RSS

Aylık arşivler: Şubat 2012

Tarlabaşı’nda Bir Beyaz Kedi Olmak…

Biliyorsunuz Tarlabaşı yok edilecek… Bu bile tek başına şehrimiz için travmatik bir darbe olacak. Sonra Taksim Meydanı nasibini alacak.  Sulukule öldürülüp, leşi yerlerde sürüklendi, bitti gitti zaten.

Gentrification” deniyor buna.  Tam sözcük çevirisi ile “soylulaştırma”.  “Gentry” (kibar, paralı beyler) hoyratça gelip vaktiyle kendisinin olanı haşırt diye geri alacak… Peasantry (Parasız, topraksız köylüler) yine topraklarından sürülecek, gidip şehrin dış çeperine sığınacak… Kimbilir, yüz yıl sonra belki yine aynı gidiş geliş yaşanacak. Bir nevi şehrin nefes alıp vermesi gibi bir şey bile olabilir sanki…

Bizde tarihsel anlamda bir soylu sınıf katmanı yok ama “soylulaştırma” bizim kültürümüzde de pekala oluyor.  Tüketebileni “soylu” sayan bu düzende parası olanın, “soysuz” saydıklarını sığındıkları, yaşadıkları yerden sürüp çıkarması demek bu.  Bir bölgeye tüketim gücü yerinde olan insanların yerleşmesi ile fiyatların, kiraların artması ve o bölgenin yerlisinin artık “tüketemez” oldukları için yaşadıkları yerlerde barınamaz olmaları demek. Bu işler başka yerlerde yavaş yavaş böyle oluyor. Biz ise beklemeye tahammülü olmayan, yeşil ışık yanar yanmaz dıt kornaya basan bir halkın ahvadı olduğumuz için, TOKİ, goblinler gibi ön saflarda,  hoyda-bre, pata küte girişiveriyor soysuzlara… En hızlı tarafından.

Yerinden sürülüp çıkarılan insanlar, “gentry”nin vaktiyle terk edip gittiği eski binalara, mekanlara zaten hiç bir şey “tüketemedikleri” için sığınmışlar ve bir yaşam kurmuşlar.  Yaşadıkları yerler aslında çoğu kere kentin eski göbek dokusu içinde yer aldığından, merkezi konumda ve emlak bedeli olarak aslında değerli olması gereken yerler. Değerlerinin farkına varılınca, hummalı bir “toplum mühendisliği” çabası sayesinde evleri ellerinden alınıyor.

Zaten dar-ı dünyada hiç bir yer kaybedenlere ait değildir. Hiç bir şey onların değildir bu dünyada; kaybedecek kendilerinden başka hiç bir şeyleri yoktur.

Ali Öz’ün Tarlabaşı fotoğraflarına bakıyorum saatlerdir.  

Hiç tanımadığım, hiç bilmediğim ama sözcüklerini seçebildiğim için çok da yabancı gelmeyen, tahminlerime, varsayımlarıma dayanarak yorumlamaya çalıştığımda ise beni güm diye kıç üstü oturtan bir dünya bu… Biraz Amores Perros, biraz Biutiful, çokça Ağır Roman.  O filmleri seyrederken hangi duygulara kapılmış isem, bu fotoğraflar da bana aynı duyguları yaşatıyor. Mislisiyle… Çünkü ucu yüreğime bağlı, birazı da bende olan, benden, bizden, sizden çok şeyler var onlarda.

Bu usta işi fotoğraflara bakarken İstanbul’da bembeyaz bir sokak kedisi gibi hissediyorum kendimi…  Sıcak evinin camından sokağa bakan…  Ama öyle bir şey de var ki içimde, hani kader bir an için, bir yerde aleyhimde tökezlemiş olsaydı, o barda masa üzerinde fotoğrafçıya poz veren beyaz kedi ben olabilirdim dedirten fotoğraflar bunlar.

Ne zor olurdu bembeyaz kalmak Tarlabaşı’nda… Bir süre sonra temiz kalmak için yalanmaktan vazgeçerdim.  Bu insanların yaptıkları da o mu acaba?…

Fotoğraflara yapılan yorumlara baktığımda çoğu insanın “Ah canııım, yazık” yorumlarına saplandığını, bir kısım insanın ise “Çok elitsin yaaa. Alooo, elitizm iyi bir şey değil!” tonunda onları azarladığını gördüm. Bir kısım insan ise sadece resimlerdeki kedileri görmüş, onlara “Ah canııım” yapmış. Ne ilginç değil mi? Tam bir psiko-sosyal inceleme konusu olurdu bu yorumlar.

Bu üstten bakma, bu “Camdan-Bakan-Beyaz-Kedi” psikolojisi, kendini “soylu”, onu “soysuz” sanma yanılgısı iyi değil bence de.  Kendi yaşamını ve şansını üstün gören, olgunluktan uzak bir üstten bakış, yaşamı toptan yanlış algılayış değil mi? O fotoğraftakinin direncini, yaşama tutunuş öyküsünü, insan oluşunu es geçip, onu neredeyse sahipsiz sokak hayvanlarına eş bir yere koymak… En hafifinden “Ayıp!

Bir de fotolara bakarken onlara kendi meşreplerine göre acıma dozu yüksek ya da durumu komple ıskalayarak,  sevgi dolu öykü biçenler yok mu?  Ve bu kendi uydurdukları öykülere salya sümük  duygu selleri ile kapılanlar? Bu bakış açısı bana daha da tehlikeli ve iyice eksik geldi. Baktığına varsayımlar çerçevesinden yenir yutulur bir öykü yakıştırmak, baktığını kendi için daha katlanılır kılma çabası… O karede gördüklerine katlanamadığı gibi, karedekinin yaşam boyu, her gün nelere katlanmak zorunda olduğunu dahi düşünmeme kolaycılığı… Öyle ki, yazdığı cümlenin ardından sanki hemen yanındaki arkadaşına dönüp, “Hep diyordum ben… Keşke Tarlabaşı’nda eski de olsa bir ev almış olsaydım vaktiyle. Bak nasıl prim yaptı,” diye ikinci bir duyarsız cümleye geçecek.

Anlaşılıyor ki, baktığı şeyi olduğu gibi, genel çerçevesi içerisinde  “görmek” de cesaret işi… Aslına bakarsan yaşamda her şey cesaret işi… Ve bu “soysuz” sanılan insanlar yaşam karşısında senden benden daha cesur… Kelle koltukta yaşıyorlar çünkü kendilerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Bunu görebilmek ve biraz olsun haklarını verebilmek gerek… Şimdi sen onu “Aah canıım” larınla sokak kedisi konumuna indirgediğinde, elinden sahip olduğu tek şeyi; “kendi”ni de hoyratça çekip, almış olmuyor musun? En hafifinden “Ayıp” diyorum bir kere daha…

Biri bir başkasına yanıt olarak demiş ki “Şahit  olamadığın zaman, yargıç oluyorsun.”  Çok doğru. Oradaki yaşamları içeriden bilemeyince, gördüğün her şey sana “soysuz” geliyor.  Tek yaşanabilecek yaşam kendininkiymiş gibi üstten bakmaya başlıyorsun. Ve esas kötüsü de ne kadar üstten baktığının, boş kibrinin, konumunun şansa bağlılığının asla farkına varmıyor olman.

“Bence böyle yani…” diyeyim de  öyle bağlayayım ucunu yüzer gezer sözcüklerimin.

Ali Öz içine daldığı dünyalara sevgisiz kal(a)madan yorumlamış Tarlabaşı’nı.  Sahici, mış gibi yapmadan bakmayı denemiş. İyi bir foto muhabiri gibi, mesleki bir alışkanlıkla, o andaki durumu yansıtmış.  Yorumlamadan bizlere sunmuş ki biz yorumlayalım.

Bu yüzden bir çoğumuzun içine işledi kareleri.  Bir kısmımız “Yazık yazık… Ah canıım…” dediler.  Bir kısmımız da “Elitist n’olcak…” diye onlara kızdılar.  Bir kısmımız ise sadece beyaz kedileri gördüler karelerde…

Yine de iyi oldu bu tartışma… En azından varlıkılarının farkına varıldı kısa bir süre için bile olsa. Ali Öz de bunu istiyordu çünkü demiş ki:

“Bütün bu heyecanlar, koşturmacalar niye?  Çünkü yaptığım işin kutsallığına inanıyorum. Ben yaptığım işe politik belgesel diyorum. Savaşa karşı olduğum için savaş fotoğrafı çekiyorum. Açlığa karşı durabilmek için açlığın fotoğrafını çekiyorum. Ezilmişlerin, haksızlığa uğramışların fotoğrafını çekiyorum.”

Buyurun sizler de kendi pencerenizden Ali Öz’ün sunduklarına bakın.
Buradan lütfen:

https://www.facebook.com/media/set/?set=a.342548705784369.79502.119575524748356&type=3

Ve sonra buradan:

http://www.fotoritim.com/yazi/ali-oz–ben-bir-foto-muhabiriyim

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Boşlukları doldurunuz!

Çocukluk tarihçemde orasının adı; Lale apartmanı. Apartmanın loş ve serin merdivenlerinde oturmuşum. Beş altı yaşlarındayım. Bir anda düşüncelerimi susturabileceğimi , onlar susunca yerlerinde kocaman bir boşluk kalacağını keşfediyorum. Sonrası uzun süre, her yalnız kaldığımda oynadığım bir oyun; bakalım düşünmeden ne kadar durabileceğim?

Hiç bir şey düşünmeme sürem herhalde bir kaç saniyeyi geçememiştir.  İyi anımsamam olası değil, küçücüktüm.  Ama düşünceyi yok edebildiğim an, kocaman bir sarnıç gibi yankılanan boşluk duygusunu çok çok iyi anımsıyorum.  Zaten korktuğum herhalde bu olmuş olmalı ki oyunu bir süre sonra derdest edip, belleğimin kayıt odasında, gün görmeyen bir rafa kaldırmışım.

Şekil mi boşluğu belirler yoksa boşluk mu şekli?  Kendi evrenimin yaratılış gününden beri hep kendime sorduğum soru bu olmuş da, soru ne idi unutuvermişim.   Soruyu bugün tekrar anımsadığıma inanamıyorum.  Artık boşluk ile daha iyi baş edebilmeye başladığım için mi acaba?

Her şey ama her şey aslında boşlukta asılı şu koca evrende. Organlarımız bile bedenimizin içindeki boşlukta yuvalanmış. Korktuğumuz o harikulade boşluk.   Ve yüreğimiz… Yumruğunu sık, işte o kadar büyüklüğü.  Küçücük bir şey belki ama içindeki boşluğa kaç evren sığıyor…

Fark edene dek, içimizdeki boşlukta büyütüyoruz duygularımızı; neşe, sevinç, hüzün, öfke, korku… Hepsi yüreğimizdeki boşlukta serpilip, gelişiyorlar. Ve biz habire boşluk dolduruyoruz; kilo ile, şiddet ile, sevgi ile, anlayış ile, hoşgörü ile, ırkçılık ile, din ile, inanç ile, tığ işi, pul koleksiyonu, arabalar, seks, alkol, dans, resim… Tüm duyumsamalarımız ve duygularımızı körükleyen maddi kazanımlar; para, eşya, başarı…

Hepsi boşluk doldurmak için. Bunların hepsi ama hepsi, düşüncelerimizi besliyor, düşüncelerimiz de duygu iklimimizi belirliyor. Kısaca;  “şekil” boşluğu belirliyor.

Boşluk değerli ama uzun süre bunu farketmeden yaşıyoruz.  Belki de böyle olması gerekli. Önce doldur ağzına kadar, doyana kadar. Ta ki değeri olmadığını kavrayana dek. Böylece doldurduklarını boşaltınca için acımayacak. Yoksunluk hissetmeyeceksin.

Farkına vardığın andan itibaren “şekli” yok etmeye odaklandığında ise…  Boşluk önünde sayfa sayfa, sana seni açmaya başlıyor.   Ve boşluk ile başedebildiğin oranda, o  senin bodrum katında olduğunu hep bildiğin ama karanlıktan korkutuğundan hiç inmediğin, senin kendi evinin sarnıcı, kendi kaynağının suyu ile dolmaya başlıyor.

Ve işte şimdi, boşluk şekli belirliyor.  Kendi gerçeğini yaşamaya başlıyorsun. Ve bu sana iyi geliyor. Herkese de daha hoş geliyor. Sahici çünkü. Gerçek, içten ve en güzel olan bu… Açtığın her musluğundan kendi evinin, o yumruk büyüklüğünde içine evren sığan yüreciğinin  pınarından gelen su akıyor;  saf, güzel, berrak ve serin… İçine hiç düşünce düşmemiş, hiç kirlenmemiş…

Boşlukta kocaman bir kahkaha gibi çınlayacak  güzel bir haftasonu dilerim hepinize.

 

Etiketler: , , , ,

Tiner; başedebilmek, üşümemek ve utanmamak için…

Gittik geldik ki memleketin baş-bakanı yine ileri geri, boş boş ve sinir bozucu laflar etmiş, sağını solunu kollamadan. Tek şey söylemek lazım kendisine; bu memleketin kimsesiz, bakıma muhtaç tiner bağımlısı çocukları kimin ayıbı? Yahu, bu her tür sorumluluktan hoop, elini yıkayıp çıkma alışkanlığı size de çok ayıp gelmiyor mu?

Buyurun aşağıdaki linke tıklayın ve özetini gördüğünüz olayın nedenlerini okuyun:

NEDEN TİNER?

BAŞEDEBİLMEK, ÜŞÜMEMEK VE UTANMAMAK İÇİN…

Yapılan araştırmalarda sokakta yaşayan madde bağımlısı çocuklara neden tiner kullandıkları sorulduğunda ortaya çıkan en önde gelen sebepler şunlar:
– kendilerini değerli ve önemli hissetmek
– yaşadıklarını unutmak,
– yaşamak için cesaret bulmak
– düştükleri durumla başedebilmek,
– üşümemek
– utanmamak (dilenirken)

MADDE BAĞIMLISI OLMAK DİNDAR OLMAK YA DA OLMAMAKLA İLGİLİ DEĞİL!

Çeşitli araştırmalara göre, Türkiye’de toplumun yarıdan fazlası kendisini muhafazakar ve/veya dindar olarak nitelendirmektedir. Bu çocukların sokakta yaşamalarının da madde bağımlısı olmalarının da sebebi ne kendilerinin ne de ailelerinin “dindar” olmaları ya da “dindar olmamaları” değil: Kendilerine, ailelerine borçlu olunan, hakları olan sosyal hizmetlerin verilmemekte olmasıdır.

SEBEP, SOSYAL HİZMETLERİN İFLAS ETMİŞ OLMASIDIR!

Sosyal hizmetler sadece sosyal yardıma indirgendiği için, sorun çözmeye değil sorunu örtmeye yönelik politikalar yüzünden sokaklarda hala binlerce çocuk yaşamaktadır. Bu çocukların tamamı madde bağımlılığı, cinsel istismar ve suça sürüklenmek gibi riskler ile karşı karşıya, başedemeyecekleri zorlukta bir yaşamı sürdürmeye çalışmaktadır

http://www.gundemcocuk.org/

YAŞADIĞINI UNUTMAK, BAŞEDEBİLMEK, ÜŞÜMEMEK VE UTANMAMAK İÇİN.

Sen hangi kabahatin için, hangi özürün için kimden ve ne diye utanıyorsun a şaşkın çocuğum?

Memleketi yönetmek için bizden maaş alan, oy isteyen, sonra dönüp bize afra tafra atan, aslında bizim vergilerimizle bizim işlerimize bakmakla yükümlü memurlarımız olan,  bir şeylerin BAŞ’ları utansın önce… Buna Baş-Bakan da, onun Bakan’ları da dahil…

Başbakan, bakanlar, sosyal hizmetlerden sorumlu olan yöneticiler, görevliler… Unutmayın sakın! Hepiniz ücretini bizden alan, bizim memurlarımızsınız. İşverenlerinize karşı daha saygılı olmayı bir an önce öğrenmeniz gerek.

 
 

Etiketler: , ,

La Primera Comunió

Durup dururken, aklımıza düşünce “E, haydi” diyen, “Haydi”lerime de hemen “Haydi”leri  ile yanıt veren arkadaşlarım var.  Şükür, “Haydi Refleksi”miz hala iş görüyor.

Beş günlüğüne Barcelona’ya gittik, döndük. Üstünkörü bir plan yaptık gitmeden; tapas yiyecek, Oriol Balaguer’in çikolata dükkanına gidecek, Gaudi’ye bir bakış atıp, Picasso’ya da selam çakıp, şöyle bir etrafta dolanıp gelecektik.  Alışveriş filan yapamayalım diye de en minik bavullarımızı hazırladık.  Kar, tipi derken az biraz huzursuzlandık ama hiç enseyi karartmadık. Neyse ki hiç bir şey de ters gitmedi… Ertesi gün İstanbul tipi altında felç olmaya hazırlanırken,  sabahın kör karanlığında uçağımız bile zamanında kalktı.

Barcelona beklenenin aksine, ilk gün hafif yağmurlu, sonraki günlerde ise güneşli ve epey rüzgarlı idi. Şehir, cam gibi bir ayaz altında tir tir titriyordu. Biz de çok titredik tabii.  Parmaklarımın ucu, şapkamın altında kulaklarım uyuştu. Fotoğraf makinem bile donacaktı az kalsın.

Bu gezinin benim için zirve noktası ne araya taraya en gelenekselini bulup, yediğimiz tapaslar, ne olağanüstü güzellikte Iberico jambonları, ne gazoz muamelesi yapınca kafayı bulduran kıpırdak Cava’lar, ne menekşe şekerleri, ne de fırından aldığımız sıcacık taze ekmeklere katık ettiğimiz minik pimientolar, yöresel peynirler ve tatlı kahvaltı sohbetlerimiz idi. Arkadaşlarım soğuktan tırsınca, baktım Oriol Balaguer’i arayıp bulma zahmetine de girişemeyeceğiz. O yüzden onu bu listede sayamıyorum. Belki de gezinin kreşendosu o olacaktı ama olmadı. Bir daha sefere inşallah.

Hepsi bir yana geziyi benim için unutulmaz kılan en önemli şey Picasso Müzesi’nde “İlk Komünyon” tablosu ile karşı karşıya kaldığım andır diyebilirim.  İşte bu benim için paha biçilmez bir şölen oldu. Zamanımız el vermiş olsa idi, Picasso’nun 15 yaşında yaptığı bu kocaman tablonun önünde saatler boyu oturabilirdim.

Cesaretin yaşam yolculuğunda gerçekten de en önemli şey olduğunu bir kez daha kavramama yardımcı oldu bu minik müze… Özellikle de bu resim.

Neden mi? Öyküyü kısaca anlatayım da siz kendiniz karar verin.  Bir çoğunuz biliyordur zaten Picasso’nun yaşam öyküsünü.

 

 

 
Picasso’nun ilk öğretmeni kendi halinde bir ressam olan babası olmuş. Picasso daha minicikken “Piz piz” diyerek annesinden “Lapiz”; yani kalem istermiş.  Çocuk kısa sürede o kadar ilerlemiş ki, sevilen bir rivayet o ki; babası fırçayı, kağıdı kaldırıp, bit kadar çocuğunun karşısında küçük düşmemek için olsa gerek, resim yapmaktan vazgeçmiş. Oğluna modellik eder olmuş.  15 yaşında oğluna tuttuğu stüdyoyu da günde iki üç kere ziyaret edip, ne yaptığına bakarmış. Baba oğul hep tartışırlarmış. Daha sonraları “Çizdiğim her erkekte hep babamı resmettim” demiş Picasso. Bir yerde, en azından sanırım başlangıçta Pablo Picasso bir “Don Ruiz procesi” imiş. Sonra kendi başına alıp yürümüş.  İç ses olarak babasını ne kadar süre yanında taşıdı acaba?

14 yaşında girdiği güzel sanatlar okulunda, ona öğretebilecekleri bir şey kalmadığına karar verince, 16 yaşında okullarla olan ilişkisini tümden kesip, yaşam okuluna yazılmış.

Yaşam öyküsünün izlerini resimlerinde takip ederken dehasının peşine takılan ruhunun kesin bir şekilde yaşam boyu ne yapmayı istediğini bildiğine ve hep bu doğrultuda gittiğine şahit oluyorsunuz. Acaba gerçekten de böyle pürüzsüz mü oldu sanat yaşamının akışı diye düşündüm doğrusu.  Yoksa bize böyle pazarlanması mı daha çekici bulundu?  Çok da önemi yok aslında.  Düşünsenize, daha onaltısında okulu bırakma cesareti, ana babasının bunu kabullenme feraseti göstermesi… Demek ki onlar da çocuklarının sezgilerine, onun yeteneğinin benzersizliğine  inanmayı seçmişler. Onlarınki de büyük bir cesaret örneği sayılır.

Biraz sonra aşağıda beni büyüleyen resmi göreceksiniz. Bu resmi yandaki Picasso, daha 15 yaşında iken yapmış. Aynı yıl yaptığı bu otoportresinde çocukça bir oyunculuğun yansımaları görülse de dayatılan akademik resim yapma kurallarının hiç birine uymak istemediğini ama doğru diye öğretilenlerden çok da fazla uzaklaşamadığını görebiliyoruz. Yirmi yaşında ölmüş olsa idi, Picasso Picasso olmayacaktı herhalde. Bu resimlerin sanat tarihine pek bir katkısı yok. Şimdilik.Sonra Pablo hızla dizginleri eline geçiriyor…

O dönemde de sonrasında da sanat adına erişimi dahilindeki her şeyden esinlenip, gördüğü çeşitli etkileri içselleştirip, işine yarayanı kullanıp sonra bir kenara koyuvermiş hep. Sürekli yeni söylemler, teknikler, malzemeler denemiş.  Resim diline yarayanı tutup, gerisini kendi iç kaynağından akan şeyle dolduruvermiş. Başladığı şeyle bitirmemiş resimlerini hiç. Her biri yolu arayış ve buluş olmuş onun için.  Bulunca oturup boyamış. Boyarken aramamış. Ben demiyorum, kendi diyor:
“Resim benden daha güçlüdür. Ne isterse bana onu yaptırır.”
Ortaya ne çıkacağını hiç bilemezsin. Bir tabloya başlarsın ve sonunda bambaşka bir şeye dönüşür. Gariptir. Bu süreçte sanatçının isteklerinin o kadar az önemi olur ki…”
Resim yapmaya oturduğumda, hep bulduğum şeyin resmini yaptım, aradığım şeyin değil.”

Picasso hep sanat ile uğraşmak istemiş. Salt resim değil, heykel, seramik gibi bir çok farklı alanda da işler üretmiş. Anlaşılan o ki “Piz piz” derken bile, yolunun bu olduğunu sezgileri ile biliyormuş. Hiç sağa sola bakmadan seçtiği yolda yolculuğunu sürdürmüş. Kendine giden yol üzerinde onunla yol arkadaşlığı yapanlar, onu salt kendilerine ait kılıp nefesini kesmek isteyen kadınları, babalık yapmayı pek beceremediği çocukları olmuş. Bir sürü şey çıkmış önüne, hepsini almış almış, sonra istemediklerini bir kenara koymuş. Her zaman yaptığı gibi…

Millet konuşurken ben hep çalışıyorum” demiş.  Bu lafını T-shirtlere basmışlar.  Müzenin mağazasında satılıyor.  Buzdolabı mıknatıslarına dahi basılmış olması bu lafın önemini azaltmıyor gözümde. Önemli bir laf aslında.

Kendi şaşırtıcı dehasına bu kadar erken yaşta şahit olan birinin işi herkesten daha zor olur sanırım. Öyle ya? Devam edebilmen için sürekli kendini şaşırtabilmen gerekmez mi? Kiminle yarışacaksın kendinden başka? Belirli bir yere vardıktan sonra kimlerden örnek alacaksın?  Kaynağın kendinden başka kim olacak?

Başarı tehlikelidir. Kendi kendini kopya etmeye başlarsın ve kendini kopya etmek başkalarını kopya etmekten daha tehlikelidir. Kısırlığa yol açar.” demiş.

Kendi dehasından emin olduğu halde Picasso’nun asla işin kolayına kaçmadığını da bu müzedeki ilk yıllarına ait eserlerde ve sonrasında görüyoruz. Müze, ilk yıllardan son yıllara bir kuantum atlayışı yapmış sergilediği eserlerle. Başlangıç ve bitişi görüyor insan. Başladığı yer ile bitirdiği yer arasındaki değişim esas etkileyici olan.

Dehanın bile  çok çalışmaya ve çokça da iyi pazarlanmaya gereksinimi var çağımızda.  Ne diyeyim, Picasso kendi yaşam gemisine iyi kaptanlık etmiş. Ama iyi pazarlanmış olması da Picasso’nun dehasını daha az değerli kılmıyor.

En iyi örnek ise  başlangıç resmi olan bu tabloda. 1896’de yaptığı bu tablo, dünyaya ilk defa “Hey bana bakın. Ben buradayım!” dediği tablo.

Ben en çok bu tabloda beyaz rengin ve ışığın ustaca kullanımına takıldım, kaldım.

Önce genç kızın başındaki çiçekleri resmederken, mat beyazın üzerine vurduğu parlak beyaz fırça darbelerinin yarattığı üç boyutlu etkiye takıldım. Çiçekler hala canlı idiler sanki.
Sonra, kızın burnundaki ve eldiveninin işaret parmağındaki beyaz ışığa.
Sonra beyaz rengi kullandığı üç geniş alanda, tek bir rengin çeşitlemeleri ile üç ayrı kumaş dokusunu (Tül, ipekli ve pamuklu)  nasıl da yansıtabildiğine hayran kaldım. En çok da sanırım bu etkiledi beni.
Kızın arkasında duran babanın yüzüne kısmen düşen ışık,
Kürsüye yaslanmış oğlan çocuğunun ayakkabısının hafif kalkık ucu,
Ve nice sonra, artık ön planda sunulanların hepsine bakıldıktan sonra bir anda farkedilen, arkada karanlıkta kalmış bir kadın yüzü… Annesi mi acaba küçük kızın?

166’ya 118 santim… Büyücek bir tablo bu. Onbeş yaşındaki Picasso  ilk defa dünya ile kafakol,  güreşe tutuşurken kendine minik bir boyut da seçmemiş hani. Bu bile yaşına göre atak bir seçim.

Eh, böylesi bir cesaretle girişilen bu yaşam yolculuğunun sonrasını da hepiniz biliyorsunuz zaten… İşte huzurlarınızda “La Primera Comunió.”

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: