RSS

Aylık arşivler: Aralık 2011

Gracias a la Vida (Yaşama teşekkürler)

2011 biterken, yaşama teşekkür etmek geldi içimden.  Bu güzel şarkı ile hepinize, önce sağlık, sonra hayırlı olacak tüm isteklerinizin gerçekleşmesini, bazı istekleriniz de gerçekleşmediğinde bu duruma katlanıp, “Olmadı ise, vardır elbet güzel bir nedeni…” diyebilmeniz için tevekkül diliyorum.

Bu şarkıyı ben küçük bir çocukken Joan Baez’den dinleyerek sevip, ezberlemiştim.  Ama şimdi yorumunu daha çok beğendiğim Mercedes Sosa’dan dinleyelim. Orijinal sahibi Violetta Parra’ya da bir selam gönderelim… İspanyolcası daha şiirsel ama ben de dilim döndüğünce Türkçe’ye tercüme ettim.

HERKESE MUTLU YILLAR….

YAŞAMA TEŞEKKÜRLER

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

İki gözüm var ve açtığımda

Siyahı beyazdan ayırt edebiliyorum

Uçsuz bucaksız gökyüzünün yıldızlı derinliklerini

Ve kalabalıkların ortasında, sevdiğim erkeği

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Duyma yetimi verdi bana, öyle ki

Onun sonsuzluğunda gece gündüz cırcır böceklerini

Kanaryaları, çekiçleri, türbinleri, köpekleri, kara bulutları ve

Sevdiğimin şefkatlı sesini kaydediyor kulaklarım

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Ses verdi, alfabeyi verdi

Onunla birlikte gelen sözcüklerle düşünüp, konuşmayı

Ana, dost, kardeş ve sevdiğimin

Ruhunun yolunu aydınlatan ışığı

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Yorgun ayaklarımın yürümeye devam etmesini sağladı

Şehirlerden, çamur birikintilerinden, kumsallardan, çöllerden

Dağlar ve ovalardan geçtim,

Senin evin, sokağın ve avluna varana dek.

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Yüreğimi verdi bana, arasıra kabını sarsan

İnsan beyninin meyvelerini gördüğünde

İyilerin kötülerden ne denli farklı olduğunu gördüğünde

Ve açık renk gözlerinin ta dibine baktığında.

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Kahkahaları verdi, ve gözyaşlarımı

Coşku ve acıyı ayrıştırabileyim diye

Hepsi benim şarkımın içindeler

Senin şarkının da…

Hepimizinki aynı şarkı…

Benim şarkım herkesin şarkısı

 
4 Yorum

Yazan: 12/29/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Hadi yap listesi; mümkünse ölmeden önce…

Bu yaşam sona erdiğinde, iki soru olacak önümde:

Yaşamından zevk aldın mı?

Peki, yaşamın başkalarının yaşamına coşku katabildi mi?

Yaşamımdan gerçekten zevk aldım diyebilmek için, kendimin, sezgilerimin, isteklerimin önüne kocaman bir kale gibi dikilmekten vazgeçmeyi öğrenmem gerek.  Yavaş yavaş başarmaya başladım gibi ama yol pek uzun…

İkinci sorunun yanıtı arkadaşlarımda ama bu konuda elimden geleni yaptığımı söyleyebilirim. Ben iflah olmaz bir yay burcuyum. Yay burçları kozmosun palyaçoları sayılır, bulaşıcı neşeleri ve eğlenceperver tarafları ile. Eğlenceli ve neşeli zamanlarım kendimi sıkıcı bulduğum zamanlardan fazladır.  Ne diyorsunuz sevgili arkadaşlarım?  Hıı?

Yahu, bazen bu yay tarafım öyle bir geriyor ki beni, ok gibi fırlayıp, uçup gitmek istiyorum. Neresi olursa. Atlası açıp, parmağımı basıp… Neresi gelirse, öyle çıkıp gitmek; bir küçük valiz, içinde pijamam, tokyolarım,  müziklerim, kitaplarım, eskiz ve not defterim,  fotoğraf makinam.  Çeke çeke ardımsıra, üstümdekilerle “hadi” dediğimde, çıkıp kapıdan; hiç plan program yapmadan, öylesine… Yapabilir miyim? Bir gün mutlaka… Ama o gün gelmedi daha… Henüz kendimin önünde bodyguard gibi dikiliyorum.

Bazen o kadar istiyorum ki, her gün yepyeni, bembeyaz bir sayfa olarak açılsın yaşamımda… Her sabah farklı bir yerde uyanayım, her gün yeni şeyler öğreneyim, yeni sulara açılayım.  Kocaman bir “ölmeden önce yapılacaklar” listem var ama…

 

Neler yok ki o listede…

Yap adasına gidip, manta raylerle dolunayda dalış yapmak istiyorum mesela…

Büyük sahranın bir yerinde naneli bir çay içmek istiyorum; gün batarken kumulların üzerinde
Hazır çöle gitmişken, orada yıldızların altında uyumak da istiyorum.

 

Evet, kendime emirlerle devam ediyorum “Ölmeden yapılacaklar” listeme:

Rollerblade yapmayı öğren
Snowboard yap
Yelkenli bir teknede yaz geçir
Eyersiz ata bin
İyi bıçak kullanmayı öğren
Yanında sadece bir bıçak ile doğada beş gün geçir
İspanyolcayı ilerlet
Tango yapmayı öğren
Great Barrier Reef’te dalış yap
Paraşütle atla
Trans-Siberia Express’le seyahat  et
Zorbing yap
Börek açmayı öğren (ama yeme, başkalarına yedir çünkü…)
(O göbeciği erit ki) ayak parmaklarını yeniden gör
Dünyanın en büyük rollercoaster’ına bin
Köpeklerin çektiği bir kızakla seyahat et
Aurora Borealis’i seyretmeye git
Dev kızıl sedir ağaçlarından birinin gövdesine sarılıp, onu öp
Kiraz ağaçları açtığı zaman Japonya’da ol sonra sushi yemeye git
Lascaux ve Altamira mağara resimlerini gör
Cam üflemeyi öğren (Ne işe yarayacaksa? Hepinize çirkin, eğri büğrü vazolar hediye edeceğim 😉
Portre çizmeyi öğren (Siz de listenize ‘bir arkadaşa modellik yap’ yazın e mi?)
İçinde meyve ağaçları olan minik bir bahçe tasarla
Ağaçtan bir heykel oy (Bahçeyi yaşatmayı beceremezsem oyacak çok ağaç olacak nasılsa)
Barınaktan yavru bir köpek al
O kitabı yaz
Herkesin bildiği malzemelerden kendine özgü yepyeni bir yemek yarat (arkadaşlara yedir, kendin yeme)
Saçlarını kazıt (bakalım nasıl olacak?)
Kocaman bir trambolinde zıpla (Spor mağazasındaki trambolin de senden kurtulmuş olur böylece)
56 model bir Chevrolet satın al
Ayahuasca iç
Körler için bir kitap oku
Dünyadaki bütün piramitleri gör
Kalıcı dövme yaptır (yerini iyi seç aman…)
Sigara ile vedalaş

Şimdilik bu kadar…  2012 yaklaşırken liste çıkarmak iyi oldu… Hadi bakalım hayırlısı. Yazdım ya şimdi bu yazıyı, ok yaydan çıktı bir kere… Evren duymuştur şimdi, usul usul sıraya koyuyordur isteklerimi. Ah ah. Her şeyi kafasına göre anlar zaten. İster misin yanımda sadece bir bıçakla, pijama ve terliklerimle,  paraşütle bir piramitin tepesine bırakıversin, çölde yıldızların altında uyuyayım diye. Sigarayı da o gün bırakmış olayım ki katmerli olsun çilem. Hay bin kunduz…

Lütfen yani… Ciddi olalım. Ne yazdıysam o ve tek tek gönder.  Allahını seversen…
Siz listenizi yaptınız mı? Kimbilir ne ilginç şeyler vardır? Paylaşır mısınız acaba bizimle?

 
18 Yorum

Yazan: 12/20/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , ,

Yaşlı kız ve bir kedinin maceraları

Yeni bir eve taşınacağım yakında. Heyecanlı mıyım? Bilmiyorum. Pek değilim galiba.  Bazı mekanlar sahiplerine direnir, zorluk çıkarırlar.  Taşınacağım ev bir kaç talip arasından allem edip, kallem edip, olmazı olur yapıp da beni seçtiği için, bana hiç direnmiyor.

Eski evlerin ruhu vardır. Buna inanır mısınız?  Ben eminim; evlerin ruhları var.

Bu yaşlı kız (evet evim yaşlı ve tatlı bir kıza benziyor), benden önce kontrat imzalamak için emlak komisyonu ile masaya oturan çifte sudan bir sebeple kapris yapıp, masadan döndürdü ya… Evimin bana ilk komplimanı bu oldu galiba.  Yaşlı kızı uzun süredir tanıyan bir arkadaşım “O seni seçti, vallahi de billahi de…” dedi.

Onun beni beklediğine inanmak hoşuma gidiyor.  Benim de “yuva”lanmak için onu beklediğim gibi…

Evet, yaşlı ve tatlı bir hanımkız  o… Doğum tarihinin 1820’lere dayandığını söylediler ama gerçek yaşını tam bilemiyorum. Bana o kadar da eski görünmüyor. Küçük olmadığından hareket ederek büyük bir aile için yapıldığı, ailenin orta halli bir aile olduğu tahmin edilebilir zira köyün zenginleri biraz daha büyük evlerde ve dereboyunda daha yukarı doğru otururlarmış.

Evdeki bir dolapta bulunmuş benden üç önceki ailenin resimleri çok dokunaklı geldi bana; Salti ailesi. Evin oğlu Albert Salti’nin 1944 yılı pasosu, bir sonraki yılın vapur kartı elimde. Sizinle paylaşmak için bloga fotoğrafını koyuyorum. Albert okula giderken vapurla gidiyordu demek. Genç yaşta veremden öldüğü söylendi. Belki de son vapur kartı bu olduğu için annesi saklamıştır. O halde Albert Lise 1’e gittiği sene ölmüş olmalı. Herhalde yukarıdaki eski Musevi mezarlığında yatıyordur. Elimdeki düğün fotolarından hangisi Albert’in anne babası bilemiyorum.  Bir çiftin resimleri var, Albert ile benzerliği olan.  Onları da paylaşıyorum sizlerle.

 

Albert’in annesi eşi ölüp, kendi de epey yaşlanınca eve kiracı almış, son günlerinde ona bakmışlar. Keşke onları tanıyan birilerini bulsam. Hanım ölünce ona bakan aile evin tamamına yayılarak, uzun süre oturmuş. İşte, o yıllarda, ev de yavaş yavaş bakımsızlıktan dökülmeye başlamış. “Alt kattaki mutfağın olduğu salonda incir ağacı çıkmıştı, kullanılmıyordu” diye anlattı evi devraldığım hanım.  Üst katta ise yağmur yağdığında yirmi kova damdan akan suları topluyormuş.  Kapsamlı bir tamir yapmışlar ve uzun süre oturmuşlar.

Köydeki bir çok ev 45 metrekare veya biraz daha ufak tabana oturmuş çok katlı yapılar iken, bu ev daha büyük. Eskinin gayrimüslim mahallelerinde en fazla 45 metrekare tabana oturan yapılara izin verildiği için, Kuzguncuk ve Arnavutköy gibi kıyı köylerinde çok katlı sefertası gibi eski evler vardır.

Eşitliğe nanik anlayacağınız. Başka dinlere “hoşgörü” de buraya kadar. Kandırmayalım kendimizi geçmişimiz ile ilgili. (Eşit olsalardı hamama giderken başka dinlere mensup hanımlara da takunya giyme izni olurdu ve peştemallarına mutlaka (kanun zoru ile) ziller bağlamak ve ayrı günlerde, ayrı ayrı yıkanmak zorunda kalmazlardı (“Zilli”  sıfatı buradan  mı kaynaklanıyor acaba?) Neyse, yine kafam uçuştu… Eve döneyim.

Pervititich haritalarına baktım. 1920’lerde tüm İstanbul’un ev ev , sokak sokak haritalarını çıkarmış. Demek çok sonradan çirkin bir bina yapıştırmışlar yanı başına. Bu nedenle, girişteki kocaman taşlığın sokağa bakan penceresi kapanınca, yaşlı hanımın 22 gözünden birine katarakt inmiş. Şimdi o kör gözün üzerine bir kapak ile evin elektrik dolabı yapmışlar.

Ne kadar hassasiyetle ve sevgiyle tamir edilmiş ve karakteri korunmuş olsa da, tamirden bu yana uzun bir süre geçmiş. Her köşesine elimin değmesi, bu tatlı hanımın sevgiyle okşanmaya devam edilmesi gerekecek.

Üst katın zemininde evin ilk günlerinden kalma masif,  kalın kalaslardan yapılmış rabıtalar var; yıllar ve üzerinden geçen yaşamlar pek güzel patine etmiş tahtaları. Tahtalar üzerlerine basınca kıkırdıyorlar. Gıdıklanıyorlar mı acaba? Öyle olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor. Onlara dokunmayacağım. Zamanın izini taşıdıkları için oldukları gibi çok değerliler.

Bu yaşlı kızı nasıl canlandırıp, eğlendireceğim? Biraz gıdıklansın, canlansın  diye kalabalık bir parti düzenledik.  Çok kalabalık oldu. Davet öncesi bir ara korkmaya da başlamadım değil ama sonra dayanacağına emin oldum. Saatlerce üzerinde tepinenlere gık bile demedi.  Çok eğlendik, duvarları müzikle, kahkaha ile, neşe ve dostluk ile yıkadık… Güzel bir kutsama töreni oldu.

Kafam dağınık gibi biraz. Bir dolu fikir uçuşuyor. Önceleri hep böyle olur, sonra yerli yerine oturur her şey.  Ah, bu yaşlı kıza nasıl makyaj yapmalıyım ki Barbara Cartland gibi komik derecede kokoş bir hanıma dönüşmeden, daha klasik, sade, az biraz erkeksi ama kadın ve anaç tarafını güvendiklerine açan bir görüntü yaratmayı başarabileyim?  Biraz kendim gibi…

Bu yaşlı kız ile birlikte daha bir çok güzel günlerimiz olacak. Bunu hissediyorum. O da biliyor olmalı ki bugün parlayan kış güneşinin  ışınlarını tavanında oynaştırırken, “Hadi bakalım tatlım, ben üstüme düşeni yaptım, şimdi sıra sende.” der gibi  gülümsüyordu.

Hepinize selam eder, hoşunuza gider ise şayet, yaşlı kız ile kedinin maceralarını anlatmaya devam ederiz. Yedi kısım tekmili birden olamasa da arada kısa kısa haber geçeriz.

 
19 Yorum

Yazan: 12/11/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Gri ve Cansen Ercan

İşlerini çok sevdiğim bir ressam arkadaşımdan ve resimlerinden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Ben onun resimlerinde, kendi içimdeki hüzne çok koşut giden bir duygu buluyorum ama bu yazıda kendi duygularımdan bahsetmeyeceğim.

Cansen’in resimlerine geniş bri gri palet hakimdir. Gri uzlaşmacılığın ve hüznün rengidir; çünkü beş temel renge eşit mesafede durur. Cansen de resimlerine  hakim olan sade dinginliği yansıtmak için geniş bir gri skalası kullanırken ve bu seçimi ile esin kaynağı olan doğayı tekrar kurgularken, gözlemlediklerine duygusallıktan  uzak bir bakış açısı ile sanki eşit uzaklıkta durmayı seçer gibidir.

Hüznü karamsarlığa ve umutsuzluğa evrilmez.  Yumuşak ve dengeli geçişleriyle deseni oluşturan lekeleri katman katman çalışırken, renklerin şiddetini azaltarak dramatik etkiyi kuvvetlendirmeyi seçer ve bunu çok büyük bir ustalıkla yapar.

Cansen’in resimlerinde ışık, form ve renk birbirleri ile uyumlu bir ilişki içinde aynı amaca hizmet ederler. Işığı ekonomik kullanma seçimi yarı aydınlık ideale daha yakın durduğu için midir acaba? Bu şekilde gözlemlediğinin kurgulanarak yansıtılması sürecinde dramatik ve atmosferik bir etki yaratmakta son derece başarılı olur.

Kurgusu her ne kadar içe dönük olsa da, yalnızlık tutkunu, huysuz ya da dışlanmış bir dünyayı yansıtmaz Cansen’in resimleri. Aksine gördüğünü iyi özümlemiş, gerçekçi bir bakışın sakinliğini yansıtırlar. Yapmacıklıktan uzak, sırtını sağlam desen geleneğine dayayarak, yalın bir resim dili ile doğaya olan tutkusunu denge ve uyum içinde yansıtır.

Yalınlığı çekiciliğe üstün tutmaz ve aslında bu içtenliğidir Cansen’in resimlerini bu denli çekici kılan. Öyle ki nerede ise mistik bir kendini vakfediş ile, bakılan ile bakanın birbiri ile içiçe geçerek, tek vücut olduğunu hissederiz. Ressam baktığını kurgulayarak tuvaline yansıtırken kendi iç bakışını, kendi zamanına olan tanıklığını  resminin içine öyle başarı ile yedirir ki sanki dışındaki karmaşayı düzenleme, temizleme, indirgeme ve o çok gereksinim duyduğumuz sadelik ve dinginliğe kavuşturmak ister gibidir.

Bu az ile çok şey söyleme çabasında o denli başarılı olur ki Cansen, resimlerindeki zamansızlık tam da bundan kaynaklanır.

Cansen’in resimlerini görmek isterseniz şayet, 28 Aralık 2011 tarihine dek, Tophane’de, Doruk Sanat Galerisi’nde sergisi var.

Kendisi ile ilgili bilgi için http://www.cansenercan.net adresine de bakabilirsiniz.

 
2 Yorum

Yazan: 12/08/2011 in Resim Sanatı

 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: