RSS

Aylık arşivler: Mart 2012

Kıçtan Takma Yaşamlar

Bir kaç gündür onu eski apartmanın girişine koyduğu teneke saksıları elden geçirirken görüyorum.  Başında eski bir eşarp,  elinde kalın eldivenler… Yeşil biber dikiyor her sene… Mahallemizin esas hakimi kedilerin gazabından korumak için çevrelerine teller geriyor, düzenli sulansınlar diye pet şişeleri saplıyor diplerine.  Yaz mevsiminin sonuna dek hep minicik, yeşil bibercikler oluyor saksılarda. Topladığını görmedim. Topluyordur herhalde. Deli değil a!

Bir kat yukarıdaki minicik apartman dairesinde yaşıyor. Kendi de minicik zaten.  Sabahları onu erkenden aşağıdaki tuhafiye dükkanına giderken, tertemiz, şık giyinmiş, rujunu sürmüş görüyorum.  1970’lerin Burda’sından fırlamış gibi… Manikürümü yapan hanımla kapı karşı komşu ikisi.  Merakımdan soruyorum. “Oturur kendine kilolarca reçel kaynatır. Her akşam o mutfağa girer, saatlerce yemek yapar…” diyor.  Ne zaman günaydın desem, samimiyetimden emin olmak için gözlerimin içini derinden tarayarak yanıtlıyor. “Günaydın!”

Hakkında başkaca bir şey bilmiyorum. Hep iyi şeyler biliyorum yani.

Onu her gördüğümde, aklımda dönüp duran ve epey araştırdığım “dayanıklılık” konusuna eğilmek istiyorum.  İç ses bir türlü dayanıklılık demiyor ona, “resilience”    deyip duruyor. “Türkçe konuş hemşerim!” diyorum.

Psikolojide onlarca isim takılmış ya ben anlatmak istediğim şeye kısaca “çetin ceviz olma veya ol(a)mama durumu” diyeyim.   Çetin ceviz diye de psikoloji terimi olmaz ama anlaşılıyor mu? Anlaşılıyor. (Otur o zaman yerine evladım.)

Birinin aklını elinden alan bir şeye neden başka biri sıradan bir güçlük muamelesi yapabiliyor? Yaşam ve zorluklar karşısında insan nasıl dayanıklı olur? Yani yapayalnız bir insan, her gece, her gece kapısını çekip de yalnızlığının üzerine,  girip o minicik mutfağa, nasıl kendine reçel kaynatır, neden tutup börek açar?  Ya da o bunu yapıyor da ben neden yapmıyorum?  Sen neden ve kimin için yapıyorsun da, öbürü yapmıyor? Öğrenilebilir mi, öğretilebilir mi?

Ayrıca dayanıklılık sırf olumsuz şeylere karşı mı olur?  Hep aynı, hep aynı, hep yolunda giden yaşamlar da aslında büyük bir zorluk madalyası haketmiyorlar mı?

Neyse, uzun bir süredir bu soruları diziyorum ipe. Artık kafamın petri tabağında daha fazla soru üremeyince, doksandokuzluk tesbih edip, çekmelere başlamıştım ki… Bu durumlarda bana yazık oluyor hep… Sonra güneş çıktı bir kaç gündür. Karşılıksız soruları kurusunlar da hafiflesinler diye, bamya dizileri gibi  güneşe asayım dedim; çaresine güneş bakar…  Astım da nitekim. Ve unuttum.

Heyhat, bugün yine onu gördüm sabah sabah… Hemen üşüştüler başıma. İçses, tam da kulağımın içine bağırmaya başladı: “Söyle bakalım çok bilmiş şey; ruh yakıtını nereden alır?

Bak gözüm;” dedim iç sese.  Sırası olmadığını ve sinirlenmeye başladığımı anlayacağı sertlikte.

İpe dizdiğim soruların, ipinin bir gün boğazıma dolanarak, sivri uçları her birinin göz bebeklerime doğrultulmuş bir şekilde mutlaka sorulacağını bildiğim için epeydir provasını yaptığım teatral bir tonda devam ettim.

“İçten yanmalı yaşamlar vardır bu gördüğümüz hanım gibi.  Yüreğindeki bir nevi nükleer çekirdekten alır enerjisini. O enerji oturtur insanı,  kendine börek açtırır.  Her sabah ve her sabah makyajını yaptırıp,  her bahar paslı tenekelere biber fidesi diktirir insana.” 

Ve”, dedim “bir de kıçtan takma yaşamlar vardır; kendi değil başkaları için yaşanan; dıştan gaz verilirse ilerleyen. Yoksa durduğu yerde bir yere gidemeden, dumana, gürültüye boğan ortamı.”

Tamam şimdi çaktırmayın. Mühendis filan olmadığım için ve de motorun “m”sinden bile anlamadığım için,  cuk oturmamış olabilir örnek yerine ama içses de benim içses olduğu ve bu konuda benim kadar cahil olduğu için “Haa” dedi.

Yaa,” dedim. Şöyle bir kösüldü kaldı. Çok sürmez, kaldığı yerden devam eder mutlaka.

 

Kardeşime anlattım durumu, benimle dalga geçti; “Ne demek istedin sen şimdi?” diye.

Bak,” dedim. “İçten yanmalı motorlarda yanma işi küçük bir bölgede yer alır ve ortaya çıkan basınç pistonu iterek hareket ettirir ya…

Yuh”, dedi. “Benzin hık mık filan deyip orada kalacaksın sandım. Bu açıklamayı beklemiyordum doğrusu.” “Ama” dedi,   “Biliyorsun ki, kıçtan takma motorlar da aslında içten yanmalı olabilirler.”

Bana ne ya,” dedim. “Benim hoşuma gitti böyle pervanesi kıçında, dışarıda dönen bir yaşam benzetmesi. Baksana, eskiden kıçtan takma motor denirdi değil mi? Baktım hep dıştan takma motor diye geçiyor şimdi. Dıştan motoru kıça takarlar genelde ama şart da değil herhalde…”

“Denir canım, tabii.”

“Ayıp olmasın?”

“Ne ayıbı ya? Biri teknenin kıçı dediğinde, tutup afedersiniz mi diyoruz?”

“Peki.” dedim.

 

Pekala, kabul.  Bugün saçmalama kotamdan yedim. Çetin ceviz olma veya olamama konusu bu nedenle, biraz daha bekleyecek. Ama bu arada siz de düşünün durun. Kendine börek açanlardan mısınız? Ya da neden açamayanlardansınız?

Ben de kendimi emniyete alayım bu arada; ben yelkenliyim, yelkenli. Rüzgar durdu, hava kaldı. Beklemedeyim Haydar’ı. Gelince anlamlı bir şeyler yazarım herhalde yine.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , ,

Erken çiçek açtık bu sene…

Bugün güneş içimizi bir güzel ısıttı. Sandalyeleri attık yine kafenin önündeki sokağa, gelen geçen birbiri ile ayaküstü sohbet etti. Tam bir aydır evden çıkmamış olduğum için sevdiklerimi görmek bana iyi geldi. Güzel bir sabahtı. Ufaklıkların bugünkü oyun mönüsünde kağıttan uçaklar vardı. Herhalde Mine akıl etmiştir. O da onlarla bağırış çığırış oynadığına göre.

Bahar kapıda.  Bir kış daha geride kaldı şükür. Yakındır bütün ağaçların çiçek açması.  Biz erken açtık bu sene. Onlarınki de yakındır…

23 Nisan’a bir ay kaldı.  Geçen gün bir sokağımızı  kapatıp  müzikli, danslı bir parti mi versek acaba diyerek uyanmıştım uykumdan.  Çocuklarına değer vermeyen bir ülke olarak kalkıp da çocuklarına bayram armağan eden bir ülke olmamız size de ters gelmiyor mu?

Çocuklarımıza değer versek, sularımızda yetişen balıkları korurduk mesela. Kazdağları’nda altın madenlerine izin vermez, suları kirleten balık çiftlikleri kurdurmaz, GDO’lu ürünleri zorla gırtlaklarında içeri itmezdik. HES’lere izin vermez, orkide soğanlarımızı çalan yabancılara yaptırımlar uygulardık. Sakat çocuklarımızı eve mahkum kılan, berbat kaldırımları olan bir ülkede yaşatmazdık onları. Okullarımız sakat ulaşımı konusunda güzel projelendirilirdi.  Uzağa gitmeme gerek yok, bu mahallede geriye kalan tek yeşil alanı da ranta açmazdık mesela. Devlet ile yerel yönetim el ele, onlara çok güzel bir oyun parkı yapardık, meyve ağaçları, ötücü kuşlar, çiçekler ve küçük hobi bahçeleri verirdik oynasınlar diye. Bu güneşli günde,  kaldırımlarda değil, o parkta uçak uçururlardı.

Neyse, bu laflar boş. Malumun tekrarından başka bir şey değil.

Başka bir şey soracağım size.

Bugün arkadaşlarımın pırıl pırıl, binbir emekle yetiştirilen, üzerlerine titrenen çocuklarına baktım. Konusu da geçti “Sizin çocuk ne olmak istiyor?” diye.  Bak yine unuttum Dehan’ın ne olmak istediğini. Mikrogenetik miydi? Biyogenetik miydi? Her neyse… Yeni ne çok meslek konusu var.  Çocuklara bakınca yarının genetik mühendisleri, yüksek mimarları, doktorları, bilgisayar mühendisleri görüyoruz. Daha sanata yatkın  olanları arasından dansçı, tiyatrocu veya görsel sanatlar ile ilgili işler yapanlar da çıkacaktır. Şimdinin moda mesleklerine bakarsak, on yıl sonra hala moda ise, belki bir iki ünlü şef bile çıkar. Her türlü kaynak, bayağı iyi para harcanarak ortalamanın çok üstünde eğitim alan bu çocukların emrinde.

Kırklı yaşlarını süren anne babaların en sevdikleri yanıt “Amaaan, ne istiyorlar ise o olsunlar!

Ne yaparlarsa yapsınlar, yeter ki mutlu olsunlar.”  Zira bu çok değerli ve önemli yanıtı verebilmek adına çoğu kendi isteklerini askıya almış, durmadan çalışıp, çabalıyorlar. Özel okul taksitleri ağır geldiğinde gık bile demeden, çocukların güzel gelecekleri adına kendi isteklerinden keserek onlara akıtıyorlar. Herkesin çocukların yaparken mutlu olacakları bir meslek seçmesini istemesi bu nedenle çok doğal.

Yine de mesleğe yönelik bir okul seçme anı geldiğinde, çoğu bir şekilde akılcı bir yön tutturmaya çabalıyor.  Çoğu meslek seçerken yetenekleri ve ruhlarının gerçek gereksinimlerinden çok yarın kaygısı ile, iyi bir maaşla iş bulmalarını sağlayacak mesleklere yöneleceklerdir. Umalım ki  hepsi  ruhlarının gereksinimlerini erken keşfetmiş ve o doğrultuda ilerleme cesareti gösteren kişiler olsunlar.

Beni gerçekten de düşünceye sevkeden şey bu çocukların aralarından bir tane bile hakim, savcı, ilkokul öğretmeni, polis müdürü, binbaşı, belediyede imar müdürü olacak bir şehir planlamacısı,  zabıta müdürü, alanda çalışacak ziraat mühendisi çıkmayacak olması.

Belki de büyürken sokaktaki sıradan yaşamdan esirgenerek, gündelik yaşamın sert ve acımasız gerçeklerinden uzak yetiştirilmeye çabalanan bu çocukların, yaşamın pürüzsüz işleyişine dair yasama, yargı, yürütme konumlarında yer almamaları iyi bir şeydir.

Ama belki de toplumsal uzlaşma, huzur ve mutluluk adına çok büyük bir eksiklik ve tehlikedir. Gerçekten karar veremedim.  Sizlere sorayım dedim. Özellikle ileride bu ülkede yaşayacak çocukları olan arkadaşlarıma.

Siz bu duruma bakınca geleceğe dair nasıl bir duygu besliyorsunuz?

 
7 Yorum

Yazan: 03/18/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , ,

Sekiz saat deliksiz uyku miti

Gün içinde bir piton 18 saat uyurmuş. Kaplan ise ortalama 16 saat.  Şempanze 9 saat, koyun ise 4 saat.  O zaman bu bilimsel açıklamaya kocaman bir katkı da ben koyuyorum. Son bir aydır memleket genelindeki ve meclisteki davranışlarımıza dayanarak, şempanze ile koyunun uyku ortalamasını alıyorum. Bu hipotezden hareketle de, sıradan bir Türk vatandaşının ortalama 7 saat uyku ile sağlıklı ve mutlu olacağı sonucuna varıyorum. Nasıl ama?

 

Şimdi herhalde Türk değilim ki (uykularımı kesintili kılaraktan, otomatikman şempanze ve koyun olmaktan da yırtmama olanak sağlayan Cenab-ı Hakka şükür ederekten) yedi saat kesintisiz uykularımı çok arar oldum. Hadi hadi, şaka yaptım. Bugünlerde çok kızıyorum vatanı paylaştığım, uykusu derin kardeşlerime ama çaresiz bir arada yaşayıp gideceğiz.

Yorgan altında geçirdiğim saatler bana kendimi toparlama ve gündelik yaşantıları düşler aracılığı ile yerine oturtma konusunda değerli geliyor.  Güzel düşler görürüm hep. Kabus gördüğüm ya bir ya ikidir yaşamımda.  Ben iyi bir uyku çekmeyi seviyorum kısacası.  Gün doğarken uyanıp, zinde bir şekilde ayakta olmayı da. Bunun için 8 saat uykumu alabilmiş olmam gerekir ki, son zamanlarda nedense bir türlü olamıyor.

Eskiden yastığa çeyrek kala uyuyabilen ve yedi sekiz saat deliksiz bir uykudan sonra pür neşe günü karşılayan bir insan iken, son beş yıldır uykularım kesintili bir hal aldı. Gece 12 civarında yatıp, hemen hemen her gece, sabaha karşı 4’te gözlerim faltaşı gibi uyanıveriyorum. Bir saat öyle dön sağa, dön sola,  5’te tekrar uykuya dalıp sekizde  uyanıyorum.  Ve ben bu durumda bir gariplik olduğunu düşünüyordum…  Ki yokmuş…

Bugün tesadüfen önüme çıkan bir BBC haberini ilginç buldum, paylaşayım dedim. Sekiz saatlik kesintisiz uykudan  bir mit olarak bahsediyordu haber. Araştırmalar insanın DNA’sının aslında iki adet dörder saatlik uyku evresine göre programlı olduğunu ortaya koymuş. İlk dördünde uyuyorsun, arada kalk, dolan, yoga, kurabiye yap, aganigi maganigi (hatta ikinci evrenin daha verimli ve üretken olduğunu eski kaynaklar yazıyormuş; yapacaksanız öyle yapın diyormuş), sonra yat,  yine dört saat uyu diyorlar. Genetik program buna uyarlı imiş.

Şimdi, gün batınca yatıyorsun. Dört saat uyuyorsun. Onun da dört evresi var, Rem sırasında bir güzel rüyanı da görüyorsun. Sonra uyanıyorsun.  Gez, dolan, dur epey zaman. Kalkmana dört saat kala, yine yatıyorsun.  E iyi de, artık elektrik var, gece hayatı var, televizyon var, işyerinde mesai var. Nasıl yatarsın ki gün kapanınca üzerine? Bu hesaba göre ya arabayı otoyolda kenara çekip, battaniyenle  arka koltuğa geçeceksin ya da işyerinde toplantı masasının altına sereceğin uyku tulumu ile işi halledeceksin.

Neyse ne. Nasıl yapılmasının iyi olacağını anlamadım ama  gözlerimin dört civarında açılması normalmiş. Genetik şifremin neden mağara dönemi kodlarına dönüş yaptığını bilemeyeceğim. Memleketin hallerine beni uyarlamaya çalışıyor olduğunu bile düşünmüş idim iyi niyetle. Hani gidişat ortada, çok acı çekmeyelim diye bizim gibileri de yukarıdan taşdevrine uyarlıyorlar herhalde demiş idim.   Öyle değilmiş.  Thank You BBC. İnşallah, bu geri dönüş kendini yerçekiminin çağrısına uyarak aşağı doğru hareketlenen uzuvlarımda da gösterir de, taş gibi bir mağara kadını olarak karşınıza çıkarım yarın öbür gün.

Uyku profili mi de çıkardım. Endişeye mahal olmadığını o söyledi.  İngilizce ama sorular kolay anlaşılır.  Buyrun siz de çıkarın:

http://www.bbc.co.uk/science/humanbody/sleep/profiler

Haber de burada.  İngilizce yine ama diyor ki gece ortası uyanmak çok normal.  Don’t worry, be happy! Özeti bu yani.

http://www.bbc.co.uk/news/magazine-16964783

Vallahi rahatladım. Sabaha karşı dörtte uyanınca hayıflanacağım yerde kalkıp oturacağım, bir papatya çayı ile iki üç sayfa kitap… Sonrası Allah kerim.

 

 

Etiketler: , , ,

Benim Adım Asım, Benim Adım Metin…

Filmi 30 yıl öncesine sarıyorum.   Üniversite birinci sınıf öğrencisiyim. Üniversiteler 12 Eylül’ün hemen ertesinde sterilize edilmiş yerler. Öyle ki doğru dürüst bir kantin bile yok; bir araya toplaşamayalım diye. Haliyle öğrenci kulüpleri filan da yok.  Üç beş iyi arkadaş kendi aramızda bir edebiyat  grubu kurmuşuz. Evlerde toplanıp kitap, şiir filan tartışıyoruz.  Birlikte öğreniyor, öğrendiklerimizi paylaşıyoruz.  İyi anımsamıyorum ama İshak Reyna idi galiba. “Ben” dedi “kitap fuarında Asım Bezirci ile tanıştım. Onu çağıralım bize,  Orhan Veli konuşalım.”  “Aaa, ne iyi olur.” dedik.

Şimdi düşünün, 55 yaşlarında, onlarca kitabı yayınlanmış bir yazarsınız.  İki tane 18-19 yaşında çocuk size gelip diyor ki “Bize çaya gelir misiniz? Orhan Veli konuşalım.”   Kaç kişi evet der Allah aşkına? Ama o ikiletmedi bile, kalktı geldi… Yüzünde mahcup bir gülümseme, mini minnacık bir adam. Kibarca bir koltuğa ilişti… Börek ve kurupasta yedik, çay içtik, konuştuk, gülüştük.  Hiç öyle kocaman, önemli biriymiş gibi yapmaksızın, bizimle, bizim çocuk dilimizde sohbet etti, anlattı, soruları yanıtladı. Bizim de ona hediyemiz, kütüphane araştırmaları  sırasında sanırım İshak’ın bulduğu, onun Orhan Veli derlemesinde yer almamış bir kaç Orhan Veli çevirisi olduydu. Öylesine mütevazı, sevimli ve sevgi dolu bir insandı.   Kendini edebiyat araştırmalarına vakfetmiş ve bunu maddi bir çıkar beklemeksizin yapan,  “odaklanmış” nadir insanlardandı.

Şimdi filmi on yıl ilerisine hızlıca saralım ve siz şu sahneyi gözünüzde canlandırın:

O mahcup, mini minnacık, ağırbaşlı  insanı bir grup ite kaka sokağın ortasına getiriyor.  Bağırıp çağırıyorlar. Sonra üzerine benzin döküp, kibriti çakıveriyorlar.  Dur demeye kalmadan, saçları, kirpikleri yanıyor. Üzerine hafif bol gelen, eskimiş giysileri alev alıyor. Paçaları tutuşuyor, eğreti duran kravatı… Eski, siyah ayakkabılarının bağcıkları alev alıyor. Her sabah okşayarak traş ettiği sakalları cızırdıyarak yanıyor. O çok sevdiğiniz mahcup gülümsemesi yanıyor. Ruhunda sakladığı ümitleri, gizli kalmış aşkları, kimseye açıklamadığı korkuları, yaşam boyu biriktirdiği bilgiler, kimsenin bilmediği daha yazıya dökemediği bilgelikler, bir türlü kırılmayan inadı, çocuksu ve çekingen neşesi yanıyor. Sesi yanıyor; ince, kibar, düşünceler yükleyerek, kılı kırk yararak sözcüklere döktüğü tümceleri yanıyor.  Alevler yükselince, kulakları, parmakları yanmaya başlıyor. Asım Bezirci yanıyor…

Benim  için olan buydu. Ve o gün 35 kere tekrarlandı bu vahşi ritüel. Aynı anda, bir otelin içinde boğulmaları, zehirlenmiş olmaları gözümde hiç bir şey değiştirmiyor.  Çünkü niyet, yapılmak istenen bu idi. Yapanı en çok tatmin edecek görüntü, amaçlanan bu idi.  Dört duvarın dışına çıkarınca, bağlamı bozunca, yapılan bu kadar vahşice bir şeydi. Ve 35 kere tekrarlandı.

Ve şimdi sözüm orada durup, içi kıpırdamadan “Oh oldu kafire!” diyene. O gün bunu 35 kere tekrarlayana… Ses çıkarmayana, kibrit çakana, gaz dökene, müdahale etmeyene, “Durun, bir parça Allah aşkı varsa içinizde, durun!” demeyene.   Al işte, ayna… Bu yazıyı okursan şayet bir gün, yaptığın işte buydu.

“Can”ımızı yaktın.

Sonra üzerine sinen is kokusu ile evine gidip, terliklerini önüne çeviren kızının başını okşayıp, hanımın kurduğu sofraya oturup, yemeğini kaşıkladın.  Ya da anan yanına geldi, gelecek ay evleneceksin ya, çeyiz hazırlıkları için senden para istedi.  Televizyonu açtın, sizden haberler… Memleket inledi.  Kendinden çok memnundun. Namaza durdun gece… Allah’ın istediğinin olduğuna inanıyordun… Belki hala da inanıyorsun…

O zaman sana bir haberim var; iyi dinle.

Kocaman bir günah işledin. Allah’ın bahşettiği canı, sevip koruyup, eseyip beseyip, nefesini içine üflediği, şah damarından yakınım sana dediği 35 mabedin her  birini küle çevirdin. Allah’ın kendinden bir çok nitelikler bahşettiği canları sen hoyratça çekip aldın.  Allah’ın varlığına karşı çıktın, yok saydın, değersiz gördün.  Onlar için, onlar aracılığı ile bizler için biçilen görevleri zamanından önce yok ettin.

Bu kendini  Allah’a eş koşmak değil de nedir? “Sen dur, ben senin adına bu işi hallederim” deme kibri değil de nedir?

Sana şu kadarını da söyleyeyim ki, kanun istediği kadar “Merak etme, bu konu aşındı, bitti gitti, unutuldu.” desin.  Sen zamanın yekpare ruhuna kanlı bir kesik attın. Zaman durdukça orada duracak ve sürekli zonklayacak. Ateşe her baktığında, her “Allah” diye içini çektiğinde, sakalını her sıvazladığında, her rekatında o kesik, senin de karnının orta yerinde zonklayacak.

Ta ki sen çıkıp “ben çok büyük bir hata etmişim” diyene dek.

Ve bir gün mutlaka diyeceksin. Ya torunun bir gün elinde Asım’ın Orhan Veli kitabı ile okuldan çıkıp gelecek, ya evladını Metin Altıok şiirleri okurken göreceksin, ya da biri Nesimi’den bir türkü mırıldanacak evde.  O zaman pişmanlıkla anlayacaksın ki sen de Asım’sın, sen de Metin.

O zamana kadar benim gibilerin ruhu bu korkunç acıya insanlık adına bekçi olacak.

Çünkü hepimiz Asım’ız, hepimiz Metin.  

 

Etiketler: , , , , , , ,

Pazar ola, hayrola!

Mevsimlerin değişimini pazarlardan takip ederim.  Mevsimin ilk yabani kuşkonmazları çıktığında, enginarlar mor mor çiçeğe durduklarında, domates biber fideleri bahçelere dikilmek için kasalarla zuhur ettiklerinde, pembe domates ya da az çıkan özel bir mantarı sabahın köründe ilk koşup alan olmaya çalıştığında, salçalık domates için kasaları arabaya yüklediğinde, kışlık olacak son kavunları, ince kabuklu cevizleri takip ettiğinde,  tertemiz pos bıyıklı, yakışıklı pırasalara  aşık olup, okşaya okşaya bir türlü kesmeye kıyamayıp arkadaşlarının alay konusu olduğunda, arabanın içi taze sarımsak koktuğunda mevsimlerin ve kendi ritminde geçip giden zamanın da farkına varırsın.

Benim için bir yeri tanımanın ya da o yere ait olmaya başlamanın ilk adımı pazarlardır. Paradan bile daha eski, insanlık kadar eski olmalı pazar yerleri. Pazara çıkınca, hem yakın coğrafyanın insana bahşettiklerini öğrenirsin hem de yöre insanının doğanın kendine sundukları ile neler yapabildiklerini görürsün.  Tezgahlar arasında dolanırken, aynı zamanda insanların nasıl yaşadıklarının da ipuçlarına şahit olursun. Çevrende dönen konuşmalardan akşama ne pişecek, nasıl yapılacak, insanların ekonomik durumları nasıl beslenmeye, giyinmeye elveriyor, hemen anlarsın.

Bir pazarın müdavimi olduğunda, pazarcılarla yıllara dayanan düzenli bir ilişki geliştirdiğinde, artık o yere de ait olmuşsun demektir. O yerin pazarı ile kurduğun ilişki,  senin o bölge ve insanı ile ilişkindir aynı zamanda. Müdavimi olduğum satıcılardan yıllar içinde ne çok şey öğrenmişimdir.  Uzun yıllar önce diş bademini ilk keşfedişim, dalından koparıldığında yenmeye hazır olan hurma zeytinini öğrenişim, yumurta tadı veren ve görüntüsü yumurtaya benzeyen narin yumurta mantarını tanımam, ayrı ayrı kaç çeşit lor olduğunu ve lezzet farklarını, onlarla yapılabilecek yemekleri ilk öğrendiğimdeki heyecanım…

Çocukluk ve yetişkinlik dönemimden ne çok pazar anım var dağarcığımda.  Eminim bu işlere meraklı iseniz, sizlerin de vardır.  Pazarlar sadece benim için değil, doğaya, insan ilişkilerine, yiyeceklerinin iyi ve taze olmasına önem veren herkes için önemlidir diye düşünüyorum.  Ben kışın bir kaç hafta yöre pazarlarından alışveriş ettikten sonra, İstanbul dönüşünde iki hafta boyunca, her gün Migros’a girip, ağlamaklı bir şekilde gerisin geriye çıktığımı bilirim.   Plastik kabaklar, mevsimsiz kof patlıcanlar, suni yeşil biberlerin uzayıp gitmiş boyları…   Oysa sabah dalından yeni kesilmiş bir brokoli çiçeğinin tadı, bir teyzenin dün süzüp bugün pazara getirdiği yoğurt, doğadan yeni toplanmış otlar, günlük yumurtalar, kokulu peltelik Laz üzümleri…  Pazarlar olmazsa bunları nereden bulup alacağız?  Bunların tadı hiç bir şeye değişilir mi?

Dünyanın neresinde olursam olayım, hangi kasabaya gitsem, ilk önce pazarı hangi gün kuruluyor diye sorar öğrenirim.  Mutlaka pazarını görmek isterim. Herhangi bir pazara çıkıp bir kaç saat kendimi kaybetmeye bayılırım.

Pazarlar kaldırılacak dendi ya; karalar bağladım. Bu kadar çabuk kabul edilir mi bu oldu bitti? Hiç mücadele vermeyecek miyiz? Hiç mi itiraz hakkımız yok bizim yahu?   Her gün yaşam tarzımızı ilgilendiren bir şeylere dokunuluyor.

Artık pazarlarımıza da dokunulmasın. Tepemin tası atıyor yavaş yavaş… Anarşist olacağım bu gidişle…

 
 

Etiketler: , , ,

Kendine İnanmak

Bakın Ralph Waldo Emerson ne demiş “Self Reliance – Kendine İnanmak”  isimli denemesinde.

“Kişi ozan ve bilgelerin ışıltılı dünyasından çok,  kendi içinin derinliklerinden doğarak zihninde çakan ışık huzmelerini gözleyip, farkına varmayı öğrenmelidir.  Ama nedense, farkında olmaksızın, sırf kendine ait olduğu için kendi düşüncelerini görmezden gelir.  Dahilerin her bir eserinde reddettiğimiz kendi düşüncelerimiz ile karşılaşırız; yabancılaşmaya bağlı bir ululuk hissi ile bize geri dönerler. Aslında büyük sanat eserlerinin bize öğretebileceği bundan başka, daha büyük duygusal bir ders yoktur.  Kendiliğinden oluşan izlenimlerimize iyi huylu bir eğilip bükülmezlikle bağlı kalıp, dışarıdan gelen sesleri öte tarafta bırakmamız gerektiğini   öğretirler bize. Yoksa, yarın öbür gün, bir yabancı bizim ezelden beri duyumsayıp, düşündüklerimizi ustaca bir dille ortaya koyduğunda, kendi görüşümüzü bir başkasından dinlemek zorunda kalmanın utancını yaşarız.”

Emerson bana göre çok önemli bir bilge kişi. Nietzche’den Cibran’a bir çok düşünür onun aşkın görüşlerinden etkilenmiştir.  Kişinin özündeki tanrısal ışığa inanıp, güvenmesi gerektiğini öğütler sürekli.

Onca güzel düşüncesinden neden bu paragrafı alıp seçtiğime gelince:

Internet üzerinde paylaşımlar, sosyal medyadaki gelişim, bloglarımız aracılığı ile ortaya koyma cesareti gösterdiğimiz duygu ve düşünce iklimlerimiz, bunlar aracılığı ile  kurduğumuz dostluklar… Hepsi bize insanlık tarihinde daha önce hiç olmadığı denli büyük bir açılım sağladı bu farkındalığı geliştirip, paylaşmamız için. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Evet, çoğu aktarımlar “kes-yapıştır” formatında belki hala ama kese yapıştıra bir çok insan, oradan buradan görüp, beğenip, sürekli terennüm eder hale geçtikleri şeyleri bir gün gelip de deneyim olarak karşılarında bulunca, farkındalıkları da gelişir diye ümit etmekteyim.

Kes-yapıştırlar dışında, özgün paylaşımlar da çok fazla.  Dünyanın her yerinde, yaşamın değişik köşelerini tutmuş binlerce insan sürekli  yazıyor, okuyor, besteliyor, fotoğraflıyor, çiziyor ve bunları diğerleri ile paylaşıyor. Birlikte bilgiyi, duyumsamayı büyütüyor.

İnsanoğlu bir bütünün ayrı işlevlere sahip hücreleri gibi, ayrıksılığını ve farklılığını koruyup, ama  bir arada işlev görmeye başladı sanki.

Farkındasınız değil mi?

Ama insanız yine de… Bir düşünce kıymığı batıyor beynimin köşesine.  Acaba düşünce özgünlüğümüzü titizlikle korumak yerine, bu paylaşımların güzel rüzgarı ile, birbirimizden çok mu fazla etkileniyoruz diye?

Ne dersiniz?

 
4 Yorum

Yazan: 03/04/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Kafaya bir şaplak…

Yüzümü öbür tarafa çevirmeye kalmadan, şrak diye tokadı yedi yüzüne. Fark etseydim yüzüne inmek üzere kalkan o eli, sanırım o yaşımdaki şuursuz halimle onu daha da utandıracak bir şey yapar ve “kadın halimle” ustabaşının elini tutup, herkesi ayrı ayrı rencide etmiş olurdum.  Sonra çok sorguladım adamı neden ona vurdu diye. Sigara parası istemiş. Sonunda “Ama, ama, ama” diye başlayan bir sürü soru cümlesi kurunca, “Abla sen anlamazsın bu işleri pek. Bizde böyle yürür. Ben onu hizada tutarak yaşamı öğretiyorum.” diyerek kestirip atmıştı. Kendisi de inşaatlarda kendi ustalarından böyle öğrenmiş, kalabalıktan sıyrılacak kadar zeki olduğu için işleri büyütüp, ustabaşı olmuştu.  Ben de müşteri olmanın gücünü kullanarak, “Bir daha yanımda kimseye vurmayacaksın. Her elin kalktığında da gün gelip onun aynısını başkasına yapacağını düşüneceksin. İstersen buna burada bir son vermen mümkün. Bunu da unutma!” demiştim. Yüzyılların şiddet ve sömürü düzenine karşı ettiğim lafların boşunalığını bilerek…

Onaltı yaşında bir boyacı çırağı idi dayağı yiyen. Ustabaşının tuttuğu evde kalıyorlar, ustanın hanımı o gün ne  pişirip yollarsa onu yiyorlardı. Paraları ustabaşında birikiyor, köydeki babaları ne zaman arasa “Bana para lazım” diye, ustabaşı dökümünü yalnız kendisinin bildiği hesaptan belli bir para yolluyordu babaya… Babalar, köy kahvesinde oturuyor, kumar oynuyormuş bütün gün. Çok da sık para istiyorlardı.  Çocuklar ise şehirde boğaz tokluğuna ve sadece bir paket sigara parasına kendi köylüsü olan ustanın emrinde  çalışıyorlardı.  Zamanı geldiğine hükmedilince evlendirilip, baba oluyorlar ve ancak ondan sonra kendi hesaplarını kendi ellerine alıyorlar, evlerinin reisi olabiliyorlardı. Kimsenin gıkının çıkmadığı bri garip düzen.

Nereden aklıma geldi bu olay?

Epey bir süre hastanede yatıp, dün çıktım. Yaşamımda ilk defa hastanelik oldum. Hiç bu kadar hasta olmamıştım. Geceli gündüzlü iki genç hemşire baktı bana.  Bu genç hanımların “lojman” adı altında, onbeş kişilik evlerde, ranzalı koğuş sistemi ile kaldıklarını öğrenince, “hemşire yatakhaneleri” ile ilk tanıştığım 1983 yılından bu yana hiç bir şeyin değişmediğini anladım. Gece gündüz aynı işyeri, onbeş kendine benzemez ve insanın zor cinsi kadınlarla paylaşılan bir ev… Ve sonu gelmez nöbetler. Biri onbeş yıllık hemşire, diğeri on yıllık.  Ne zamana kadar?

Telefonda kırgın bir ses ile babasına “Sen beni pek aramazsın. Para lazım herhalde; ondan aradın” dediğini annem aktarınca,  nedense iki olayı birbirine bağladım kafamda.

Çocuklarının emekleri üzerinden yaşam süren insanlar bende büyük öfke yaratıyor. Bu adaletsizliğe karşı duyduğum büyük öfkenin nedenlerini kendi içimde irdelemem lazım gelecek sanırım.

Herkese sağlık dolu günler dilerim. On gün üzerine içebildiğim bir yudum suyun değerini anlamama yol açan bu deneyim için de şükür ediyorum. Bazen “Ama, ama, ama” diye gezinirken, bir şaplak da bana gerekiyor kendime gelmem için galiba. Gerçeklik kontrolü babında… Kendime rağmen, olmazı olur yapma çabalarıma Evren’den gelen ve benim gibi protest bir kişiliğin anca anlayacağı şiddette bir cevap olaraktan.

 
15 Yorum

Yazan: 03/01/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: