RSS

Ortaya karışık yanar dönerli soru sepeti…

15 Kas

Kulaklığımdaki şarkı diyor ki:

Collect the moments one by one / I guess that’s how the future’s done… (Tek tek anları biriktiriyoruz / Sanırım gelecek de böyle oluşacak…)

Feist – Mushaboom

Bir çoğumuz zamanı çizgisel algılıyoruz. Önce şu oldu, sonra bu geldi başıma, sonra da bu oldu… İşte yaşam öykünüzün ana hatları çıktı ortaya… Sizin zaman algınız da benimkisi gibi düz bir hat mı izliyor; dünden yarına doğru uzandığını düşündüğünüz?

Ya öyle değilse? 

Ya yekpare bir anın içinde tüm yaşamlar, tüm deneyimler eşanlı olarak aynı anda olup bitiyorsa?

Ve işte tam da bu nedenle “anı yaşamak”,  an’ları üst üste biriktirmekten gerçekten de daha önemli ise?

Her şey aynı An’da olup bitiyor ise, içinde bulunduğumuz bu An’ı yüreğimizin bize sezgisel olarak doğru olduğunu söylediği doğrultuda [yani “doğru”] yaşamak geçmişimizi ve aynı anda yarınımızı da şifalandırmaz mı o zaman? Geçmişteki Ben’in şu anımı sezgilerime göre doğru yaşamamdan iyi yönde yararlanması, gelecekteki Ben’in de yaşantısını düzeltmesi olasılığı ruhuma ne hoş geliyor. Dönüp dönüp bu dünyaya yeniden geldiğimiz ve sürekli bir şeylerden öğrenmek zorunda olduğumuz [özünde yine lineer] karma öğretisinden  daha şefkatli, daha ümit verici değil mi?

Anı yaşayın, şimdide kalın” diyen öğretiler algımızı değiştirmenin yaşamla baş etme ve içsel sesimizi keşfetme (yani sezgilerimizin sesini duyabilme) yeteneğimizi geliştireceğini iddia ediyorlar. Bu farkındalığınızı geliştirecek diyorlar ha bire… Oysa bizim kuşaklardır elden ele miras aldığımız algı zamanın çizgisel olduğu doğrultusunda. Bu eski algıyı ortadan kaldırarak geçtim an’ı, geçtim “şimdi”yi, “bugüne” bile bordalamak ne zor.

Eskiye bu denli sıkı sıkı tutunmak isteğimizin nedenleri neler?

Korkularımız mı bilinmeyen bir gelecekten?

Geçmişin iyisi ve kötüsü ile geride kaldığı ve iyi kötü hala ayakta kaldığımız için daha az korkutucu olması mı? Geçmişi çok korkutucu ve üzücü deneyimlerle dolu olanlarımız için anı yaşamak iyi bir öneri bile olabilir. Ya geçmişi mutlu ve lekesiz olanlar ne yapsın? Geleceğin bilinmezliğine nasıl güvensin?

Benim yanıtım yok. Beni en çok rahatlatan tek öğreti “sezgilerine ve anın şifalandırıcı yetisine güvenmek”.

Herkesin sezgisi  doğru işliyor son kertede. Onun saf sesini korkular, iç sıkıntısı veya hatta ilginçtir ki bazen mutluluk, güvenlikte olma hissi veya huzur, sevgi, sevgili, güzel yaşantılar bastırıp susturabiliyor.

Aslında siz de benim kadar biliyorsunuz ki, mutluluk olduğunu düşündüğünüz yaşantılar bile öyle kalmayacak çünkü. Olgun ve kıpkırmızı bir elmanın küfe yenik düşmesi gibi, değişip dönüşüme uğrayacak. Sevdiğin şarkıdan sıkılacaksın, sarımsağa allerjin çıkacak, o çok sevdiğin adam sürekli senin isteklerini bastırmaya çalışacak, o güzel kadın yatakta çekici gelmeyecek artık, evin boyası kirlenecek, severek seçtiğin perdeler depremde yıkılan evinin camında boşlukta asılı kalacak, çocuklar büyüyecek, emekli olacaksın, sevdiğin biri ölüme yenik düşecek… Değişmeyen tek şey değişimin kendisi.

Sezginin sesini bastırmamış isek, o aslında hepimize erken uyarı sinyalleri veriyor.  Sinyalleri görmezden gelince de artçı şoklarda devrilen duygu enkazının altında kalıyoruz hepimiz. Ta ki biri gelip de “Kimse var mı orada?” diye sorana dek…

Yaşama bağlı kalabilmek için hep “Kimse var mı orada?” diye bir sorana mecbur olmadan, kendini insan kalabalığına vurarak unutmadan yaşayabilmenin sırrı ne? Bunun sırrı anı yaşamakta mı? VE ANLARI ÜSTÜSTE BİRİKTİRMEYİ YAŞAMIN KENDİSİ SANMAMAK MI?

Sanki öyle…

Aklımla bilemiyorum / bilemiyorsunuz. Duygularımla biliyorum aslında ama onları dinlemeye hiç alışkın değilim. Siz de değilsiniz herhalde.

Her yazdığıma da katıldığım, algılarımı değiştirmeyi başardığım, bir şeyler bulup bilip, buraya yazdığım sanılmasın. Yazınca bazen düşünceler hizaya girip bir tutarlı bütüne varıyorlar; ama doğru ama  yanlış. Bazen hatada da tutarlılık olur ya…  Belki de yanlış bir düşünce tutturdum onun peşinden gidiyorum.

Ondan şimdilik alt alta sıraladım içimden gelenleri. Bugün ortaya karışık düşünceler sepeti ısmarladım size. Birlikte düşünelim diye. Hadi ne olur ayna olalım birbirimize.

Anı yaşamaya çalışırken en çok neye takılıp tökezliyorsunuz?

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , ,

9 responses to “Ortaya karışık yanar dönerli soru sepeti…

  1. ERHAN EKEN

    11/15/2011 at 13:31

    selam
    Ortaya karışık ızgara tadında (ama çok lezzetli) bir yazı çıkmış, geçmiş dönemlerde bende büyük hatalar yaptım, ama hiç taklılıp kalmadım oralara. Takılıp kalsaydım hayatım karabasana dönerdi. Geçenlerde gelen bir e posta çok hoşuma gitti, farkında olmadan ben bunu yapıyor yada yaşıyormuşum zaten. Hindistan’da öğretilen 4 kural farkında olmadan benim de kurallarımmış.
    Emeğinize sağlık, güzel paylaşımlarda buluşmak üzere
    erhan

    HİNDİSTAN’DA ÖĞRETİLEN 4 KURAL

    İlk kural : ” Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun
    anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza
    çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere
    götürürler ya da bize bir şey öğretirler.

    İkinci kural : “Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek
    olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey y…aşadığımız şeyi
    değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı
    bile değiştiremeyiz. ‘Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı’ gibi bir cümle
    yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek
    olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz
    ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız
    her olay,mükemmeldir.”

    Üçüncü kural : ” İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey
    doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler
    olmasına hazırsak,o da başlamaya hazırdır.

    Dördüncü kural: “Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir.
    Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu
    yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun
    bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir.” Kendine iyi bak. Tüm
    kalbinle sev. Sonuna kadar hayatın tadını çıkar. Hayattındaki her gün
    bir hediyedir,kıymetini bil.

     
    • Ebruli Kedi

      11/15/2011 at 14:10

      Bu yazıyı ben de okuyup çok rahatlatıcı bulmuştum Erhan bey. Hatırlatmanız ne iyi oldu. Teşekkürler.

       
  2. Tansel

    11/15/2011 at 13:42

    “Anı yaşamaya çalışırken en çok neye takılıp tökezliyorsunuz?”
    demişsin ya… o noktada düşündüm, sanırım anı yaşamaya çalışmıyorum… sadece yaşıyorum… 🙂

    Yani farkında olmadan geçmişe gittiğim olmuyor demiyorum/diyemem zaten, ama sadece hatırlamak için, tekrar tekrar yaşayıp duygularımla boğulmak/boğuşmak yerine hatırlayıp geçmek (yeni trend deyişle akışa bırakmak :)), farkında olmak ama müdahale etmeden, tekrar müdahil olmadan…

    Kızgınlıklarımla barışmak, -hem kendi adıma, hem de çevremdekiler adına yaşadığım kızgınıklardan sözediyorum-, takılıp büyütmeden, yok saymadan, -unutmak demiyorum, unutmak yine hatırlamayı çağırıştırıyor- ama üzerimde taşımak yerine onlardan arınmak, kendimi rahat hissedene kadar…

    Ve “beklenti” kelimesini yaşamımdan çıkartarak (hala bu konuda çalışıyorum, başarılı olduğum ilişkiler olsa da tamamen başarılı değilim, ama uğraşıyorum 🙂 ), ve ilişki içinde olduğum herkesi olduğu gibi kabul ederek -kendim de dahil- (bunun için de uğraşıyorum aslında ama kontrol bende 🙂 -yani daha hızlı farkına varıyorum artık)

    “Kimse var mı orada?” denilmesini bekleme bence, “ben burdayım” diye sen seslen, daha çabuk duyulabilirsin 🙂
    Sevgilerimle..

     
    • Ebruli Kedi

      11/15/2011 at 14:12

      Tansel’ciğim, ne güzel yazmışsın. “Ben buradayım” isimli yazımı okudun mu arşivden bulursun.
      Çok teşekkürler güzel yorumun için.
      Sevgiyle.

       
  3. Tansel

    11/15/2011 at 17:03

    Yok okumamıştım (itiraf edeyim yeni başlıyorum yazılarını okumaya).
    Şimdi okudum ama (temmuza kadar gitmem gerekti) 🙂

    Yazını okuyunca “ben de burdayım” demek geldi içimden, eğer “ben buradayım” diyorsan… 🙂
    (dur ben biraz daha çalışayım 🙂 )

     
  4. Şeniz Pamuk

    11/15/2011 at 23:51

    Anı yaşamak, bize uzun süre hep anın tadını çıkarmak, anın keyfini çıkarmak olarak aktarıldı ve zamanla hedonist bir algıya dönüştü. Ben anı yaşamayı daha çok o günün sunduklarına odaklanmak, senaryolar yazmamak, çabuk çıkarımlarda bulunmamak olaak görüyorum. Belki de yaşlandıkça, “ya öyle olursa……”dan ziyade “günü gelince bakılır” “oluruna bırak” gibi düşünmeyi daha bir sever oldum. Her anın bir çok ögenin birikimi olduğu kesin. Herhangi bir noktada bir konstelasyonun içindesin, ama bunu nasıl algılayacağın, yorumlayacağın sana kalmış. Dibine kadar yaşamak isteyebilirsin, hemen bir sonraki kareye geçmek isteyebilirsin, bir kare geri gitmek isteyebilirsin. Neyse burada durdum. Benimki galiba senden daha da ortaya karışık oldu:))

     
    • Ebruli Kedi

      11/16/2011 at 00:14

      Yaaa ama ne güzel usul usul yazıyordun öyle… Sen niye yazmıyorsun böyle bir şeyler bakayım? Hepimizden daha çok içindesin; insanı anlama işin senin.
      Neyse, karışık karuşuk da olas bazen kafayı ortaya dökmek iyi oluyor. Teşekkürler yorumun için. Yazdıklarına katılıyorum.

       
  5. keshisadam

    11/18/2011 at 15:07

    İnsan anı yaşamaya çalışırken daha önce belirli acılar veya sevinçlerden dolayı belirli bir ana veya koşula attığı çapaların onu başka noktalara götürmesinin birçok nedeni olabilir. Korku, endişe, VİCDAN vs…Zihin sürekli egoyu besliyor ve ruhu özgür bırakmıyor. Aslında doğalımızda herşey olması gerektiği gibi. Anı yaşamak ile ilgili kilit nokta olan “şuanda ne eksik?” sorusuna “Hiçbirşey!” cevabını verebiliyorsak zaten andayız demektir. Düşünüyorum da her ne kadar doğruyu bilmek doğruyu yapabilmek demek olmasa da, anda kalabilmek için kişinin kendine ait olması gerekiyor. O kadar çok şeye aitim ki anda kalmam çok zor (bu cümle ayrı bir yazı konusu)….Ben de karıştırayım dedim….

     
    • Ebruli Kedi

      11/19/2011 at 00:44

      Bu hepimize ait bir saptama. Hepimiz kendimizi parçalara bölüp, üleştiriyoruz insanlara / eşyaya. Çoğu kere gönüllü bir vazgeçişle kendimizden, vakfediyoruz kendimizi. “O kadar çok şeye / kişiye ait olma” kendi kararınız ise amenna. Yoksa durup düşünmek gerek galiba uygun bir zaman ve uygun bir yerde…
      İyi ki karıştırdınız. Teşekkürler.

       

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: