RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2012

Türk’ün Payetli Kırmızı Cepken ile İmtihanı….

Ulusların özgürlük mücadeleleri  hep  askeri mücadeleler oldukları için, onu sonraki kuşaklara en etkili şekilde anlatabilenler savaşın tüm şiddetini bizzat yaşamış olanlardır.  Ama, genellikle, yaşanılan şiddeti unutmak istercesine, çok azını anlatırlar torunlarına. Gerisi bir kaç kitapta, tozlu raflarda kalır.

Ben dedemden, ninemden dinleyemedim milli mücadelemizin öyküsünü. Babaannem ıslattığı parmağı ile ekmek kırıntılarını sofra örtüsünün üzerinden toplar ve ağzına atardı. Savaş yıllarındaki müthiş yokluğu yaşamıştı.  Ne Ankara’nın ilk yıllarını, ne çalışan ilk kadınlardan biri olarak yaşadıklarını ne de Milli Mücadele’nin göbeğinde yer almış dedemden dinlediklerini paylaşmadı bizlerle.  Geçmişe değil ileriye dönüktü hep yüzü.  Yatakta uyuyan babamı uyandırıp, “Hadi arkadaşlarının yanına bakalım” diyerek üniverstedeki işgale yollayacak kadar da dünyadan haberli, sorumlu ve  uyanıktı. Hep gençti o anlamda. Cumhuriyet’in evden ve mutfaktan kurtarıp, yaşamın ortasında yer verdiği güçlü annelerden, etkin kadınlardandı.

Zaten galiba, mücadele sırasında yaşananların canlı ve başarılı aktarımı en fazla bir kuşak sürüyor. Ve sonra yerini hamasete bırakıyor.  Simgeler, semboller, posterler ve sloganlar ile desteklenen aktarımın özü çok çabuk kayboluyor. Aradan beş on kuşak geçince, aktarılan özgürlük öyküsü de onu yaşamamış olanlar tarafından aktarıldığı için, giderek sulanıyor.  Sulandıkça da, etkisini kaybedecek korkusu ile kendini öykünün bekçileri olarak konumlayan “anlatıcılar”  tarafından hamasete bulanıyor. Gözlerden yaş getirmek, iç titretmek, minnet duymak için duygusal ögelerle süslenince, gerçek özündeki güç erozyona uğruyor.  Görüyoruz işte… Hamaset, son kertede gençleri etkilemek için bir işe yaramıyor. Özünü aktaramadığın zaman, özgürlük de görüldüğü yerde tanımlanamaz, kavranamaz oluyor.  Bu da gözden kaybedilmesini, yok edilmesini kolaylaştırıyor.  Ne olduğunu bilmediğin bir şeyi kaybettiğinde de yokluğunu anlamaz hale düşüyorsun.

Benim için 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos gibi milli bayramların temel kavramı hepimize kazandırdığı “ulusal özgürlük”tür.  Mücadele öyküleri kadar ve onlardan daha da çok vurgulanması gereken ulusal direnişin sonucunda bizleri getirip bıraktığı yerdir.  Zira, badireler atlatan bir gemiden kumsala çıktığında, artık ileri yürümeye odaklanırsın.  O gemi 19 Mayıs’ta karaya yanaşmıştır.  Kutlanması ve yüceltilmesi gereken bir şey varsa yolculuk ertesinde hep birlikte katedebildiğimiz mesafedir. Atalarımızın özgürlük için savaşırken özlemini duyduğu neydi diye düşündünüz mü hiç? Güçlerini, inançlarını nasıl bir ülke, nasıl bir gençlik düşünden alıyorlardı acaba? Önemli olan bence bu düş ve nihayetinde vardığımız noktanın kutlanmasıdır.

Kutlanması gereken dünümüzden çok bugünümüzdür.  

Bugün önümüzden gençler geçti. Kırmızı saten bir gömlek üzerine, payetlerle işli cepken giymiş erkek çocukları, kafalarında ne idüğü belirsiz kırmızı, payetli taçları pek de utanarak taşıyan genç kızlar. Buradaki okulun öğrencileri…

Bir an önce, Gençlik ve Spor Bayramını, genç olmanın anlamını hepimizden iyi bilen gençlerin istedikleri gibi kutlayabilecekleri etkinliklerle donatmalarına izin vermek lazım. Yoksa, yaşamı boyunca eğlenmesini bilmeyen bürokratların tasarladığı giysiler içinde, Copacabana Night Club’ta uvertür şarkıcının arkasındaki dans grubu gibi giydirilmiş gençlere dayatılan eğreti bir kutlama anlayışı ile özgürlük duygusuna ve genç olmanın gönencine sekte vuruluyor. Yaşadığı süre boyunca asla kırmızı saten gömlek giymeyecek erkek çocuklarının, komik taçları başlarında sıkıntılı genç kızların ne olduğunu kavramadan yaptıkları zorunlu hareketlerle bayram filan olmaz.

Bırakın gençler özgürlük kavramının içini kendileri doldursunlar.  Bırakın, ne anlıyorlarsa 19 Mayıs’tan onu bize yorumlayıp, kendi dillerince aktarsınlar. Sokakları istedikleri gibi şenlendirmeleri için onlara olanak tanıyalım. Gençlik sokak demektir, eğlenmek demektir, mutlu ve coşkulu olmak demektir. Eğlenceleri stadlardan çıkardılar, okuldan da dışarı çıkartmak, sokaklara taşımak gerek bence.

Yarınlarımız  gençlerin sonsuz enerjisi ile kurgulanacak ve yaşanacak. Bizler onların yönettiği ülkede yaşlanacağız.  Gündelik yaşamımızı onların şekillendirdiği bir Türkiye’de geçireceğiz.  On sene sonra kırmızı saten gömlekli, payetli taçlar giymiş kız ve erkek çocukları işlerinde önemli konumlara gelecekler.

Onların bugünkü yaratıcı enerjilerini “özgür” bırakabilmeleri bizim özgürlük mücadelesinde ne kadar yol katedebildiğimizin de göstergesi olacaktır.  On sene, yirmi sene sonra bile baktıklarında sıkıntı ile anımsayacakları, komik fotoğrafların 19 Mayıs’ları olmasın özgürlük öykümüzün simgeleri. Özgür insanlar, özgür kafalar, her hangi bir şartlanmışlığa, hazır kavramlara boyun eğmeden yarınlarını kendi kurabilenlerdir.  Tıpkı dedelerimiz, ninelerimiz gibi…

Aktarma akıl ile  değil, kendi düşünsel üretimleri ile özgür olabilmenin önemini kavramalıdırlar.   Bunun için de onlara bir an önce özgürlükleri geri verilmelidir. Şimdi güven duyamazsak gençlere, bunu onlara hissetiremezsek, yarın çok geç olmaz mı?

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’mız kutlu olsun. Özgürlüğümüzün ilk adımını atanları minnet ve rahmetle anarak, geleceğimize bakalım. Hala çok işimiz var. Hala çok yolumuz var katedecek.

Reklamlar
 

Etiketler: , ,

İlk Ustam’a, Tek Annem’e

 

Küçücükken, daha minicikken, ayaklarım üşüdü mü, sokulurdum koynuna, ayaklarımı sokardım bacaklarının altına. Annem ısıtırdı beni.

Çok ağladım mı, alır beni kucağına, aynanın karşısına götürür, oradaki çirkin sümüklü kızın haline gülmemi isterdi. Çok sonraları, kocaman kadın olduğumda da hep aynadaki sümüklü kadına gülümseyip, kendime geldim ve “Annem ne güzel öğretmiş bana acılarla başa çıkmayı” dedim.

Elimden tutup, böcekleri, ağaçları, çiçekleri gösterdi bana çocukken. Şimdi soruyorlar bu kadar çok ağacı, bitkiyi nasıl tanıyorsun diye. Annem öğretti bana…

Saçlarımı okşayarak, Brahms’ın ninnisini “Uyu yavrum, kollarım seni hasretle sarsın” diyerek uykulara yatırdı beni. O uykularda hiç kabus görmedim; hala da görmem. Ruhumun mutlu bir insan olarak yeşermesini sağlayan onun sağladığı güven ortamıydı.

Gün geldi çok paramız oldu, gün geldi hiç yoktu. Kendi eteğini bozup bana etek dikti, yeni bir şeyler giyebileyim diye.   Ocağımız hep yandı, en parasız zamanlarda hep sıcak yemeğimiz oldu, her sabah kahvaltı sofrasına uyandım sayesinde. Hep temiz gittim okula, hiç eksiğim olmadı.

Çiğliklerime, terbiyesizliklerime, büyüksenmelerime, öfkeme, üzüntüme hep öbür yanağını döndü annem. Boğazı dokuz boğum, hep yutkundu bir söz söylemeden, azarlamadan. Büyümek için bunlardan geçmem gerektiğini biliyordu.

Bütün bunları yaparken, tüm sevecen anneler gibi kendi ömründen yiyordu annem. Hiç gocunmadan, hiç yüksünmeden. Kadın olarak acıyı bal eylemeye çabaladığı yılları oldu. Hiç belli etmedi mutlu çocuklar olarak büyüyelim, acılarla geç tanışalım diye. Tanışınca, dayanma kudretimiz kalsın diye ilk yıllarımızı huzurlu kılmak için. Bugün düşünce silkelenip kalkabiliyor isem, başıma bir hal gelince gülümseyerek yola devam edebiliyor isem, yolculuk için heybemde onun hazırlayıp, kendini katık ettiği nevale olduğundandır.

Kabına sığmayan bir kadın değil benim annem. Coşkusunu içinde saklar hep. Neşesinde de üzüntüsünde de hep ölçülü, kişisel sınırlara saygılı olmaya çabalayan, kişiliğim ve özgürlük duygum  zedelenmesin diye uzaktan, çaktırmadan hareketlerimi kontrol eden, uyarmadan çok düşünen bir kadın benim annem.

Merhametin maraz çıkarmayanını, sarıp sarmalayarak büyütenini da annemde gördüm. Kendi merhamet anlayışımı da anneme bakarak geliştirdim.  Onun başkalarına davranışlarında, zayıfları kollayıp koruyuşunda, kendine zarar verene dahi olayı büyütmeden yaklaşımının ateşinde piştim ve bugünkü ben oldum. Beni ben yapan, annemin bana verdikleridir.  Annem bana bir derya verdi. Sonradan üzerine eklediklerim ise yaşamdan damıttığım kendi damlalarım oldu.

Büyüdüm, koca kadın oldum. Geçenlerde bir gün arabasına binip, bana el sallayıp, yokuştan aşağı inerken dedim ki kendi kendime “Senin annen kızım, başarılı bir kadın.  Yaşadığı onca üzüntü, sıkıntı, yokluk  içinde kendini insan tutmayı ve hala insanları, kuşları, çocukları sevmeyi başarabiliyor ise, hala başkaları için iyilik üretmek üzere çalışıp çabalayabiliyor ise, hala sana yaslanmadan, seni koltuk değneği olarak kullanmadan yaşamına devam edebiliyor ise; yaşama sanatını iyi başaran bir insandır ve senin, hala ondan öğrenecek çok şeyin var.”

Halil Cibran’ın deyişi ile annem gergin bir yaydı, bense uzakları gözleyen bir ok.  Bugün varıp uçtuğum noktadan geriye bakarak diyorum ki; “Ne mutlu bana ki Evren seni bana anne olarak seçmiş. Ben sana emanet edilmişim ve ruhum senin ellerinde korunup, gözetilerek, şefkatle şekillenmiş. Bugün kendini seven, mutlu ve huzurlu bir insan olarak, mutlak sevgi ile ışıyorsa yaşamım, bu sen annem olduğun içindir.

İlk ustam, tek annem. Seni seviyorum. Teşekkür ederim.

 
11 Yorum

Yazan: 05/13/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: ,

Beraber ve(ya) Solo Şarkılar…

Büyüdüğüm semtte mahalle yaşamı vardı. Uzun yıllar öncesinin İstanbul’undan bahsediyorum. Herkesin ailesi vardı; çoluk çocuk, nineler, dedeler.  Bir de ahşap eski evlerde tek başına oturan yaşlı hanımlar vardı. Gün gelip de elden ayaktan düşünce mahallenin iyiliksever hanımlarından bir ikisinin bakımını üstlendiği. Bu hanımların yalnızlığı gönüllü bir seçim değil, herkesten fazla yaşamış olmalarının doğal sonucu idi.  Bunlar dışında tek kişilik haneler olduğunu hiç anımsamıyorum.

Eskiden yalnız yaşamak, bu yaşlı teyzelerinki gibi bir zorunluluk sonucu değilse,  münzevilik eğilimi ve toplumla uyuşamama gibi anlamlara bürünürdü. Kendi isteği ile yalnız yaşayanlara iyi gözle bakılmazdı.  Yalnızlığın sokulabileceği pek olumlu bir kılıf yoktu. Pek pek maceraperestlik, erkekse müzmin bekarlık (ki ucu yine uyumsuzluğa varırdı), kadın ise çok daha kötü yakıştırmalar yapılırdı.

Oysa bir de şimdi bakın. Yalnız yaşayan ne çok insan var.  Toplumsal yapı ne kadar değişti ki  yalnız yaşayanlara kötü gözle bakmak bir yana bazen kendilerine kurdukları çekici yaşamlara gıpta ile bile bakılabiliyor.  Bu sadece Türkiye’de böyle değil.  Dünya üzerinde de refah seviyesi yüksek ülkelerde tek kişilik hane sayısı giderek artıyor. Bugün Amerika’da yetişkin nüfusun %50’sinden fazlası bekar ve  yalnız yaşıyor. Bu yedi kişiden biri demek. İskandinav ülkelerinde hanelerin %45’i tek kişilik.  Bu oranlar dudak ısırtıcı değil mi? Refah ile yaşamını yalnız sürdürme isteğinin bir ilişkisi olduğu açık.

Bir kaç belirleyici etken var bu gidişatın altında:

  • Artan refah seviyesi ile insanlar tek başlarına yaşamanın getirdiği artı parasal yükün altından kalkabiliyorlar. Cepte kalan paranın miktarı çoğalınca, o para ile yapmak istenen şeyler çeşitlenerek artıyor. Bu istekleri paşa gönlüne  göre yaşayarak gitmek, kocaman bir aile ile paylaşarak yerine getirmekten daha kolay haliyle.
  • Uzayan yaşam süresi ile insanların çoğu eşlerinden daha uzun yaşayabiliyorlar.  Yaşlı ve tek haneli nüfus artıyor.
  • İnsanoğlu yine de dışlanmaktan ve bir gruba ait olamamaktan çok korkar. Onun da çaresi var artık. İletişim devrimi Internet üzerinde sosyal medyaların gelişimi ile diğer bireylerden pek kopmadan ilişkide kalınabilmesini sağlamış durumda.  İnsanlardan gayrı, yalıtılmış bir yaşam sürmek arzusunda değilsen şayet, sürekli bağlantıda kalabileceğin seçenekler sunuyor sosyal medya sana.
  • Şehirleşmenin artışı ile de eskinin  mahalle baskısı ortadan kalkınca, bireylerin benzer bireyleri bulabilecekleri alt kültür grupları oluşuyor. Bu da yine seçim olarak yalnız yaşamayı yeğleyen bireylerin kendilerini toplumdan dışlanmış hissetmemelerini sağlıyor.

Sonuçta, eskisinden çok daha fazla sayıda “Bir başıma olabilirim ama asla yalnız değilim!” diyen insana rastlıyoruz. Yazdıklarım asla aile kurumunu küçük görme anlamını taşımıyor. Salt gerçeklerden bahsediyorum. Yoksa anne baba ve çocuklar, büyüklerden oluşan bir aile içinde büyümüş biri olarak alışkın olduğum format “büyük aile” ve böylesi de bana çok çekici geliyor.

Peki bu gidişat ne getirir yaşamlarımıza diye soran olursa;  gelecekte sosyal medyanın rolü  dönüşerek artacak. “Toplumsal keşif” (social discovery) diye adlandırılan, bireylerin kendilerine benzer bireyleri keşfedip, geçici olarak bir araya gelip sonra gönüllü yalnızlıklarına döndükleri topluluklar üzerinden ilişkiler kurulacak. Bunun bir anlamı da eskiden görece tesadüfi olarak kurulan mahalle, apartman, okul arkadaşlığı gibi ilişkilerden daha çok, ilgi alanına göre daha spesifik,  paylaşılan değerler ve(ya) arayışlar üzerinden  ilişkiler kurulacak olması.

Yakın gelecekte, şehirlerimizin yapılanışından tutun da ürünlerin ambalaj boyutlarına, sunulan hizmetlerin kurgulanışına dek bir çok şeyin tasarımını etkileyecek bir gelişme bu. Ama her şeyden önemlisi bence, insanların seçtikleri insanlarla karşılıklı verimli paylaşımları sayesinde, deneyimlerini ve edinimlerini daha hızla büyütmeleri olasılığı. Belki bu durum insan topluluklarının farklı bir boyuta geçmesine yol açabilir.

Hayırlısı.

 
 

Etiketler: , , , ,

Mea Culpa

Bakınız geçenlerde Ece Temelkuran nasıl yazmış duygularını:

 “Öyle bir suçluluk duygusu var ki bende, yemeğin yemediğim yarısının bile kalbinin kırıldığını düşünüyorum. Böyle yaşamak kolay olmuyor elbette. İnsan, yaşamayı becerebilenlerin karşısında donup kalıyor. Yani merak ediyorum, insanlar nasıl oluyor da yaşamaya ara vermek istemiyorlar. Bana gelince, ara vermek bir yana, yaşamak istediğimden bile o kadar emin değilim. O tür bir saplantım -ya da kararlılığım diyelim- hiç olmadı. Kendimi dünya için o kadar zorunlu veya yararlı da görmüyorum üstelik. Soğuk makarna gibiyim, ne dünyaya zarar vermek istiyorum ne de büyük bir yarar sağlamak gibi önlenemez bir isteğim var. Var olmak, o kadar da heyecan verici gelmiyor bana. Buna karşılık, yok olmanın da anlamlı bir yanını göremiyorum. Tavşan boku gibiyim bir bakıma; kokmaz, bulaşmaz. Sizin anlayacağınız, eğer ölümü anlamlandıran yaşadığınız sürece yaptıklarınızsa, pek şansım yok.”

İçinde bir parça yürek taşıyan herkesin duygudaşlık kurabileceği satırlar bunlar.  Bu “sürekli suçluluk” duygusuna sebep olan nedir diye epey düşünmüşümdür. Hele bugün… Bugün bu memleketin yok ettiği 3 genç fidanın yıldönümü. Deniz Gezmiş’in fotoğraflarını her gördüğümde bu his yakamı bırakmıyor.

Sürece katkı yapamamak” duygusunu ne kadar da iyi tanırız hepimiz.  Uzun yıllar, insanların yoksunlukları, acıları karşısında hep çaresiz hissettim kendimi.  Bir yandan kendimi sanki ufacık bir olanak elime geçirsem, dünyanın dengesini değiştirebilir, insanların yaşamlarını daha iyi hale getirebilir, dünya üzerine tarih boyunca yapılmış her yanlışı silebilirmişim gibi muktedir hissediyordum.  Diğer yandan ise “küçücük” bir insan olmanın çaresizliği içinde hiç bir şeye çare olamamanın acısı ile yıllarca ikiye yarılıp durdum ortadan.  Yapabileceğimi duyumsadıklarımla, yapamadıklarımın arasında “tavşan boku” gibi kalakaldım.  Her kahkahamda ortadan yarıldım, her lezzetli lokmadan, evimin sıcaklığından utandım, giysilerimden, ayakkabılarımdan, görece rahat masabaşı işimden…

Ama yaşadıkça ve yaş aldıkça, üzerinde iyice düşündükçe, bugün bu duygunun sağlıklı dozu aşmasının ve yukarıdaki gibi bir “çaresizlik” çıkmazına saplanmasının “duygu beceriksizliği” olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki yerini bir türlü bulamama, varoluşuna istediğin büyüklükte anlam katamama ve bunun sonucu olarak da olduğun yerden hoşnut olamama duygularının bir karışımı olduğunu düşünüyorum. “İstediğin büyüklükte” lafı önemli… Kocaman bir kibir ve büyüksenme içeriyor çünkü.  Kibir ve çaresizlik ister istemez el ele gidiyor bu durumda.

Bir süre önce bu büyük suçluluk duygusunu üzerimden atmama neden olan şey kişiliğimin içkin bir parçası olan bu gizli kibri keşfetmem oldu. “Evet, ben belki de tek başıma dünyayı değiştirme potansiyeline sahip olabilirim ama önce kendi dünyamı düzenlemem gerek. Kendi duygu dünyamı ayakları üzerine oturtmadan, dünyaya düzen verebileceğimi bana düşündürten nedir?” diye düşünerek yola çıktım.

Ayrıca, dünyayı değiştirebileceğini hissetmek iyi bir şeydi ama gerçekçi değildi, bir yerden başlamadan varılacak bir hedef hiç değildi. Evde oturup da dünyayı değiştiremeyeceğine göre, kendinden böyle kocaman şeyler umup sonra da “vah yapabilirdim ama başaramadım” diye suçluluk duymak da pek akıllı işi değildi…

Bir yerden başlama çabası içinde, insan acılarına çare olabileceğimi keşfettim ama bunu memleket ve giderek, dünya çapında yapmak beni aşıyordu. Peki o zaman ben bunu neden küçük sınırlı çevremde başarmaya çabalamıyordum ki?  Neden kendi etki alanım içinde mutluluk yaratmaya uğraşmıyordum ki?  İnsanlara, hayvanlara, toprağa, suya, yaşadığım yere yardımcı olmak için bildiğim bütün insani duygularla uzanabildiğim sınırlar içinde bunu yapmaktan beni alıkoyan neydi ki? Kaldı ki bir gün elime olanak geçse dünyayı iyi etmek için,  zaten antrenmanlı olmam gerekmeyecek miydi?

Bu nedenle, suçluluğu bir kenara koyup, kendi minik etki alanım içinde mutluluk devşirmeye başladım. Erişebildiğim acılara, sorunlara duyarsız kalmamaya başladım. Elimdeki olanaklar çerçevesinde çare üretmeye odaklandım.  Gün geldi kısıtlı olanaklarıma başkalarının olanaklarını da  ekleyerek büyütme becerim olduğunu gördüm.  Birleşik bir alan yarattık, iyilik ve çözüm ürettik hep beraber. Etrafımda gördüğüm, elimden bir şey gelecek bir acıyla karşılaştığımda, sessiz kaldığım, olanaklarıma davranmadığım  tek bir zaman olmadı.

Ece Temelkuran’a da şunları söylemek isterdim. Kendini neden küçümsüyorsun bu kadar? İçinden geçtiğin dönemin izdüşümü mü, yoksa gazeteci olarak bizlerden daha fazla acıyla doğrudan temas etmenin yarattığı bıkkınlık hissi mi?

Oysa, güzel analizlerin, duyumsamayı asla es geçmeden hep insanı öne çıkaran adil ve sevecen bakış açın, kırılganlığını korkmadan ortaya koyma cesaretin ve hep çare arayan etkili kalemin ile o kadar büyük bir birleşik alan yaratma yeteneğin var ki, kendini sürecin bir parçası göremediğini söyleyerek salt kendine değil, sana ve yazdıklarına değer verenlere haksızlık etmiş olursun.

Hepimiz dünya için zorunlu ve yararlıyız. Her birimiz dengede kalabilmek için dünyaya ve birbirimize lazımız.  Sadece farkına varmamız gerekiyor.  

 

Etiketler: , , , , ,

Yaşlı Kız ve Kedinin Maceraları – 3

Eveeet, epeydir yeni ev planlarımın nasıl gittiği ile ilgili bir şey yazamadım. Arada türlü beter badire atlatıldı ve ben sonunda tası tarağı toplayıp uğraşıp hazır ettiğim yaşlı kızıma kavuştum. Hastalık, nekahat derken Hızır gibi yetişen anacığım sayesinde, evim taşındı ve her şey yerine yerleşti. “Bunları da sen açarsın artık…” dediği bir kaç koli dışında her şey yerini buldu. Hala elimi attığım yerde istediğimi  hemen bulamamanın şaşkınlığı dışında eksiğim yok. Bornozum kayıp. Bakalım nereden çıkacak. Sıkıcı işleri ertelemekte üzerime yoktur. O koliler bir sene daha açılmazsa doğrudan çöpe atarım diye koli açmama düşleri kuruyorum.

Bahar geldi ya… Zevkli ve mutluluk veren işler peşindeyim. İki hafta evvel balkonu düzenledim.Minicik balkona bir dolu çiçek diktik.  Hala biraz güçsüz olduğum için sağolsun Melkon ve Uysal taşıma ve dikim işini hallettiler. Ben sadece bitkileri seçtim. İşin en zevkli kısmını yaptım yani. Ertesi gün arabaya sığmayan çiçekler ve saksılar kamyonet ile eve geldiler. Son olarak semt pazarından mis kokulu Isparta gülü aldım. Bu sabah üç tomurcuğu da açmıştı. İleride iyice büyürse, baharda gül reçeli yapacağım. Şimdilik plan bu.

Bugün balkon ahalisi ile beraber çok güzel bir güne uyandık. Önce onlara su verdim kendime de bir çay koydum. Tek tek ölmüş yaprakları ve çiçek başlarını kopardım ki bitkiler coşsunlar. Her gün yapılması gereken bir iş. Hemen tembelleşirler ve çiçek çalışmalarını keserler yoksa. Rokalar, maydanoz ve kekiklerin keyfi yerinde. Dereotları ve reyhanların ise biraz zamana gereksinimleri varmış. Selam eder, ellerinizden öperler. Adaçayları çiçeğe durdular ve yan saksıdaki tembel frenk soğanlarına “Hadi ama hadi…” diyorlar. Kekikler çoştu ama biberiyeler hala pek küskün. Yerlerini mi sevmediler acaba. Nazlı dedi ki onlar toprak istiyor, saksı sevmiyor.  Deli Asma Kız ise sürekli çeyiz hazırlıyor; yaprak ve salkım çalışıyor. Her yeri kapladı. Yemyeşil bir çadır gibi tepemde. Ayfer, Facebook’ta asma yapraklı pide tarifi vermiş. Çok ilginç geldi, asmaya söyledim pide için de yaprak hazırlıyor.

Benim nereden geldiğini bilemediğim bir Clematis merakım var. 15 senedir her fırsatta, en ufak toprak parçasına dikmek üzere Clematis’ler satın aldım ve öldürdüm. Şimdiye dek bir tanesini bile sağlıklı bir şekilde büyütemedim. Ya güneş durumu, ya toprak ya da sıcaklık denk düşmedi.  Ya da benim enerjim düşüktü. Hepsi birden olabilir. Şimdi ise sokak kapısının önüne diktiğim mor Clematis’im tek gözünü açmış. On tane daha kocaman tomurcuk var. Nasıl üzerine titriyorum siz düşünün. Kardeşi pembe olan ise habire yaprakları üzerinde çalışıyor. Yaprak dökmeyen bir cinsmiş. Şu anda henüz pencere parmaklıklarına sarılıp yükselmekte gözü. Hırslı çıktı arkadaşımız. Öteki nazenin olan ise ona kol bacak atarak yükselecek. Biraz yalakalık yapmaya ihtiyacı var; çiçeklerin nedeni de ondan… Her minik ayrıntı nasıl da yaşamı taklit ediyor.

Akşam Hıdrellez ve dolunay var.  İkisinin bir araya gelmesi önemli. Hıdrellez’de  bizim inşaat firmalarının elinden korumaya ve semtimiz adına sahiplenmeye çabaladığımız Bostan’ımızda şenlik var. Öğleden sonra tohum takası organize edildi, akşama da bir Hıdrellez Şenliği düzenledi Derneğimiz. Buyurun, bekleriz Kuzguncuk’a…

Bu hafta pazarda baba incirleri görünce dayanamadım reçel kaynattım.  Ben reçel çok severim ama şekerli şeylerle başım pek hoş olmadığından çok az yerim. Baba incir reçeli eskiden beri bizim evde her sene kaynatılırdı. Önce 150 tane inciri diri kalacak şekilde kaynattım. Sonra beş on tanesini birden avucumda hafifçe sıkıp acı sularını akıttım. 7 bardak şekere 5 bardak su hesabı ile bir şerbet kaynatıp, içine attım ve parçalanmamaları için ara sıra dikkatlice karıştırarak suyu kıvam alıncaya dek kaynattım. En sonunda 2 çorba kaşığı limon suyu ekleyerek bir taşım daha kaynatıp soğumaya bıraktım. Sabaha incirler geride kalan balı da emerek şişmişlerdi. Çok lezzetli oldu. Son dakika da bir kaç karanfil eklememi önerdi arkadaşım. Belli belirsiz karanfil kokusu çok yakıştı. Siz dilerseniz en baştan koyun.

Kısa kısa bahar haberlerimiz bu kadar. Mutfak da sonunda işlemeye başladı anlayacağınız. İç bakla, enginar, sultani bezelye, kuzu kulakları, semizotları, kuşkonmazlar, çilek, türlü çeşit çiçek filan derken bahar tüm görkemi ile önümüzden geçit yapmakta. Kaçırmamanız ümidi ile çoluk çocuk güzel bir Hıdrellez geçirmenizi dilerim.

Dileklerinizi es geçmeyin ne olur… En içerideki arzularınızı derin bir nefes alıp  gökyüzüne doğru üfleyin. Aslında evrenin değil kendinizin duyması için bütün bu tören. Haydi mutlu olun. En önemlisi ise sağlık dileyin.  Sağlığınız yerinde olunca üzerine mutluluk inşa etmek çok kolay.

Güzel bir haftasonu olsun hepimize.

 
4 Yorum

Yazan: 05/05/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: