alımı da rekabet nedeni ile ciddi tehlikeler içeren bir iş haline gelmiş.  Geçen sene büyük kakao alımcılarından birisini arabasında kurşunlamışlar da adam allahtan yedi kurşuna rağmen sağ kalmış.

Bütün büyük üreticiler genellikle toptancılardan ve aracılardan kakao alırken, gerçekten çikolataya gönül vermiş tasarımcılar kakaonun nasıl yetiştirildiğine bile karışıyorlarmış. Kakao yetiştiricilerinin köylerine yerleştirdikleri uzmanlar ile sürekli üretimi denetliyorlarmış.  Çekirdeklerde azıcık bir nem, toprak kokusu veya maazallah küfümsü bir şeyler hasıl olursa, sonuç tatsız olur haliyle. Çekirdeklerin fermantasyonu ve kurutulması, daha sonra gerektiği kadar kavrulması hep son lezzeti derinden etkileyen ögeler çünkü. Fabrika ölçeğinde üretim yapan çikolatacılar bunları hep es geçmek durumunda kalıyorlar zira aracılardan mal temin ediyorlar. Yani reklamlarında ne kadar “Havana’daki adamımız kakao çek,irdeklerini seçerken” yollu reklamlar yapsalar da çoğu kaynağından mal almıyorlar. 7-8 büyük toptancının müşterisi çoğu.

Çikolata uzmanı gurmelere sorulduğunda üzerinde anlaşabildikleri bir kaç isim dışında, küçük ölçekli üretim yapan sanatçıları sayıp döküyorlar.  Dünyanın uzmanlığını kabul ettiği bir kaç önemli isim var tabii:  La Maison de Chocolat, Teuscher, Enric Rovira, Oriol Balaguer, Tessieri Kardeşlerin yıldızı yeni parlayan Amedei markası, Valrhona, Michel Cluizel gibi… Önerilen isimler damak zevkine göre değişiyor haliyle.

Ben okurken Amedei’nin öyküsünü çok sevdim. Meydan okuma içeren, heyecanlı bir macera ve intikam romanı gibi… Tabii, sonradan  süslenmiş ve pazarlamaya hazır hale getirilmiş cilalanmış bir başarı öyküsü de olabilir okuduklarım.  Pazarlama  ve reklam işinde uzun yıllar çalışınca her şeye şüphe ile yaklaşır oldum. Ama yine de güneş balçıkla sıvanmaz derler. İki kardeşin 1990’larda tutkuyla ve planlı bir şekilde giriştikleri işlerini taşıdıkları nokta ortada. Çikolata Akademisi Ödülleri çikolatacıların Oscar’ı gibi bir şey.  Üç yıldır toplamakta oldukları çikolata dünyasının prestijli Altın Çekirdek (Golden Bean) ödülü de bunun kanıtı.

Alessio ve Cecilia kardeşler 1991’de İtalya’daki evlerinden kalkıp, Rhône vadisindeki , Tain l’Hermitage’da Valrhona ile bir randevuya gitmişler.  Tessieri kardeşlere kötü davranılmamış ama knowhow için bir anlaşma yapmak istediklerinde elleri boş geri dönmüşler. Cecilia’ya göre Fransızlar görüşmeye bile yanaşmamışlar. Bahaneleri de İtalyan damağının bu kadar sıradışı çikolataları takdir edebilecek kadar gelişmiş olmadığı imiş. Ne büyük densizlik ve terbiyesizlik…

“Kişisel ve ulusal bir hakaretti ve o anda savaş ilan ettim.” diye anlatıyor  Cecilia.

Amedei’nin Venezuela’nın Chuao köyünün ürününü toptan kaldırabilmek için neler yaptığını okudum. Köylü kooperatifinin tüm borçlarını kapattığı gibi, mevcut fiyatın tam üç katını vererek yıllardır köyün tek alıcısı olan Valrhona’nın burnunun dibinden bütün ürünü kapıvermiş.  Valrhona öylece eli böğründe kalakalmış… Sen misin İtalyan’a hakaret eden… Tessieri’ler böylece artık çikolata yapımı için dünyanın en kaliteli olarak kabul edilen kakaosunu kullanabilir hale geçmiş.  Erkek kardeş Tessieri kakaoyu eve getirince, ondan sonrası kız kardeşin virtüozitesine kalmış.  O da demek bu işi iyi kıvırıyor ki, son bir kaç senedir bütün önemli ödülleri alarak çikolatanın önemli isimleri arasına girmişler.  Gel de merak etme şimdi…

Floransa civarına yolunuz düşerse, bir arabaya atlayıp Amedei’yi yaptıkları atölyeye uğrarsınız artık. Benim kişisel çikolata safarisi planlarım arasında ise bir Barcelona ziyareti sırasında Balaguer ile Rovira’lara uğramak, bir de Tessieri’lere kahve içmeye gitmek var…

 

Etiketler: , , , , , , ,

Bugünü unutmamak ve unutturmamak adına Mart ayında yazdığım bu yazıyı yeniden yayınlamak istiyorum… Unutulmadınız….

Ebrulikedi's Blog

Filmi 30 yıl öncesine sarıyorum.   Üniversite birinci sınıf öğrencisiyim. Üniversiteler 12 Eylül’ün hemen ertesinde sterilize edilmiş yerler. Öyle ki doğru dürüst bir kantin bile yok; bir araya toplaşamayalım diye. Haliyle öğrenci kulüpleri filan da yok.  Üç beş iyi arkadaş kendi aramızda bir edebiyat  grubu kurmuşuz. Evlerde toplanıp kitap, şiir filan tartışıyoruz.  Birlikte öğreniyor, öğrendiklerimizi paylaşıyoruz.  İyi anımsamıyorum ama İshak Reyna idi galiba. “Ben” dedi “kitap fuarında Asım Bezirci ile tanıştım. Onu çağıralım bize,  Orhan Veli konuşalım.”  “Aaa, ne iyi olur.” dedik.

Şimdi düşünün, 55 yaşlarında, onlarca kitabı yayınlanmış bir yazarsınız.  İki tane 18-19 yaşında çocuk size gelip diyor ki “Bize çaya gelir misiniz? Orhan Veli konuşalım.”   Kaç kişi evet der Allah aşkına? Ama o ikiletmedi bile, kalktı geldi… Yüzünde mahcup bir gülümseme, mini minnacık bir adam. Kibarca bir koltuğa ilişti… Börek ve kurupasta yedik, çay içtik, konuştuk, gülüştük.  Hiç öyle kocaman, önemli…

View original post 566 kelime daha

 
1 Yorum

Yazan: 07/02/2012 in İnsanlık halleri

 
 
%d blogcu bunu beğendi: