RSS

Aylık arşivler: Nisan 2012

Ben Tavuk Değilim!

Oturduğum mahallede eski evler çok ya… Yeni moda şimdilerde. Gelinlik ve damatlıklarını çekmiş, pür makyaj, saçlar yapılmış, yanlarında da süslenmiş kızkardeşler, yeğenler filan oluyor çoğunlukla… Gelinler kabarık etekliklerini kaldırıp, yüksek topukları parke taşlarına takılaraktan, tuttukları fotoğrafçı eşliğinde mutluluk fotoğrafları çektiriyorlar… Bazı günler içimden mutluluk diliyorum onlara. Bazen de,  bulutlu bir günümde isem, “Deneyin görün bakalım… İnşallah siz başarırsınız. “ diyorum.  Yani tam da bu sözcüklerle demiyorum tabii ama buraya yazmayacağım ne dediğimi…

Bugün evimin önünde bir damat ve bir gelin. Yanlarında iki siyah tuvaletli hanım. Saçlar günün modasına uyaraktan ağır kaynak saç takviyesi ile lüle lüle… Sanırsın kafalarına kocaman ölü kedi postları geçirmişler… Öyle yapay… Öyle de gençler ki…

Ama bir kaç tane de yere kadar kalın işlemeli, kolları kaftan gibi biçilmiş giysiler giymiş olanları var. Parmaklarında  kafam kadar kocaman montürlü, sahte kristal taşlı yüzükler… Başlarında ise sımsıkı türbanlar… Tepeleri garip şekilde yapılan eklentilerle o komik filmdeki “Cone-heads” gibi… Nasıl bir moda anlayışı bu şaştım kaldım.

Esas size gelini anlatmam gerek. Uzaktan evime doğru yürürken, ilk anda sokağın başında dev bir tavuk var zannettim. İnanın abartmıyorum olayı… Türbanla sargılı başı zaten “Mumya’nın Dönüşü” filminden fırlamış, Im-Ho-Tep’e bağlamış zombilere benzer bir görüntü veriyordu. Ama duvak yerine tepesinde yarım metre yükselerek sonra arkasına doğru sarkan beyaz tüyler takılmıştı ki… Sanki katrana bulanıp da tavuk kümesine sokulmuş, “Al bu da senin gelinliğin olsun” diye dalga geçilmiş gibi idi…  Şaştım kaldım. Hiç bir moda anlayışına, estetik anlayışına sığmayacak bir manzara.  İçimden, “Kapımın önünde durmayın, sinirimi bozuyorsunuz.” demek geçti ama türban karşıtlığından tutun “ötekileştirme” ve “zulüm yapmaya” varacak bir yelpazede suçlamalarla iyice delirmemek için jaluzileri indirdim… La havle çekerekten…

Evet, bugün 23 Nisan… Sabah mahallemizin bebeleri ve gençleri sokaklarımızda geçit yaptılar. Rengarenk giyinmişler; gülüşüp, el sallayarak. Çocuklar ne çok seviyorlar bu geçit törenlerini.. Kılık kıyafet değiştirmeyi, rengarenk bayraklar sallamayı.  Her 23 Nisan’da onların güzelliklerine ve tazeliklerine, istekliliklerine, sevinçlerine bakınca ağladığım gibi yine ağladım…  Baktım bende misafir kalan annem de evin öbür tarafından ağlayarak geliyor;   “Kimin hakkı var bu güzelim çocukları hurafelerle yetiştirmeye?, “Hiç bir şeye yaramıyor yaptığımız onca itiraz!”  diye.

İşte bu pırıl pırıl bebelerin, neşeli geçişlerinin biraz üzerine, bu genç kızları kafaları sargı  bezleri içinde, üzerlerinde kaftanları ile “Muhteşem Yüzyıl”ın figüran kadrosundan fırlamış gibi görmek sinirimi gerçekten bozdu.

Bir kadın olarak, Allah bizi nasıl yarattı ise, örtünmeden, saklamadan da inancımı yaşayabiliyorum kendi içimde. Bir çoklarından daha derinden inançlıyım şükür.  “Sen anlamıyorsun. Çünkü hiç bir zaman kadınlığından vazgeçecek kadar Allah’a yönelmedin” demişti biri bana… Bunu diyen de bir kadındı üstelik… Dini vecibeleri anlamadığımı, yüreğimin kutsal kitabımızın iletisine kapalı olduğunu iddia ediyordu bunu söylerken.

Hadi canım”  demiş idim o zaman ona. Şimdi de bu kızlara bakarak  bir kere daha “Hadi canım, hadi…” demek istiyorum…

Aşk bu değil… Ben kadınlığımla, canımla kanımla, etimle budumla,  ne isem o olarak, Allah’ın beni yarattığı tüm uzuvlarımla, tüm insanlığın diğer yarısıyım… Ne bir eksik ne bir fazla…  Bir tavuk ise, hiç değilim… Tavuk olmak isteyene de hiç engel değilim…

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nız kutlu olsun.  Varsa evlatlarınız inşallah özgür ve mutlu bir Türkiye’de istedikleri gibi hissedip, yaşayabilsinler. İster tavuk gibi, ister kartal gibi… Tek dileğim onlar adına bu.

 

Etiketler: , , , ,

Oyuncu Kadınlar

Geçen gün evde karşılıklı koltuklarda oturmuşuz, bilgisayarlarımız kucağımızda, çalışıyoruz. Arada da aklımıza komik bir şey gelince durup, laflıyoruz. Belirli bir kadın tipini anlatmak için “oyuncu kadınlar…” deyiverdi.

Eh yani, bu kadar olur.”  dedim. “Ne oldu ki?”diye sordu.

Epey zaman önce OYUNCU KADINLAR başlıklı bir yazı yazmıştım. Ama sonra bloga koymadım.” dedim.

“Aaa, merak ettim şimdi. Yayınlasana…”  dedi.

Peki…” dedim.

İşte aşağıdadır oyuncu kadınlar ile ilgili yazım:

Şimdilerde yeni bir kadın tipi var: “OYUNCU KADINLAR”.

Kedi gibi, çocuk gibi, neşeli, oyun oynamayı, eğlenmeyi seven, bağımsız ve bağlantısız  olmayı sıradanlaşmış ilişkilere tercih eden, kendi ile mutlu, kendi ile derdini büyük ölçüde halletmiş, dünyayı ve insanları pek de fazla kafaya takmayan kadınları anlatıyor bu betimleme.

Kadınlar genç ve deneyimsiz oldukları yaşlarda, hele bir de ortalama zekada iseler, karşı cins ile tatlı düşlerle beslenip palazlanan “beklenti”ler  üzerinden ilişki kurarlar. Birbirini tutmayan çelişkili  tutumlar, sürekli yönetme ve yönlendirme çabaları, ego fırtınaları, erkeğin yapıp yapamayacaklarına dair epey kısıtlı izin listeleri, kıskançlık  krizleri,  anaçlık tripleri filan (biri, birkaçı veya hepsi birden) çok normaldir.  Bu kadınlara Havva’lar diyelim.

Düşünce sistematikleri sürekli esprilere konu olacak denli düz mantık ile işleyen ve az lafla iş görmeye uyarlı Adem’lerin çok azı kadınların kombine salvolarına karşı korunaklı bir kalkan geliştirebilmiştir. Maço olanları karşı cins ile daha mesafeli  ve kontrollü ilişki kurdukları için gündelik hayatta onların şerrinden biraz daha korunabilir gibi gözükseler de aslında hepsi aynı şekilde korunmasızdırlar.

Ancak şimdilerde, rüzgar ara sıra tatlı tatlı, ılık, tropik bölgelerden eser oldu. Artık pazarda “limited-edition”; yani sınırlı sayıda üretilmiş, yepyeni bir kadın tipi var. Az bulunan, çok lezzetli ve ele geçirmesi güç kadınlar.  Bu kadınlar zeki, tutarlı, çelişkisiz, yaşamdan ve insanlardan ne istediğini pek güzel bilen, kafasına ve ruhuna çok uygun birisi olmadıkça evlenmeyi aklından bile geçirmeyen kadınlar. Kendilerini erkeğinin eşiti olarak konumlayıp, onun ruhunu esir alarak sürekli kafasını karıştırmaktansa, birlikte gezip tozup, eğlenmek, yaşamın tadına varmak isteyen bu “oyuncu” kadınlara Lilith’ler de diyebiliriz.

Adem’in Havva’dan önceki ilk eşi Lilith’i internetten bulup, okuyun. Uzun uzun buraya yazamayacak kadar tembelliğim üzerimde bugün.  İlginçtir ama… Okuduğunuza değecek, söz.

http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=lilith 

http://witcombe.sbc.edu/eve-women/7evelilith.html  

http://jewishchristianlit.com//Topics/Lilith

Birlikte eğlenmeyi isteyen erkek olmazsa da “Eh, ne yapalım, istediğim gibi zeki, çevik ve ahlaklısı ellerinde kalmamış.”  diyerek yaşamdan zevk almaya devam eden, bakımlı, kendini seven, suları derin ve eğlenceli Lilith’leri hem erkeklerin çoğunluğu ve ne yazıktır ki Havva cinsinin tamamı aile yaşamına ve mutluluklara karşı bir tehdit gibi görüyorlar. Kafaların değişmesi çok zaman alıyor.

 

 

Zaman içinde bu kadınlar kadar hızlı gelişemeden eski normlara takılı kalmış kafalar Lilith’leri  tehlikeli bir sapma olarak görmezden ve anlamazdan geliyorlar. Ya da biraz meraklı olanları “Nasıl bir şeymiş bu, dur bir bakayım…” diyerekten, bir iki görüşüp, eğlenip, yatıp kalkınca, bu kadını da fethettim yanılsamasına kapılıp, skor hanelerine sanal bir galibiyet yazıp, yola devam ediyorlar. İlk onbire dahi alınmamış olduklarının farkında olmaları da çok uzun yıllar alıyor.  Bazen bunu bile anlamıyorlar.

Pek olmaz ya, diyelim ki oldu; bir Havva ile Lilith arasında seçme durumunda kalan Adem olur ise, hemen hepsi boğazlarına çökerek kendilerini nefessiz bırakacak, tutarsız, kocaman beklentilerle dolu, ait olma gereksinimi ile yanıp tutuşan “norm”a uygun Havva’ları seçiyorlar. Güvenli sandıkları sulara doğru kırıyorlar dümeni.

Ama hala anlamadıkları şu ki, bunun da esaslı bir bedeli var. Hem de trajik bir bedel… Kırklı yaşlara geldiklerinde, hayat suları emilip, posaları çıkarılmış, akıl ve ruhları çocuklara yem edilmiş, “cezve sapı kadar sapları” bile olsa (ne varsa artık envanterde) erkleri ellerinden alınmış oluyor.  Onları kafayı ve ruhu “patatese bağlamış”, sırtüstü yattıkları yerde göbeklerini göğe dikmiş, nasıl kaçsam ya da artık ölsem de kurtulsam ruh halinde görüyoruz.

Bir şekilde kaptırdığı kolunu çiğneyerek yakalandığı kapandan kaçmayı başaran ya da baştan bağımsızlıklarını ilan ederek kapana girmeyenleri de varsa erkeklerin (ki çok az sayıda var bu bağımsız ruhlu, akıllı arkadaşlardan),  onlar da üstlerine kimseyi bindirmemeye ahdetmiş yabanıl atlara dönüşüp, yeşil otlaklarda gezinip, biri yanına yaklaşmayagörsün kişneyip, çifte atarak, kendilerine elma uzatan eli ısırarak ortalarda dolanıyorlar.  Bir kere elmanın iyi bir şey olmadığını duymuşlar bir yerden… Orada takılıp kalmış kafalar. Elma yerine de sürekli ota talim ediyorlar haliyle.

Ne istediğini bilen Lilith’ler ise, yesin diye uzattığı elma elinde, şaşkın şaşkın,  “Allah allaaah…” diye sorarken buluyor kendini;. “Oynamak istemiyor muydu bu yahu?

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: