RSS

Aylık arşivler: Haziran 2012

Kavanozdaki Günışığı

Iğdır kayısıları çıktı. Reçel zamanı… Geçen hafta çilek, ondan önce baba incir reçeli vardı. İkişer kavanozdan az az yapıyorum ki bitsin yenilerine yer açılsın.

Çocukluğumdan beri reçel benim için ikindilerin, zorunlu öğle uykusu hapsinden sonra oyuna dönüşün habercisidir. Bir koca dilim tereyağlı ekmeğin üzerinde vişne veya çilek reçeli ve yanında bir koca bardak soğuk süt ile akşam yemeğine kadar enerji kaynağı olurdu biz çocuklara. Ağaç tepelerinden inmez, denizden çıkmazdık ki bütün gün. Yediğimiz iki lokmayı bir saat içinde yakardık. Şimdi ise bedenimizden özür dilemeden reçel yiyemez olduk. Şeker öldürücü bir besin aslında. Ama az da olsa, bir lokma da olsa sabah kahvaltılarında tereyağ ve reçeli eksik etmemeye çalışıyorum. Bedenim beni affetsin… Ruhum ise çoktan gözlerini kapamış, “Mmmm” diye şarkı mırıldanıyor.

Bugün iki kilodan kayısı reçeli kaynattım.Tek tek hepsinin kabukları soyulup, göbeklerindeki çizgiden nazikçe çekirdeklerini bana vermeleri için ikna edilen kayısılar kaynayan bala atıldılar… Bu tarif hep güzel sonuç verir. Iğdır kayısıları ile güzel oluyor, başka kayısı ile bu kadar lezzetli olmuyor. Hem renklerini hem kokularını hem de formlarını koruyorlar. Yiyenler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim…

Sırada şeftali, mürdüm ve vişne reçelleri var. Yarın halden vişne getirecek manavımız Hıdır bey. Yarın da onu kaynatırım. Bir kısmı ile de likör yapılacak pek tabii ki… Onu da yapınca tarifini veririm. Şimdi kayısı reçeli tarifini paylaşayım isteyen olur ise:

2 kilo Iğdır kayısısı; olgun ama yumuşak olmasın

1.750 gram toz şeker

2 bardak su

4-5 adet limon tuzu

Kayısıları kaynayan suya atıp biraz bekletin, sonra çıkarıp derilerini soyun ve yanındaki yarıktan çekirdeklerini dışarı alın. Bir kevgire koyun, suyu altına akarsa diye altına tabak koyun.

2 bardak suda şekeri eritip bir taşım kaynatın. Bu şuruba kayısıları ekleyin ve ara ara delikli kepçe ile nazikçe karıştırarak, köpüğünü ayrı bir yere alarak kaynatın. Balı kaşığın ucundan top şeklinde tabağa düşüp, tabakta yayılmayınca reçeliniz olmuş sayılır. Bu arada kayısılar da hafifçe şeffaflaşmış olurlar. Limon tuzunu ekleyip, karıştırın ve bir dakika daha kaynatıp altını kapatın.

Sıcakken temiz kavanozlara doldurup ağzını kapatın. Şekeri az olduğundan buzdolabında bekletirseniz uzun dayanır. Hemen yiyecekseniz dışarıda da bir süre durur tabii.

Afiyet bal şeker olsun. Ruhunuza şenlik, damağınızda çocukluktan kalma bir tad olsun.

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 06/21/2012 in yemek içmek

 

Etiketler: , , ,

Adem 1.0

Memleket halleri içimi sıktı son günlerde.  Komik şeyler anımsamak ve anlatmak isteği içindeyim.

Geçenlerde, akşam vakti iki güzel kız arkadaşım bir şişe şarapla kapımı çaldılar. Annem de beni ziyaret etmeye gelmişti. Oturduk, konuşmaya daldık. Bir şişe ikinciye bağlandı. Kadınlar ne konuşur ki kendi aralarında. Geyik çevirdik ve çok güldük. İdeal erkeğin olmadığından dem vurduk. Eminim erkekler de bir araya geldiklerinde ideal kadının olmadığından yakınıyorlardır hep. Yok yani “ideal” diye bir şey.

Neyse, annem de derlemiş olduğu halk masalları içinde “Altın Kirpikli” diye bir masaldan bahsetti. Bu masaldaki prenses kendisini evlendirmek isteyen babasına kendisini rahat bırakmasını ve düşlediği gibi bir eşi kendisinin yapabileceğini söyler. Babasından 40 kilo un ister ve 40 gün kırk gece durmadan dinlenmeden bir eş yoğurur, şekillendirir kendi için.  Hakikaten de mükemmel olan erkeğini bitirdiğinde yorgunluktan ölmüştür.  Allah’a yalvarır ona can vermesi için ve hemen uykuya dalar. Bu arada duası kabul olunur, eş uyanır. Karşısında bir dudağı yerde bir dudağı gökte Habeşi hizmetçiyi görür. “Beni sen mi yarattın?” diye sorar. Habeşi de kadın, o da insan. Bu kadar yakışıklı bir erkeği karşısında görünce dayanamaz , “Evet, seni ben yarattım” der. Prenses sabah uykusundan uyandığında erkeğini başka kadına kaptırmıştır bile…

Sembolik değeri olan bir öykü tabii. Her kadın kendini bir nebze bulabilir bunun içinde. Bizim de sembolik bir başka öykümüz var. Bizzat yaşanmıştır bizim Adem’in öyküsü.

Anımsarsanız Kuzguncuk’ta bir Bostan’ımız var betonlaşma tehdidi altında.  Biz de semt sakinleri olarak sürekli bir şeyler yapıp duruma dikkat çekmeye çabalıyoruz.  Sembolik bir etkinlik olarak Kuzguncuk Bostan’ını korumak üzere bostan korkulukları tasarlayalım, caddenin iki yanındaki ağaçlara bağlayalım dedik. Tahtadan çatılmış, T harfi şeklinde kazıklarla işe başlıyordu herkes.  Her birimiz kendi tasarlayacağı birer bostan korkuluğu yapacaktı. Korkuluklar da “Bostan Bizim, betona teslim etmeyiz!” babında Bostan direnişimizi simgeleyecekti.

Biz Esra ile birlikte işe giriştik.  Öncelikle korkuluğumuz erkek olsun dedik.  Ben matrağına dedim ki “Yakışıklı, yapılı bir şey yapalım. Kuzguncuk’taki tüm bekar kadınları korusun, gözetsin.” İsmini Adem koyduk.  O andan itibaren, yaptığımız her şeyi “ideal erkeği” düşünerek şekillendirdik. Korusun, gözetsin dileğimiz de giderek dallanıp budaklandı haliyle… Geyik çevirme potansiyelimiz sınır tanımıyor ki.  Geniş omuzları, uzun bacakları vardı Adem’imizin. Bu arada kol bacak yapmak ne zormuş. Sıfırdan bir insan tasarlamak ne zormuş. Neyse yılmadık, karton, köpük, zımba, mukavva insanoğlunun bildiği tüm malzemeler ile ideal erkeği çatmaya devam ettik.

Adem’imizin kıvırcık saçları, pinpon topu gibi gözleri, güzel sarı bir T-shirtü, kırmızı eldivenleri, pırıltılı kaşkolu ve bermuda şortu vardı. Göğsüne de üzerinde E ve P harfleri olan kocaman bir kırmızı kalp astık. Adem öncelikle benim ve Esra’nın erkeği idi ama iyi niyetle paylaşımcı da olmalıyız dedik.  Bizden izin alarak, isteyen tüm hanımlara da yardımcı olabilirdi.  Pırıl pırıl Adem’imizi bitirince taşıyıp, eczenenin köşesindeki ağacı destek alarak nöbete diktik. Dikerken de dalgamızı geçiyorduk; çok sıkı bağlayalım da geceleri gezmeye çıkmasın diye. Tellerle filan epey sıkı sıkıya bağladık.  Biz öyle sanıyoruz tabii.

Ertesi gün sabah aşağı indiğimizde Adem’in ayağında donu yoktu. Bizimkisi şortunu çaldırmıştı. Ya da belki akşam nerede çıkardığını unutup, alelacele yerine dönerken donsuz kalmıştı.  Şaka gibi… O gün ne kadar güldüğümüzü anlatamam.

Abartıyor demeyin ama Adem ertesi gün üzerinde ismimiz yazan kalbini çaldırdı.  O sıralar gece gündüz çalışan ve dünyadan habersiz Esra’ya dedim ki “Esra’cığım, Adem kalbini çaldırdı. Sembolik bir şeyler oluyor. Adem üzerinden Evren bize mesaj veriyor sanırım”.

Sonraki gün ise bir gözü yerinden çıkıp, önünde sallanmaktaydı. Bu kadar gözü dışarıda olan bir korkuluk görülmemiştir. Herkesin korkuluğu hasarsız dururken bizimki parça parça kaçmaya çalışıyor gibiydi. Bunun üzerine kızarak Adem’in Adem 1.0 olmasına ve bizim Adem 2.0 üzerinde çalışmamız gerektiğine karar verdik.

Ne komik, gerçek yaşamdaki gibi oldu bitti her şey.  Adem’i yeniden giydirebilir, gözünü geri yapıştırabilirdik filan ama biz de o kadar enayi değildik ya. Bizi istemeyeni hiç istemezdik ve Adem’i kendi haline bıraktık. Kısa sürede kırıldı, döküldü ve ilk yakışıklı halinden eser bile kalmadı. Pörsüdü gitti.  Bir sabah kalktığımızda bütün korkuluklar yerinden sökülüp götürülmüştü. Kim yaptı hiç bilemedik.  Bizim ideal erkeğimiz de böylece şehir çöplüğüne avdet etmiş olmalı.

Anlamak isteyenler için bunda ne hikmetler vardır kimbilir…

Hepinize güzel günler dilerim.

Kuzguncuk Korkulukları’nı görmek için burayı tıklayabilirsiniz. Bakalım kıvırcık saçlı ve sarı T-shirtlü Adem 1.0’ı bulabilecek misiniz?

 
2 Yorum

Yazan: 06/04/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: