RSS

Mea Culpa

06 May

Bakınız geçenlerde Ece Temelkuran nasıl yazmış duygularını:

 “Öyle bir suçluluk duygusu var ki bende, yemeğin yemediğim yarısının bile kalbinin kırıldığını düşünüyorum. Böyle yaşamak kolay olmuyor elbette. İnsan, yaşamayı becerebilenlerin karşısında donup kalıyor. Yani merak ediyorum, insanlar nasıl oluyor da yaşamaya ara vermek istemiyorlar. Bana gelince, ara vermek bir yana, yaşamak istediğimden bile o kadar emin değilim. O tür bir saplantım -ya da kararlılığım diyelim- hiç olmadı. Kendimi dünya için o kadar zorunlu veya yararlı da görmüyorum üstelik. Soğuk makarna gibiyim, ne dünyaya zarar vermek istiyorum ne de büyük bir yarar sağlamak gibi önlenemez bir isteğim var. Var olmak, o kadar da heyecan verici gelmiyor bana. Buna karşılık, yok olmanın da anlamlı bir yanını göremiyorum. Tavşan boku gibiyim bir bakıma; kokmaz, bulaşmaz. Sizin anlayacağınız, eğer ölümü anlamlandıran yaşadığınız sürece yaptıklarınızsa, pek şansım yok.”

İçinde bir parça yürek taşıyan herkesin duygudaşlık kurabileceği satırlar bunlar.  Bu “sürekli suçluluk” duygusuna sebep olan nedir diye epey düşünmüşümdür. Hele bugün… Bugün bu memleketin yok ettiği 3 genç fidanın yıldönümü. Deniz Gezmiş’in fotoğraflarını her gördüğümde bu his yakamı bırakmıyor.

Sürece katkı yapamamak” duygusunu ne kadar da iyi tanırız hepimiz.  Uzun yıllar, insanların yoksunlukları, acıları karşısında hep çaresiz hissettim kendimi.  Bir yandan kendimi sanki ufacık bir olanak elime geçirsem, dünyanın dengesini değiştirebilir, insanların yaşamlarını daha iyi hale getirebilir, dünya üzerine tarih boyunca yapılmış her yanlışı silebilirmişim gibi muktedir hissediyordum.  Diğer yandan ise “küçücük” bir insan olmanın çaresizliği içinde hiç bir şeye çare olamamanın acısı ile yıllarca ikiye yarılıp durdum ortadan.  Yapabileceğimi duyumsadıklarımla, yapamadıklarımın arasında “tavşan boku” gibi kalakaldım.  Her kahkahamda ortadan yarıldım, her lezzetli lokmadan, evimin sıcaklığından utandım, giysilerimden, ayakkabılarımdan, görece rahat masabaşı işimden…

Ama yaşadıkça ve yaş aldıkça, üzerinde iyice düşündükçe, bugün bu duygunun sağlıklı dozu aşmasının ve yukarıdaki gibi bir “çaresizlik” çıkmazına saplanmasının “duygu beceriksizliği” olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki yerini bir türlü bulamama, varoluşuna istediğin büyüklükte anlam katamama ve bunun sonucu olarak da olduğun yerden hoşnut olamama duygularının bir karışımı olduğunu düşünüyorum. “İstediğin büyüklükte” lafı önemli… Kocaman bir kibir ve büyüksenme içeriyor çünkü.  Kibir ve çaresizlik ister istemez el ele gidiyor bu durumda.

Bir süre önce bu büyük suçluluk duygusunu üzerimden atmama neden olan şey kişiliğimin içkin bir parçası olan bu gizli kibri keşfetmem oldu. “Evet, ben belki de tek başıma dünyayı değiştirme potansiyeline sahip olabilirim ama önce kendi dünyamı düzenlemem gerek. Kendi duygu dünyamı ayakları üzerine oturtmadan, dünyaya düzen verebileceğimi bana düşündürten nedir?” diye düşünerek yola çıktım.

Ayrıca, dünyayı değiştirebileceğini hissetmek iyi bir şeydi ama gerçekçi değildi, bir yerden başlamadan varılacak bir hedef hiç değildi. Evde oturup da dünyayı değiştiremeyeceğine göre, kendinden böyle kocaman şeyler umup sonra da “vah yapabilirdim ama başaramadım” diye suçluluk duymak da pek akıllı işi değildi…

Bir yerden başlama çabası içinde, insan acılarına çare olabileceğimi keşfettim ama bunu memleket ve giderek, dünya çapında yapmak beni aşıyordu. Peki o zaman ben bunu neden küçük sınırlı çevremde başarmaya çabalamıyordum ki?  Neden kendi etki alanım içinde mutluluk yaratmaya uğraşmıyordum ki?  İnsanlara, hayvanlara, toprağa, suya, yaşadığım yere yardımcı olmak için bildiğim bütün insani duygularla uzanabildiğim sınırlar içinde bunu yapmaktan beni alıkoyan neydi ki? Kaldı ki bir gün elime olanak geçse dünyayı iyi etmek için,  zaten antrenmanlı olmam gerekmeyecek miydi?

Bu nedenle, suçluluğu bir kenara koyup, kendi minik etki alanım içinde mutluluk devşirmeye başladım. Erişebildiğim acılara, sorunlara duyarsız kalmamaya başladım. Elimdeki olanaklar çerçevesinde çare üretmeye odaklandım.  Gün geldi kısıtlı olanaklarıma başkalarının olanaklarını da  ekleyerek büyütme becerim olduğunu gördüm.  Birleşik bir alan yarattık, iyilik ve çözüm ürettik hep beraber. Etrafımda gördüğüm, elimden bir şey gelecek bir acıyla karşılaştığımda, sessiz kaldığım, olanaklarıma davranmadığım  tek bir zaman olmadı.

Ece Temelkuran’a da şunları söylemek isterdim. Kendini neden küçümsüyorsun bu kadar? İçinden geçtiğin dönemin izdüşümü mü, yoksa gazeteci olarak bizlerden daha fazla acıyla doğrudan temas etmenin yarattığı bıkkınlık hissi mi?

Oysa, güzel analizlerin, duyumsamayı asla es geçmeden hep insanı öne çıkaran adil ve sevecen bakış açın, kırılganlığını korkmadan ortaya koyma cesaretin ve hep çare arayan etkili kalemin ile o kadar büyük bir birleşik alan yaratma yeteneğin var ki, kendini sürecin bir parçası göremediğini söyleyerek salt kendine değil, sana ve yazdıklarına değer verenlere haksızlık etmiş olursun.

Hepimiz dünya için zorunlu ve yararlıyız. Her birimiz dengede kalabilmek için dünyaya ve birbirimize lazımız.  Sadece farkına varmamız gerekiyor.  

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , ,

4 responses to “Mea Culpa

  1. Şeniz Pamuk

    05/06/2012 at 23:01

    Değelerin yitirilmesi ve insanların tutunacak bir şey bulamamaları. Çabaların karşılık bulamaması. Umutların yitirilmesi. Bakınız son dönemde artan intiharlar. Küçücük de bir şeyleri kontrol etmeye ne kadar ihtiyacımız var, ama bazan bu kadarcığını bulmak bil zor olabiliyor

     
    • Ebruli Kedi

      05/07/2012 at 21:43

      Kontrol edebileceğimiz düşünden uzaklaşmak gerek. Kendimizi bile kontrol edemediğimiz ne kadar çok zaman olduğunu düşünürsek.

       
  2. keshishadam

    05/08/2012 at 10:32

    Bir alttaki yazının yorumunu da buraya yazmışım kusura bakmayın. Bu insani ifadeleri alkışlamamaya imkan yok. İçinde insani duygular olan herkesi empati kuracağı duygular bunlar. Ama işin bir de başka bir boyutu var, Ece Temelkuran’ı siyaset meydanında taş atan çocuklar ile ilgili programda izlemiştim. Sonuçta oraya katılanlar çocuktu, kimseyi suçlamak gelmedi içimden çünkü çocuktu onlar. Ancak Ece hanımın orada Türk çocuklarına nasıl öfke ile saldırdığına şahit olmuştum. Çocuklar sonuçta neden taş atıldığını anlamadıklarını söylemişti ama Ece hanımın ifade gücünü acımasız bir silaha nasıl dönüştürdüğüne ve nasıl bir demogoji yaptığını hiç unutamıyorum. O yüzden ifadelere katılsam da Ece hanımın samimiyetine nedense inanamıyorum. Bazen sosyo-kültürel veya eğitim seviyesi düşük insanlarla bir konuyu tartışırken bile insafa gelerek hoşgörüyle yaklaşıyoruz, ifade gücünü silaha dönüştürmeden iyi niyet kılıfına geri sokuyoruz. Ama ece hanımın o çocuklara olan öfkesini (ki o çocuklar gerçekten masumca sorular sormuştu sadece) “Kalk ayağa!” gibi öğretmen edasıyla çocukları korkutmasını benim affetmem mümkün değil. Umarım içinde biraz da o güne ait suçluluk duygusu vardır.

     
    • Ebruli Kedi

      05/08/2012 at 20:11

      O programı izlemedim. Bizim de insan olarak günümüzün günümüze uymadığı olmuyor mu? Belki kendisi de sizin dediğiniz gibi o günü esefle anımsıyor olabilir ya da başka bir hikayesi vardır o güne dair. Acaba bir olumsuz izlenimden yola çıkmak yerine, bir insanın bütününe mi bakılmalı? Yazılarının gerçek kişiliğini yansıttığına inanıyorum. Epeydir takip ederim yazdıklarınnı ve yaklaşımının yazımda tanımladığım şekilde olduğu izlenimindeyim. Teşekkürler farklı bir açıdan bakan yorumunuz için.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: