RSS

Aylık arşivler: Ocak 2012

Bir romantiğin portresi…

O kadar çok ve güzel yağıyor ki kar.

Aklıma yine bir şiir geldi. Kimden dersiniz? Kim olabilir ki? Metin Altıok…

Son iki kıtasına bayılırım bunun.  Olağanüstü sadelikte ve berraklıktaki bu dizelerdeki hüznü sevmemek mümkün mü?

Kar fotoları da arka bahçede performans gösteren bendenizden.

Buyrunuz minik bir kar şölenine.
Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Tıkandı geçitler yollar kapandı.
Yalnızlığın buzdan çetelesinde
Kimseler umursamadı karı.
Yüzlerinde iğreti bir kibirle
Hep düşürmekten korktukları,
Dalıp gittiler günlük işlerine.

Diz boyu birikmiş kar içinde
Yürürdük uzatarak açtığımız kanalı,
İki kar güvesi gibi sokaklarda seninle
Anardık bütün yitik aşkları
Bu karlı kış gününde.
Güngörmüş dağlara karşı
Sımsıcak öpüşürdük sarılıp birbirimize.

-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Şölensiz, sevinçsiz yaşıyoruz şimdilerde,
Bir iğdiş ve buruşuk zamanı.
Kimsenin türküsü yok dilinde
Karşılayacak yağan karı
Coşkulu ve sarhoş sesiyle.
Bıçak açmıyor ağızları;
Acı, yalnız acı var yüreklerde.

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Yaslandı duvarlara, kapıları zorladı,
Pencerelerden baktı ev içlerine.
Kar hiç böyle kimsesiz kalmadı
Kendi özgül tarihinde.
Çıngırakların, kızakların karı
Yağdı herşeyin üstüne sessiz bir öfkeyle.

Birikti bir çamaşır ipine bile.
Saçaklardan sarktı,
Attı kendini gürültüyle yere,
Kimse sahip çıkmadı;
Yığıldı kaldı duvar diplerine.
Yalnız kuş ayakları
Bastılar incelikle göğsüne.

-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Kar var yaşadığımız günlerde.
Umutsuzluk çevremizi kuşattı,
Kıtlık kıran gündemde.
Yine de ele güne karşı,
Özenle saklıyorum yüreğimde
Sana duyduğum aşkı,
Dört yanım kar içinde.

METİN ALTIOK

 
5 Yorum

Yazan: 01/31/2012 in Fotoğraflarım, Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

Sıradanın sıradışılığı (ya da sıradan hiç bir şey yok!)

(Önce bunu dinleyin mutlaka… Kuzguncuk’un güzel köşelerinden bir olan Muhayyer’den olağanüstü bir “Yansıma”)

Eveeet, bugün hava çok soğuk. Ama içim hiç öyle değil nedense. Karlı, bembeyaz bir İstanbul sabahı. Göz gözü görmüyor. Bende ise güneş var… Gözüm gözlerinin içine bakıyor sanki Evrenin. Öyleyim. İyiyim, tamım, hoşum, dinginim. Döndüm dolaştım dikenli tarlalarda, sonunda “yuvama” geldim. Sanki öyleyim…

Bir gün biri bana sormuştu: “Sence sıradan insanlar çok büyük aşklar yaşayabilirler mi?” diye. Yanıtımı da, soruyu kimin sorduğunu da unutmuşum ama soru kalmış. Hemen “Sıradan insan yoktur ki ama…” diye içimden geçtiğini anımsıyorum bir de…

Yılbaşından bir gün önceydi. Kafenin önünde sigara içmeye çıkmıştım. Köşedeki kebapçının garsonu yanıma geldi. Kendisi ile göz tanışıklığı dışında hiç bir samimiyetim yok. Derin bir iç çekip “Ablacığım ya… Zaman ne çabuk geçiyor. Bu sene de bitti gitti…” dedi.

“Evet öyle, yaşlandıkça daha da hızlı geçiyor sanki,” dedim.

“Nedir bu insanların paylaşamadığı? Altı üstü 3.5 metre kefen, o bile senin değil.” dedi.

“Ne kadar haklısın, keşke hepimiz bunu idrak edebilsek…” dedim.

“Yaa,” dedi. Diyalogumuz bitti, o dükkana döndü. Hava soğuktu.

Bugün lapa lapa kar yağıyor. Aynı garson arkadaş, aynı dükkan önü… Ben geçerken, dükkanın önünü süpürmeyi bitirmiş,  saçı başı kar içinde bana bakıp “Kar mı yağıyor yoksa bana mı öyle geliyor?” dedi. Kemal Sunal tadında, kocaman bir gülümseme ile…  Sorunun muzipliğinden mi yoksa adamın beklenmedik komikliğinden mi bilemem ama gideceğim yere varana dek gülmekten gözümden yaş geldi.

İlk bakışta sıradan gelebilecek, bakmadan geçip gideceğiniz insanlar, yaşam filmini yavaş sarınca bir anda fantastik şahsiyetlere dönüşüveriyorlar. Gözünüze farklı çarpıyorlar. Her yaprağın ardında bir çiçek perisi görmek gibi… Ben de kebapçının garsonunda, köşedeki nalburda, eczacının çırağında, pazarcıda, evlere temizliğe giden hanımda, bilmemkaçbin kilometre öteden gelmiş Amerikalı müşterimde, alt katımda oturan mutfak camını sokak kedilerinin giriş çıkışı için aralık tutan doktor beyde, arkadaşlarımın gül yüzlü çocuklarında, bahçedeki köpekte, kedilerin mamalarına ortak çıkan salyangozların geride bıraktıkları ipekten izlere benzer, başka bir tayfın, bambaşka renklerini ve pırıltısını görüyorum sanki.

Sıradan insan yoktur ki” demem o yüzden.

Binlerce yaşam,  aynı anda nefes alıp veriyor, nefes alıp veriyor. Siz de hissediyor musunuz? Hep birlikte aynı anda bir şeylere karar veriyor, aynı anda karar verdikleri şeyleri uyguluyor, sürekli devinip döneniyorlar. Birbirimize sınırlarımız dokunuyor, bazen iç içe geçiyor, sonra ayrılıyor, hep birlikte ve aynı anda var oluyoruz.

Kocaman ve uyumlu bir organizmanın hücreleriyiz.

Bazı insanlar yararlı bakterilere benziyorlar, bağışıklık sistemimizi sağlam tutuyorlar varlıkları ve yaptıkları ile.  Bazıları bu bedenin temel yapıtaşları;hücreler arası iletişim sağlıyorlar. Bazıları vitamin gibi anlık yarar sağlamakla görevli. Kimileri enzimlere benziyorlar, birlikte bir şeyler yapabilmemize yardım ediyorlar.  Bence bu garson vitamin gibi bir kişilik… Yararlı, işlevinden ve varoluşundan hoşnut, işin çok farkında.  Güleryüzü ve derinliği ile berrak bir kişilik, sana kendini iyi hissettiren. Sanki derin değilmiş gibi geliyor berraklığından dolayı. Öyle biri sanki…

İçinde sevgiden çok korku ve endişe taşıyan, insan ayrımı yaparak ona buna saldıranlarımız da var. Serbest radikaller diyebiliriz onlara da… Bazıları da işi iyice azıtıp, kanser hücreleri gibi davranmaya başlıyorlar. Onlar da aslında aynı bedenin hücreleri ama varlıklarının sınırını unutmuş, işlevlerini şaşırmış oluyorlar. Önemlerini ya da korkularını abartarak birlikte var oldukları diğerlerinin varlığını yok sayabiliyorlar.  Organizmayı oluşturan hücrelerin bazıları yok olursa kendilerinin de yok olma tehlikesi olduğunu bilemiyorlar.

Neyse, uzun uzun, derin laflar, kötümser çıkarsamalar gününde değilim.  Havanın kötülüğü ile ters orantılı, olağanüstü güzellikte bir kristal gibi parlıyorum.  (T)aşkın hallerime geri dönüş yaptım şükür.

Bütün gün dudağımda bir şükran türküsü vardı. Şimdi de aynı türküyü ıslıkla çalarak,  gün batımına yol alıyorum. Red Kit’in son karesi gibi ama Red Kit’ten ziyade Rin Tin Tin tadındayım. “Bu amca beni seviyor galiba…” diyerek, Evrenin peşine takılıp gidiyorum; nereye götürürse beni.  Ve işte Evren; “o mükemmel uyum”, gülüşü ışıklı bir garson kılığında karşıma çıkıp “Kar mı yağıyor yoksa bana mı öyle geldi?” deyiveriyor.

Aaaa, ne karı yahu. Sana öyle gelmiş…” deyip, kahkahalarla yola devam ettim. Ne de olsa benim pencereden bu sabah dünya güneşli gözüküyordu. Ama belki de kar topluyordur… Ne malum…

Kalın sağlıcakla…

 
11 Yorum

Yazan: 01/30/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Poşetlerle Dans

Levent tarafında çalışırken, ofisim yüksek yüksek plaza bloklarının dibinde idi.  O bölgede hava hep rüzgarlı olur, Boğaziçi ve Karadeniz tarafından gelen rüzgara bir tür koridor oluşturur Büyükdere caddesi.  Öyle böyle değil, sürekli şemsiye kıran cinsten bir rüzgar…  Bazen bir beyaz poşet havalanır, hava akımlarına kapılır, saatlerce yere düşmeden gezinir dururdu. Modern bir “happening” sanki; tasarlamaya kalksanız bu kadar olur, poşet havada dolanır, yükselir alçalır, bazen rüzgarın dönüşleri ile yere çakılacak gibi hareketlenip sonra ani bir hareketle tekrar gökyüzüne yükselirdi. Sanırım plastik poşetleri zevkle seyrettiğim yegane durum bu “rüzgarla dans” gösterileri olmuştur.

Neredeyse yirmi yıldır çöpleri ayrıştırıyorum. İlk kez  sevimli bir uzaylıya benzeyen sarı kova ile başlamıştı çöp ayrıştırma alışkanlığı. O zaman farketmiştim ki bir evden aslında oransal olarak çok daha az organik çöp çıkıyor. Gerisi hep kağıt, karton, plastik… Ve minicik hanemizin ne kadar çok çöp üretebildiğine şaşakalmıştık. O günden bu yana hep çöpleri ayrıştırıyorum. Şimdiki eve taşınırken  ilk aldığım şeylerden biri  yine kocaman bir katı atık / ambalaj toplama kovası oldu. Gerçi belediyenin çöpleri ayrı toplama gibi bir uygulaması yok ama çöpten yaşamını kazananlar bu ayrıştırma işini bir nebze üstleniyorlar sanırım. Bizim eski mahallede kağıt, metal ve plastiği ayrı ayrı toplayan kişiler gezinir ve hergün iki üç  kere koca tekerlekli sepetleri ile çöpleri karıştırarak sokağımızdan geçerlerdi. Şimdi taşındığım yer çok dik yokuşlu olduğu için bu kişileri hiç göremiyorum. Bir tek kağıt toplayan kamyonetli bir aile var.

Ben hiç istemesem de bir çok plastik poşet bir şekilde yolunu bulup evimize geliyor. Ne kadar hızla biriktiklerine şaşa kalıyorum. Apartman görevlisine sipariş verdiğimde, pazardan topluca ve yüklüce bir şeyler aldığımda evdeki poşet nüfusu geometrik biçimde artıyor. Çok planlı programlı yaşamayı sevmediğim için, ne zaman toplu alışveriş yapacağımı kestiremediğimden poşet istilası ile başa çıkamaz durumdayım.

Bu arada bez çanta ve file kullanmaya cidden çabalıyorum. Annemin getirdiği bir şişe çantası var mesela; şişeleri kolayca taşımak için altı tane gözü var. Bunlar hep çantamda. Çantamı eline alan aman ne ağır deyip bırakıyor ama ne yapayım… Bir yandan  not defterim, fotoğraf makinam, minik eskiz defterim, o ara okumakta olduğum kitap gibi şeyler, diğer yandan da çantamın değişmez demirbaşları… Lök gibi… “Aaa, bavulu ile gelmiş…”, “yolculuk nereye hemşire?” diye dalga geçiyorlar. Zaten hiç bir zaman sadece ruj sığacak kadar minik çantası olan kadınlardan olamadım. Beni gören sanır ki her an yola gideceğim. Nitekim “haydi” dese biri, kalkıp gidecek kıvamdayımdır hep…

Neyse konu çevre ve geri dönüşüm. Poşetlerden girdik, fileden çıkalım. File ve bez pazar çantası kullanımını özendirmemiz lazım. Ben süslü bir kadın değilim ama simli, kelebekli, çiçekli filan  bir Pazar çantası yapacağım kendime. Eğlenceli ve rengarenk bir kaç çanta tasarlarsam, hem karanlık kış günlerinde renk sokar hayatıma hem de ben onları kullanma alışkanlığını daha iyi oturturum. Belki eğlenceli ve çılgın bir şeyler olursa, hem ben hem de çevrede görenler için kullanımını özendirici olabilir diye düşündüm. Bir de Mısır çarşısına gidince hasır zembillere bakacağım. Bayılırım hasır, kocaman çantalara.

Şaka bir yana, çanta ve fileyi tekrar “trendy” kılmak gerek gerçekten de. Yoksa plastik poşetler evimizi ele geçirip bizi sokağa atabilirler… İşten geldiğinizde sizin koltuğunuzda oturup televizyon seyreden bıçkın bir battal çöp poşeti görürseniz sakın şaşırmayın sonra…

Bu siteye bakınız. Güzel çanta örnekleri ve file kullananlardan güzel paylaşımlar var:
http://pazarfilesi.blogspot.com

Sizler geri dönüşüm ve daha az evsel atık üretmek ve ürettiklerinizin “yönetimi” adına ne gibi uygulamalar yapıyorsunuz? Öğrenebileceğimiz güzel şeyler bulunabilir mi önerileriniz arasında?

 
 

Etiketler: , , , , ,

“Sonludur Aşk da” veya Metin Altıok’a Mektup

Güzel anılar biriktirdim senden,
Dudağıma solgun gülücükler getiren.
Özenle sakladım belleğimde,
Bir yığın oldu daha şimdiden.
Nasıl olsa bir sonu olacaktı bu aşkın
Bir gün apansız gerçekleşiveren.

Bir terazinin durgun pirinç kefesine
Pat diye inince kara kiloluk,
Nasıl kalkar havaya birdenbire
Boş kalan zavallı kefe.
Nasıl titreşir terazi uzun süre,
Denge sağlanıncaya kadar başka şeylerle.

Anılarla bozdum o dengeyi ben önce,
İkimiz için de yaptım bunu.
Yaşadığımız günlerden biriktirdim sessizce,
Bir kefede sana hiç sezdirmeden.
Koyabilirsin kara kiloyu artık,
Bak terazi nasıl kolay gelecek dengeye.

Mutluydum ben yine de kendimce.
Senin girdilerin, çıktılarım benim
Doğrusu uygundu birbirine,
Yan yana gelince bir resmi tamamlayan.
Vazgeçilmezdi ellerin sonra,
Yangınımdan yorgan döşek kaçıran.

Ama inan sonludur aşk da,
Kovalar sonunu kendi kendinin.
Bana bir uçurum gerek şimdilerde,
Yeterince dik ve derin.
Bir çavlan istiyorum çünkü,
Kırmak için kristalini hayatın ve şiirin.

Ah Metin Altıok, ah! Yıllardır nasıl da her duygumun karşılığı bulunur dizelerinde. Tarih öncesi gibi geliyor şimdi bana ama üniversite biteli bir yıl olmuş.  Çok sıkı çalışıyorum bir şirkette. Öyle ki, uyku denen şey dört harfli bir hayal olmuş. Halı üstünde sabahlıyorum proje yetiştirmek için. Gençliğimi emiyor patronumun para hırsı… Üçkuruş paraya iş öğreneceğiz ya. Katlanıyoruz belirli bir süre…

Neyse böyle zamanlarda, ruhumu yıkayan tek şey okumak olurdu. Otobüste, vapurda, işe gidip gelirken, öğlen aralarında. Hızlıca okunup bitsin diye sanat dergileri filan alıyordum. Bir şeyleri başlayıp bitirememek ilk defa sinirime dokunur  olmuştu. Nereden bilseydim ki iş hayatı işte böyle bir şey… Şimdi, geçmişe baktığımda eskisinden de daha çok anlamsız gelen o deli hay huy içinde,  başlayıp da yarım bırakmamak için okuduğumu, sanat dergileri, novellalar, kısa öyküler okuyorum. Ama, herşeyden daha çok ve daima şiir yaşamımın baş köşesinde, çantamda, başucumda, işyerindeki çekmecemde…

Senin ilk okuduğum şiirini bugün gibi anımsıyorum. Adam Sanat’ın içinde ilk kez seninle tanışıp, büyülenip, şiiri kesip yıllarca yanımda taşımıştım. Hala da Toplu Şiirlerinin arasında sayfa ayracı olarak kullanıyorum o saman kağıdına baskılı şiiri.  O gün işyerinde sevdiğim herkese okuduydum şiirini.  Kim bu Metin Altıok?  Kimse tanımıyor.  Ben nasıl hiç duymamışım onun şiirini?  Nasıl bir kayıp bu seni tanıyana kadar geçmiş zaman?  Arıyorum, arıyoruz. Kayıp dostum sevgili İshak Reyna bulup getiriyor “İpek ve Kılaptan” isimli kitabını hediye. O şiir onun içinde de var…

Yıllar boyunca da “Ben şiir sevmem” diye kestirip atanlarla arkadaşlığımda, eğer şiiri anlamaya teşebbüs bile etmemiş iseler ve biraz dibini eşeleyince anlamama korkusundan “şiir sevmem” dediklerine kanaat getirmişsem ve gerçekten sevdiğim bir insan ise, arkadaşıma o büyülü şiir ülkesinin kapısını gösterebilmek için senin, Can Yücel’in, Necatigil’in, Asaf’ın, Hayyam’ın şiirleri ile işe girişmişimdir. Bayağı bayağı bir şiire başlangıç seti oluşturmuştum; müzikteki karşılıkları ile şiirleri eşleştirerek; “Bak müzik seviyorsun, bunu da farklı bir dil gibi gör…” diyerek…

Şiir seven biri olarak bende Can Yücel ile senin yerin hep ayrı oldu.  Her duyguma karşılık buldum sizin şiirlerinizde.  Ruhumun “isli lambasından bir bez gibi geçirirdim” senin şiirlerini içim bunalınca.  Hüznü kabullenen olgun bir fıtratım var benim ama küçük küçük, gündelik mutluluklara senden çok daha yatkın oldum hep. Çok önce farkettim ki seni en çok hüzünlü olduğum anlarda arıyorum. İyi ve seni anlayacağından emin olduğun bir dostu sadece derdin olduğunda aramak gibi bir şey…

Senin şiirinle varoluşuma dair hüznümde yalnız olmadığımı farkedip rahatlıyorum. Sonra Hayyam’ın kapısını çalıyorum deli gibi… Ölümlülüğü güzel ve arzu edilir gösteriyor zira. Öyle rahatlatıyor ki beni;  “Aman ya, nasıl olsa bir gün mezarımda ot bitmeyecek mi?” derken buluyorum kendimi. Gevşiyorum, gülümsüyorum ve alttan almaya başlıyorum yaşamın zorluklarını.

Ve keyfim yerine gelince, Hayyam’ı da ruhuma sararaktan, Can Baba ile içki sofrasına oturuyoruz. Can Baba atıp tutarken ben de “eski terlikler” gibi oturuyorum kenarda.

İşte böyle Metin Bey’ciğim. Sen öldün sayılır mı; şimdi seninle böyle yazışabiliyorsam? Ve sen bana gayet uygun bir yanıt verebiliyorsan? Yakılıp külün havaya mı savruldu? Kim buna muktedir ki bu alemde? Evet sevgili şairim.  Hatıranın kocaman bir kısmı benim yüreğimde saklı.  Başka parçaları da diğer sevenlerinde saklıdır.  Merak etme, bizdeki sana hiç bir şey olmaz.

Nereden mi çıktı bu mektup? Vallahi, bugün yine seni anmıştım. Çünkü ruhum çok bunalmıştı.  Ve sen yanıt olarak yukarıdaki şiirini verdin bana. Ve nasıl da, nereden bildin de, içimdekilere karşılık olarak dedin bütün bunları? Çok yaşa e mi? Şaştım kaldım doğrusu… Ne kadar doğru şeyler dedin vallahi… Doğru, çok doğru… Hangi aşk sonsuzdur ki?

Sağlıcakla kal olduğun yerde. Sevgiler, saygılar bu taraftan…

Ebrulikedi

 
5 Yorum

Yazan: 01/18/2012 in Şiir

 

Etiketler: , , , , , ,

Tatlı Bir Kış Masalı

Bugün başka şeyler yazacaktım ama dün Istanbul’da kış fena bastırdı. Bizim evler dik yokuşların tepesinde. Tepede oldukları için de manzaraları çok güzel ama in çık, çok zorluk oluyor kar yağınca. Yokuştan sonra  evimin girişine dek kırkyedi basamak da cabası. Bu nedenle ben de “Gel bu akşam bizde kal, film seyrederiz.” diyen arkadaşım Şengül’de kaldım. Minik İris’in yatağında uyudum ara sıra yaptığım gibi. Son bir kaç kez, gece kalmalarım nasılsa çarşafların değiştiği temizlik gününe denk gelince, İris de lafını hiç esirgemez; “Kal kal bu gece bizde. Nasılsa çarşaflar yeni değişti…” demez mi?

Kendimi tam da şöyle hissediyordum zaten. O yüzden “E, hadi bari kalayim bu gece…” dedim nazlanmadan.

 

 

 

 

 

 

 

 

Lars von Trier’in Melancholia’sını seyretmeye oturduk ama yorgun bir günün arkasından hakkını veremedik. İkimiz de koltuklarda uyuyakalmışız. Sabahın erkeninde güzel bir kahvaltıdan sonra bilgisayarımı açtım. Çalışmam gerek ama dışarıda nefis bir güneş vardı.

Pencerelerin önünde ortamlarını çok sevdikleri için sürekli açan orkidelere daldım. Sağda yer alan Georgia O’Keefe’in Sarı Orkidesi gibi bunların içindeki ışığı yakalasam diye geldi aklıma. Bir seri deneme yaptım. Daha sonra belki O’Keefe tarzı bir şeyler boyamayı denerim diyorum.

Iris bu arada bana perilerin en lüks evlerinin orkide yapraklarından olduğunu ve izci perilerin ise çadırlarını papatya yapraklarından yaptıklarını anlattı.Tinkerbell kaynaklı yararlı bilgiler bunlar. Bilmemek ayıp. İşte size bir periköşkü. Peri olsam ben de bunun içinde yuva kurmak isterdim.

Periköşklerinin içine çok dalınca, insanı “hüüüp” diye  kendine çekiveriyorlar.  Tam Alice gibi ben de bir periköşkünün içine doğru yuvarlanmak üzereyken,  camın dışında parlayan bir su damlası “Psst, buraya bak, buraya…” dedi. Camı açtım, uzattığı eline tutundum. O beni periköşkünün içinden çekip çıkarmaya çabalarken sırılsıklam oldu her yanım. Üstelik içerisi buz gibi oldu.Şengül bana kızdı ama belli etmedi. “Iris, kapa bakayım o camı, hastasın zaten…” diye Iris’e bağırdı.

 

Baktım olmayacak giydim ben de lastik çizmelerimi. Bahçeye çıktım oynamaya. Iris gelemedi çünkü gerçekten üç gündür hasta yatıyordu. Ben sana bahçede yaşadıklarımı gelince anlatırım diye söz verdim.

Irma beni gördü ya, sevinç içinde oyun arkadaşı geldi diye hemen zıplayıp hoplamaya başladı. Gitti kemiğini getirdi, bana armağan etti. Bu arada da hiç gözümün içine bakamıyor. Çekingen bir kız o.  Onunla oynamamı istiyordu ama benim aklımda bahçede yazdan kalma acaba ne gibi renkler bulurum “procesi” vardı.  Irma yaşlı bir kız; So-Kö’lerin en cinsi, en tatlısı.  Bal rengi gözleri, karamela gibi bir burnu var.  “Gelsene” dedim ama benimle karlara gömülmek istemedi. Sonra her yanı ağrıyormuş. Ama bana poz vermeyi kabul etti. O benimle alt bahçeye inmeyince ben kendim gezinmeye başladım.

Mükemmel bir kış aydınlığı, tatlı tatlı parlayan, yumuşak bir güneş vardı. Yazın mangal yapıp, eğlendiğimiz, perde kurup film seyrettiğimiz bahçede yazın izlerini aramaya başladım. Bahçede gezerken dallarında kırmızı meyveleri olan garip bir çalıdan bir tane meyve attım ağzıma. Ondan sonra olanları anımsamıyorum bile.

Aşağıdaki resimlerin üzerinde duraklarsanız, bu gece de annesi çalışırken bakıcılığını yaptığım tatlı İris için uydurduğum Kış Masalı’nı sizde okuyabilirsiniz.

 
7 Yorum

Yazan: 01/17/2012 in Uncategorized

 

Etiketler: , , , , ,

Haydi Refleksi

Ortalık biraz dağınık. Bu Pazar hiç bir şeye dokunmadım. Hava güzel, güneş parlıyor. Dün yağan lapa lapa kardan sonra güzel bir sürpriz hepimize.  Ben hemen hemen her haftasonu olduğu gibi, arkadaşlarımla güzel bir Pazar kahvaltısından sonra eve döndüm.

Karşı damdaki su birikintisinde bir sürü martı yıkanıyor.  Çoğu bu senenin yavruları; boz tüylerinden anlaşılıyor. Beyaz olunca yetişkin olacaklar.  Alt kattan Boğaz’a karşı ney üfleyen komşunun sesi geliyor. Yan taraftan da torunu ile koşmaca oynayan Çetin bey’in kahkahalarını duyuyorum. Mutfak tarafından damdaki camı gagalayan kuşların tak takları… İlk taşındığımda sürekli biri kapıyı çalıyor sanıp, koşuyordum… Dört papağan bağıra çağıra koruluğa doğru uçtular.   İnce duvarlardan yaşamın sesleri aksediyor. Müzik açmadım. Yaşamın müziğini dinliyorum.  Kendimi uzun süredir hiç hissetmediğim kadar iyi hissediyorum.

Mutfak tezgahımın üzerinde elma yeşili kocaman bir Kitchen Aid hamur karma makinesi. Yeni ev hediyesi… Hediyenin kendisi kadar onunla sevdiğim insanlar için neler neler yapabileceğimin düşleri hediye oldu bana… Arada bakışıyoruz. Göz kırpıyor… “Tart?” diyor, “Hırt” diyorum… Diyet yapıyoruz o kadar… “Şarapta pişmiş armutlu merengue’li ama… “diyor.  “Yooook, Şşşşt bakayım.” diyorum. “Ben başka bir şey yazacağım şimdi…”

Yasemin Facebook’ta böyle bir laf paylaşmış; “Dersini almış olacak kadar yaşlı, yine aynısını yapacak kadar genç” – Old enough to know better, young enough to do it again.”  Bu yazı oradan çıktı.
Yazı da ortalık gibi dağınık kalacak ama.. Giriş, gelişme, sonuç yapamayabilirim. Kusura kalmayın.

Bu lafı okuyunca, ben “yine aynısını yapacak kadar genç” kısmına ve özellikle de bu kısmın “yap“mak edimine takıldım.  Bakıyorum da yaş algısı bir yetiştiriliş, bir anlayış, uğraşları ile var olma ve bunların yaydığı toptan bir enerji meselesi galiba.  Ailem olsun arkadaşlarım olsun, çevremdeki bir çok insan aynı dalga boyunda olunca, aklımıza bile gelmiyor yaş almakta olduğumuz. Birleşik bir alan yaratılabiliyor ve birbirinden örnek alabiliyor insanlar.

“Haydi” refleksi  diyorum ben buna. “Haydi” denildiğinde, “Haydi” diye yanıt verme refleksi.   Öğrenilebiliyor, aktarılabiliyor ve haydilerin sayısı artınca, isteklilik ve yaşam sevinci de buna bağlı artıyor.

Bir komşumuz vardı; Hayg Baba. Toprağı bol olsun. Tanıştığımızda 93 yaşında idi. Amerika’ya kızına gidecek, vize görüşmesine çağırmışlar. Memure Baba’ya “Amerika’da evlenme planınız var mı?” diye sormuş. O da çapkın çapkın gülümseyerek, “Şöyle kanlı canlı, neşeli, istekli bir hanım bulursam niye olmasın…” demiş ve on yıllık vizeyi kapmıştı.  (“Kadına çapkın çapkın gülümsedim, o da kıkırdadı.” demişti.)

Burada önemli olan “On yıllık vize verdiler, doksanüç yaşında ne yapayım on yıllık vizeyi?” demek yerine,  olayı bize “Oh,  bir on yıl rahatım artık…”  diye anlatmış olması idi.   Ondan çok ders aldım. Her gün yürüyüş yapar, gazetelerin bilmecelerini çözer, elinde kolejde bize öğrettikleri İngilizce şarkıların kitabı, bunları birlikte söyleyebileceğimizi keşfettiğinde, “Haydi birlikte söyleyelim” diye iki kat aşağı inip, bize gelirdi. “Haydi” derdim, otururduk kanapeye yan yana, My Bonnie lies over the ocean…. diye başlardık…

Onu hiç ihtiyar biri olarak görmedim. Yaşı büyük evet ama asla ihtiyar değil.  O kendini öyle görmezdi çünkü.

Arada “1939’da kadife kumaş almaya Almanya’ya gitmiştim, savaş ilan edilince orada mahsur kaldık,” diye bir iş anısı anlatırken ya da “Bizim handa Kürt hamallar vardı, çok fakir ama çok da dürüst insanlardı. Eli taşlı, sopalı gelenleri bizim hana sokmamışlardı ve durumdan da hiç yararlanmamışlardı,” diye  6-7 Eylül’ü anlatırken veya varlık vergisi hengamesini Aşkale’ye gitmeden nasıl atlatıp, Ordu’lu bir müşterisinin verdiği borç ile nasıl sıfırdan başladığını heyecanlı heyecanlı bizlere aktarırken,  “Hanım’ı alıp Tokatlıyan’a yemeğe giderdik her Cumartesi akşamı” derken, aslında ne kadar yaşlı olduğu dank ederdi kafama. “Vay be, 1939 ha?” ve benim sessiz sakin yaşamıma göre ne çok badireler atlatmış olduğunu düşünür ve hala “haydi” diyebilmesine bayılırdım.

O zaman bakardım sarkan gıdısına, yüzündeki yaşlılık lekelerine, kocaman kulaklarına ve sarkmış dudaklarına, kırışık, lekeli ellerine… Ama hemen gözlerine dönerdi gözlerim.  Gözlerine bakınca, işte o zaman hiç yaşlı görünmezdi bana… Gözlerinin içine baktığımda, beni genç onu yaşlı kılan kendi önyargılarım silinirdi çünkü. Geldiği gibi, “Haydi bana müsaade” der, hızlıca kalkar giderdi. O zaman anlardım ki Hayg Baba ruhen benden genç; yerinde duramıyordu çünkü…

Ruhuma bakıp da yaşlanma belirtileri gösteriyor muyum diye düşünüyorum arada bir.  Evet, tamam. Ne olmuş iki metrelik duvardan yere atlamaya cidden korktuysam? Geceyarısı karanlık deniz kenarında duraksadım ama “haydi” denildiğinde mayom ile deniz kenarındaydım, değil mi? Popoya tekmeyi yiyince, dalmadım mı? Daldım…

Anımsayabildiğim hepi topu bir kaç duraksama anı.  Bana öyle geliyor ki, yaşlılık bu duraksama anlarında saklı. Hiiiiiç o tarafa bakmıyorum, göz göze gelmemeye çalışıyorum. Bir kere gözlerine bakarsam, hüüüp diye tüm “haydi”lerimi emecek sanki.

Enerjim, sevincim, hala bir çok şeye hayret edebilme yetim, sürekli öğrenme ve öğrendiklerimi yaşamıma uygulama isteğim var.  Yani bu lafın ilk kısmında yazan “dersini almış olma” kısmına hiç yazılmıyorum da yine yine yapma kısmı bana çok çekici geliyor. Daha iyisini öğrenmedim henüz diyerek, bu yaşa kadar edindiğim iyi ve(ya) kötü deneyimlerimin mevcut durumu algılayışıma ket vurmasına izin vermiyorum.

Yeniden deneyebilecek kadar gözükara, heyecanlı ve istekli miyim? Evet… Şükürler olsun o halde hala ruhum yerinde ve genç.  Ayrıca öyle hissediyorum ki, bazen dönüp dönüp aynı hataları yapmak kadar insanı dinç tutan bir şey de yok… Aşkta mesela. Ne olur hata yapsan? Tekrar canın yansa?  Ne olur yani? Ne olur?

Hatadan korkmak, deneyimin rehavetine kapılmak demek. İşte bence insana kendini yaşlı hissettiren şey bu rehavet.

Yaş konusu bana bir tek ne zaman can sıkıcı bir şekilde kendini anımsatıyor biliyor musunuz? Son derece normal bir şeyden bahsederken bile “Amaan sen de yaaa, bizden geçti artık…” diyen yaşıtlarımla karşılaştığımda.

Yaş canavarı bu insanların tüm “haydilerini “ emip, posasını çıkarmış ve yerine anlamasınlar diye tatlı bir rehavet sokuşturmuş gibi geliyor bana. “Siz bu köşede uslu uslu oturun, ölüm gelip sizi alacak. Bir yere ayrılmayın sakın, e mi? Gelip de ‘haydi’ diyen olursa da, ‘Amaan sen de yaaa. Bizden geçti artık’ deyip, başınızdan savın…” demiş gibi geliyor.

İyi o zaman, haydi size iyi günleeer…” diyerek, Hayg Baba’ya da bir selam sarkıtarak, mümkünse hemen uzaklaşıyorum oradan. “Şöyle neşeli, kanlı canlı birini bulursam neden olmasın?” diyen ve “Kıh kıh kıh” diyerek çapkın gülüşünü gösterdiği halleri gözümün önünde hala…Ruhu şad olsun.

 

Haydileriniz bol, güzel bir hafta olsun. 

 

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Beni seviyor musun?

Benim bu aralar kafam çok karışık.  İş güç, ev, ofis, boyacı, elektrikçi, tesisatçı, ödemeler, İgdaş, İski filan derken kuyruğunu kovalayan kedi gibiyim. Dün sanki kuyruğu da yakaladım ama ucu elimde, onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Sahi, niye kovalıyordum ben seni?  Bu halde iken, yazı yazsam iyi gelecek ama kafamda yüz ayrı konu, sonunu getiremem, zaten olağan tarzım daldan dala… Derli toplu yazmak güç olacak.  Bugün okuyayım ben dedim. Sonra film seyrederim biraz.

Bu arada arkadaşım Şeniz, psikoterapist Özgür Öğütcen’in AŞK isimli yazısını maillemiş. Kendisinden izin almadım ama umarım paylaşmamıza itiraz etmez.  Ben okudum, çok beğendim ve dördüncü bölümde  de kendimden çok şeyler buldum. Bu soruyu kolay kolay sormadığımı, kadın olduğum için de (bana etrafımdaki minik çocuklar hariç) kimse tarafından sorulmadığını farkettim birden.  Okuyunuz bakalım size de ayna tutan tarafları olacak mı?

Sevgiyle…

I.

Birisine şu soruyu sorduğumuzda yanmışız demektir: “Beni seviyor musun?”. Bu soru umutsuzluktan köken almaya meyilli bir sorudur. Kendimizi bir anda karşımızdakinin yargısının esiri olarak buluveririz. Bu soruyu çeşitli olumsuzlamalar yaparak şu şekillerde de sorabiliriz: “Beni neden sevmiyorsun?” ya da “Beni sevmiyor musun?” veya “Beni hiçbir zaman sevmeyecek misin?”. Ne türde sorarsak soralım bu soru bir esaretin, bir tutulmanın işaretidir. Ve kızgın bir çocuk şu cevabı yapıştırıverir: “Bende seni sevmiyor(d)um zaten!” Aşktan kaçamayız herhalde ve bu sorunu mutlak halinde ortaya koymaya çalışacak olursak, aşk bizim hakkımızda verilen hükmü bilme merakımızın nişanıdır. Bunu herkes bilmek ister, çünkü bu hüküm varoluşumuza verilmiş bir cevaptır. İnsanlar cevapsız sorulardan rahatsız olurlar. Bu yüzden “Beni seviyor musun?” sorusu tekrar tekrar sorulur ve yanıtlar hiçte tatmin edici değildir. Aşkı ayıramayız, parçalamayız, yokedemeyiz. Aşk çok büyük bir faildir. Vardır. Bazı insanlar hiç aşık olmadıklarını, aşk nedir bilmediklerini söylediklerinde yanılıyorlardır; bu kişiler aşkın gerçek esirleridir. Çünkü aşkın sonundaki ölüm ihtimalinden korkarlar, ne de olsa ölüm aşkın nihai sınırıdır. Aşkı elde edemediklerini duyumsadıkları için en kolay şeyi seçerler, kendilerini severler. Ama bu gerçek bir vazgeçiş değildir.

II.

Kendisini çok seven insanlar genelde diğerlerinin –onların belirli sıkıntılarını telafi etme yeteneğinde olan- sevgilerinden feragat etmek zorunda kalırlar. Hemen hiçbir zaman içten bir karşılaşmanın tadını almadıkları için insanlar arası ilişkilerin şeyleşmesinin tam olarak ayırdındadırlar. Bu kişilere aşk var mıdır diye sorduğunuzda cevapları kesinlikle aşk yoktur olacaktır. Ama bu kadar basit mi? Tam bir karşılaşmadan anladığımız nedir o halde? İki insan arasındaki tam bir karşılaşma mümkündür, bunu en iyi şu yolla anlayabiliriz: bu iki insan bu karşılaşmanın tam bir karşılaşma olduğunu düşünmezler. Bu şart yerine getirildiyse bu bir aşktır denebilir. Kaçırılmış karşılaşmalar hüzün verir, bu durum öylesine dokunaklıdır ki bir kişi bunu anladığında ancak içten içe derin bir yas tutabilir. Bu gözyaşları boşuna değildir, çünkü yas başka bir sahnede kaybettiğimizi bize geri hediye eder. Aşktan, yastan ve ölümden kaçamayız. Mutluluk, gözyaşı ve keder akrabadır. Boşuna değil ki birine olan aşkımızı onu kaybedince anlarız, bu en bilindik klişelerden biridir. Onun hatırası için hüzünlenip solmasını bekleyebiliriz –ki başka bir biçimde canlanması için bir şanstır bu- veya hiddetle onu yerin dibine batırırız. Burada şu söylenmeli: öfke her zaman faydasız, kör bir hissiyat değildir. Son bir anda hüzün ve öfke arasında tercih yapmak gerekirse -aşkımın hatıraları mı, öfkemin faydaları mı diye,- kişinin hangisini tercih etmesinin daha hayırlı olacağına dair kesin bir kural telaffuz edilemez. İyi bir psikanalist bu durumda ‘bekleyelim ve görelim’ diyecektir. Bu nedenle psikanalistlerin sabırları analizanlara bir tür özensizlik, anlayışsızlık ya da anlamsızca saçmalama olarak görünür. Çünkü aşka temas eden ve ondan uzaklaşan kişi acılarının bir an evvel anlaşılmasını ve dindirilmesini isteyecektir. Psikanalistin bütün duyguların arkasındaki nedenselliği ortaya çıkarma isteği fazla yavaş gelecektir, bu çağ için oldukça fazla. Öyleyse birisine sen ona aşıksın dediğimizde bir an duracak ve şaşkınlıkla yüzümüze bakacaktır: ‘Aşk bu mu?’ diye. Bizde ona şöyle demeliyiz: ‘Evet bu! Ne sanmıştın ki!’. Bu diyalog şu şekilde devam edebilir: ‘Hayır ona aşık değilim, onu seviyorum, ona alıştım, onsuz yapamıyorum, hep onu düşünüyorum, rüyalarıma giriyor. Ama eminim bu aşk değil.’ Peki aşk nedir öyleyse?

III.

Aşk erotiktir ve en başta iki kişiliktir. Aşk bir ötekinin kanlı canlı, somut bedenini gerektirir. Büyük harfle yazılan herhangi bir şeyle (Tanrı, Vatan, Komünizm vs.) aramızda aşk olamaz, çünkü bu ilişki bizle türdeş olan bir ötekini içermez. Aşk bedenle başlar ve orada sonlanır. Zorunlu olarak heteroseksüel de değildir, homoseksüel olabilir ve çok önemsediğimiz üzere anneyle bebeğin bedenleri arasındaki gibi ilksel türden olabilir. Bebek önce kendi gereksinimleri açısından, sonrasında da arzusunun yöneldiği ilk mutlak form olarak annenin bedenine bağ(ım)lıdır. Ha keza annede bebeğinin bedeninde aşkının yeni bir canlanmasını bulur, baba ise bu aşkı katleder. Anne aşksa, baba yastır. Ama bebek ikisine de kızar; birisine kendisini bıraktığı ve başkalarını seçtiği için, diğerine ise kendisine ilk aşk acısını yaşattığı için. Bu ikili duygunun ne şiddette süreceği bir dereceye kadar müzakere sonucu belirlenir ve nihayetinde oluşacak duyguların şiddeti olumsaldır. O halde aşk evrensel olanı bir bağlamda karşısına alan, ama hemen ardındanda dönüp ilksel olanı yargılayandır. Bu ikili feragat bize başka insanlara aşık olabilme kapasitesini sağlar. Pire için yorganı yakmamayı başarabilirsek şayet, aşkımızın yönü ileri doğru olacaktır. Ama annenin ya da babanın aşkında ayak diretirsek kapana kısılırız, çok küçük bir mesafeyi önce ileri sonra geri doğru katedip dururuz. Bu bir sıkışmadır ve aşk acısının bunaltısından kategorik olarak farklıdır. Aşk bedendir demiştik, o halde aşk iki bedenin karşılaşmasıdır aynı zamanda. Beden ise biyolojik olmaktan çok simgesel olarak, dil aracılığıyla varolur. Bedenimizin her bir santimetrekaresi sözlerle yazılmıştır ve onlara geri dönerler.

IV.

Aşk kaybettiğimiz, bizi tamamlayacak olan öteki yarımızı aramak değildir. Aşk içinde bir sürpriz unsuru barındırır. Bilmediğimiz türde bir karşılaşma olması aşkın önkoşuludur. Bizi tamamlamaz, kusursuz hale getirmez, eksiklerimizi gidermez. Aşık olduğumuz kişi aradığımızı bildiğimiz şeyleri bize temin eden bir tedarikçi değildir. Aradığımızı bilmediğimiz ama aynı zamanda da aramadığımız ve bulursak onunla ne yapacağımızı bilemiyeceğimiz şeyi bize sunar aşığımız. Bu da ikinci bir şoktur, şaşkınlıkla bakakalırız: ‘Seni neden sevdiğimi soracak olursan, bunun yanıtını bilmiyorum’ deriz. Arada bir boşluk yine vardır, soruyla cevap arasında. Bu yüzden bir kişiye neden aşık olduğumuzun cevabını bulabilecek başka bir kişi yoktur. Hatta bu sorulmaması gereken bir sorudur, şayet aşkta bir tabu varsa bu olabilir! ‘Bana sana neden aşık olduğumu lütfen sorma.’ Peki aşk bizi tamamlamıyorsa niye dönüp dönüp güvence isteriz? Tam da bu tamamlanmamadan emin olmak için, eğer mükemmel bir aşk sözkonusu olsaydı ne olurdu bir düşünün. Aşk işte bu pürüzlerde, aksaklıklarda, eksikliklerde yaşar. Sevdiği kişiyi bir kez olsun terk etmeyi düşünmeyen var mıdır? Aynı annesini bir kez olsun öldürmek istemeyen bir oğlan çocuğunun tuhaf kaçması gibi bu da oldukça tuhaf kaçardı ve bu kişiyi derhal doktora götürmek gerekebilirdi.

V.

İnsanın yaşamı bir şeyleri seçmek üzerine kurulmamıştır, daha çok bir şeyi seçtiğimizde seçmediklerimizin acısını yaşarız. Bu kayıp duygusu öyledir ki ‘iyi bir erkek’ bütün olasılıklara açık olarak varlığını sürdürmek ister bu yüzden. Erkek kadını ne kadar kendi aşkına verilmiş bir karşılık olarak görürse ondan o kadar uzaklaşacaktır. Kadın ise erkekte onun kendisini istediğinin, hatta yanlız onu istediğinin, durmadan tekrarına yürekten bağlıdır. İki fantazi evreni birbirine uymadığı için ilişkileri sürdürmek için başka bazı ek faktörlere gereksinim başgösterir. Erkek hakiki olarak istediği kadına çok yakınlaşan bir kadınla birlikte olduğunda baş dönmesi atakları yaşayacaktır; çünkü bu kadın ona kendisinde olmayanı en derin haliyle hatırlatacaktır. Kadın, erkeğin istediğini düşündüğü tutuma –ki bu bir yorum meselesidir ve kadınlar bunda erkeklerden daha başarılıdır- kendisini uydurmaya çalışacaktır. Yorumlamanın kadınlarda daha başarıyla sürdürülmesiyle terapistlerin çoğunun kadın olması arasında bir bağlantı olabilir mi? Oysa erkekler kadınlar tarafından hep ne istediklerini anlamayan kişiler olmakla suçlanırlar, bunda belli bir doğruluk payı vardır elbet. Ama sorun şu ki erkekler kendilerinin ne istediği sorulduğunda bir yanıt vermekte genetik olarak zorlanırlar zaten. Aralarında kavga çıkıp erkek kadına “Ne oldu?” diye sorduğunda kadınlar “Hiçbir şey yok!” derler, erkek daha da üstelerse bütün eski suç defterleri açılacaktır. Bununla birlikte aşk faktörü iki aşık kişinin birbirine tahammül etmesidir denilebilir. Aşk tahammül gücüne bağlıdır ve ayrıca kişilerin herbirinin öteki karşısında güçsüz olmayı üstlenebilmesinin derecesine bağlıdır. Aşk kısır bir iktidar mücadelesinin sonsuz döngüsünde öfkeye yenilebilir. Bu da onun güçsüzlüğüdür ne yapalım. Bir çiftin kavgası ‘bütün bunları biliyorum ama seni seviyorum’ lafında soluklanabilir, bu çözümün kötü bir yanı vardır, o da her seferinde fazla işe yaramamasıdır. Eğer bunu çok söylerseniz gitgide gücü azalacaktır, bu cümle zor zamanlarda çekilecek bir imdat frenidir, zırt pırt kullanılırsa sonuç vermez.

* Bu yazı Bibliotech Dergisinin 15. sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: