RSS

Aylık arşivler: Kasım 2011

Tarihten özür dilenir mi?

Tüm yaşamım  boyunca kendimi hatalı gördüğümde, birini istemeden kırdığımda, hatta kendim kırıldığı zamanlarda bile, sorun bir an önce giderilsin diye özür dileyebilmişimdir. Özür dilemeyi seven biriyim.  Özür dilemenin karşılıklı iyileştirme gücüne inanırım.

Ancak affetmenin farklı bir kavram olduğunu düşünmekteyim. Ama bunun ayrıntısına bu yazıda girmeyeyim. Şimdilik not düşeyim.

Bu ülkede içinde insanlık olan, biraz da okuyup etmiş ise, sık sık birilerinden özür dilemek gibi bir ruh haline bürünüyor. Kendi çevremde de sık sık görüyorum. Kendimde de bu ruh halini çok sık yakalıyorum.  Bu durum beni çok düşündürüyor. Bazen de özür dilemenin dayatıldığı bir konumda bulunca kendimizi, oldu bitti karşısında rahatsızlık da duyuyorum. Düşünüyorum. Özür dilesek, bitecek mi acılar ? Basit bir tartışmada özür dilenebilir. Ne olacak?

Ama tarihten özür dilenebilir mi?  

Naziler ne zaman ve nasıl özür dilediler? Fransızlar Cezayirlilerden? Japonlar Korelilerden? İspanyollar Latin Amerika’nın yerli halklarından? İsveçliler 1936 ve 1976 yılları arasında zorla kısırlaştırdıkları 60 bin  kadından? Belçikalılar öldürdükleri ve sakat bıraktıkları 20 milyon Kongolu’dan?  Avrupa Afrika nüfusunun beşte birini kaçırıp, plantasyonlarda çalıştırdığı için ne zaman özür diledi?  Kara Afrika’nın yok edilen, açlıktan kırılan halkları affedebildiler mi acaba beyazları? Amerikalılar Kızılderililer’den, Avusturalyalılar Aboriginler’den? İngiltere özür diledi mi elinde cetvel ile Ortadoğu’da çizdiği sınırların hala karartmaya devam ettiği milyonlarca yaşam için bugünün çocuklarından, bütün dünyadan?  Liste uzar gider, insanlık tarihinin anahatları çerçevesinde…

Uzun zamandır bu konuyu yazmak istiyordum. Yıllar önce okumuş olduğum bir romandan iki sayfa kalmıştı aklımda. Evde aranıp duruyorum. Yok, yok… Birine vermiş olmalıyım ama unuttum kime… Niye geri getirmezler ki aldıkları kitabı? Aşağı indiğimde mahallemizin minik sahafına girdim, baktım kitap rafta duruyor. Yaşasın… Severek okuduğum, lirik bir anlatımı olan, sevgi üzerine çok dokunaklı bir kitaptı. Kuvvetli bir roman kurgusu olmamakla birlikte çok etkilenmiştim. Uzun bir şiir gibi okunması gereken bir kitap. Anne Michaels da Kanadalı  bir şair zaten. Kitabın adı Bölük Pörçük Yaşamlar (Fugitive Lives). Adam Yayınevi.

İşte kitaptan tarihten özür dileme konusundaki düşüncemi yansıtan  mesel:

Saygın bir hahamdan komşu köylerden birindeki cemaatle konuşmasını istemişler. Pratik aklı çok ünlü olan haham her nereye gitse yanına gelip ondan akıl soruyorlarmış. Trende bir kaç saat kendi ile başbaşa kalmak isteyen haham yırtık pırtık giysiler giyerek kılık değiştirmiş, solgun görünüşü ile bir köylüyü andırıyormuş. Kılık değiştirme o kadar etkili olmuş ki, haham çevresindeki varlıklı yolcuların hoşnutsuz bakışlarına ve fısıltıyla dile getirdikleri hakaretlerine maruz kalmış. Gitmesi gereken yere vardığında, cemaatin önde gelenleri onu karşılayıp, içtenlikle ve saygıyla selamlamışlar, görünüşünü ustaca görmezlikten gelmişler. Trende onunla alay etmiş olanlar bu insanın seçkin biri olduğunu ve hata ettiklerini fark edip hemen ondan af dilemişler. Yaşlı adam susuyormuş. Aradan aylar geçtiği halde, bu Yahudiler- sonuçta, kendilerini iyi ve inançlı addeden kimseler – hahamdan kendilerini affetmelerini  istiyorlarmış.  Haham susuyormuş. Sonunda, aradan neredeyse tam bir yıl geçtikten sonra kutsal kitabın herkesin herkesi affetmesi gerektiğini söylediği Bağış Günün’de yaşlı adama gelmişler. Ama haham hala konuşmaya yanaşmıyormuş. En sonunda, öfkelenip seslerini yükseltmişler: nasıl olur da mübarek bir insan böyle bir günah işleyebilir- bu mübarek günde bağışlamaktan uzak durarak? Haham ciddi bir ifadeyle gülümsemiş. “Bütün bu süre boyunca yanlış adamdan özür diliyordunuz. Trendeki adamdan af dilemeniz gerek.”

 Elbette, af dilenmesi gereken her köylüdür bu. Ama hahamın ortaya koyduğu görüş daha da zorbacadır: hiç bir şey ahlakdışı bir eylemi silemez.  Af dileme de. Günah çıkarma da…

Bir eylem bağışlanabilseydi bile, hiç kimse ölüler adına bağışlamanın sorumluluğunu üzerinde taşıyamazdı. Hiçbir şiddet eylemi hiçbir zaman bağışlanmaz. Bağışlayacak kişi artık konuşamıyorsa, yalnızca sessizlik vardır.

Tarih, kaynak suyuna sızan zehirli pınardır. Yinelemeye yazgılı olduğumuz bilinmeyen geçmiş değil, bildiğimiz geçmiştir. 

…/

Bir anda meydana gelse de, suç  ortaklığı aniden olmaz.

Gerçek olduğunun kanıtlanması için, şiddetin bir kez meydana gelmesi yeterlidir. Ama iyilik, yineleme yoluyla kanıtlanır.

Bir bölük pörçük anı daha var aklımda konuya dair. Sinemadayız. Inglorious Basterds isimli film. Bir grup özel eğitimli asker, resmi görev dışında, Nazileri avlayarak öç alıyorlar. Onlar insanları nasıl öldürdüler ise, aynı hunharlıkta can alıyorlar.  Önümüzdeki sırada üç yaşlı çift var. Konuşmalarından Yahudi olduklarını anlıyorum.  Ara olunca ateşli bir şekilde filmin ikinci yarısında avlanan Naziler’e neler yapılmasını istediklerini tartışıyorlar. Olanak verilmiş olsa, atalarının maruz kaldıklarının aynısını başkasına yapacak kadar öfkeli ve acımasızlar; “Derisini yüzer onun inşallah” diyor yaşlı kadınlardan biri… İnsan derisinden abajur yapmaya hazır tonda bir cümle bu…  Maruz kalınan acıyı, öç almak adına yeniden başkalarına yaşatmaya her daim hazır…

İnsanoğlu…

İnsanın doğasının karanlık tarafı, şiddete olan meyli… Hep oldu, hep olacak.  Her birimizin içinde, dokunulmamış bir köşede bu eğilim karanlıkta, uykuda… Şimdilik, üzerimize düşen özür dilemekten çok,  tarihi iyi bilmek, yapılanları hiç unutmamak, tutarlı ve sürekli bir biçimde, birileri şiddet eyleminin kurbanı olurken, şiddetten rahatsız olduğumuz için, ruhumuzu rencide edip, dengemizi bozduğu için içsel barışımızı koruyabilmek adına başımızı başka tarafa çevirmemek ve tekrar tekrar iyiliği seçerek mücadele etmektir.  Şiddet ne kadar rahatsız edici olursa olsun.

Çünkü iyilik, yineleme yoluyla kanıtlanır.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , ,

Kusurlu Olmanın Armağanları

Nereden çıktı şimdi bu konu diyecek olursanız, Brené Brown isimli bir araştırmacı hanımın “Kusurlu olmanın armağanları” (Gifts of Imperfection) isimli kitabını anlattığı bir konuşmayı dinledim. Hepimizin işine yarar diye yaptığı konuşmanın özetini çıkardım aşağıda.

Haberler iyi… Mükemmel olmak zorunda değilmişiz. İsteyen denemeye devam edebilir tabii ama bana ilaç gibi geldi anlattıkları. Buyrunuz, okuyunuz:

Bu araştırmacı yıllar boyu yaptığı çalışmalarda bir çok kişi ile görüşmüş. Çözümlemelerini “Brené Brown diyor ki;” diye özetleyeyim. Altı çizili kavramları okusanız bile, vardığı sonuçları hemen kavrayacaksınız:

İnsanoğlu nörolojik olarak birbiri ile ilişki kurmaya programlıdır. Bu yüzden buradayız…

Birbirimiz ile ilişki kurmaya yönelik bir programlanmamız olduğu için “utanç”; ilişki kuramama olasılığından korku” olarak ortaya çıkıyor; “Yeteri kadar ….. değilim” (boşluğu siz doldurun..)

Bu utanç duygusunun altında yatan esas kavram diğerleri tarafından reddedilme, onlarla bağlantı kuramama ve dolayısı ile  “incinme korkusudur”.

Buraya kadar bildiğimiz şeyler. Şimdi araştırmanın önemli bir bulgusuna geliyoruz. Güzel olan da bu bulgular:

Araştırma sırasında bazı insanların diğerlerine göre daha fazla ait olma ve sevgi duygusuna sahip oldukları dikkatini çekmiş. Bu insanları diğerlerinden ayıran tek şey algılarının farklı olması; yani  “sevgiye layık olduklarına gönülden inanmaları” imiş.

Bu insanların eğilimlerini incelediğinde dikkatini çeken tutum farkı, bir konuda gösterdikleri “cesaretolmuş; incinmek. Bu kişiler incinme korkusuna kulak asmadan ilişkilere girişiyor ve devam edebiliyorlarmış.

“Savunmasız olmaktan rahatsız olmamak, üzülmemek, hiç incinmemek anlamına gelmiyor bu,” diyor. “Ancak gerçek ilişkiler kurabilmek için bunu göze almaları gerektiğine dair bir hissedişleri var. Başkalarının gözünde kim olmaları gerektiğine değil, gerçekte kim olduklarına odaklanabiliyorlar. Sonuçta, onları incinebilir kılan şey her ne ise, başkalarının gözünde benzersiz kılan da o yönleri oluyor aslında.”

(Bir önceki yazımda bahsettiğim bakış açısı ile de ne kadar örtüşüyor: Demiştim ki; Bu pasif bir duruş değil, aksine etkin bir varoluş halidir. Kendi varlığı ile yalnız başına mutlu olabildiği için kendi güvenlik sınırının dışına çıkmayı göze alabilen ve paradoksal olarak da esas bu duruşu nedeniyle tam güvende olan kişinin duruşudur.)

Bu insanlar, diyor Brown, incinebilirliklerine teslimiyetle yaklaşabiliyor, kendiliğinden seni seviyorum diyebiliyorlar, karşılık beklemeden, çekinmeden, karşılık alıp alamayacaklarına  takılmadan bir ilişkiyi kucaklama cesareti gösterebiliyorlardı. Mükemmel olmaları gerektiğini düşünmeden, oldukları gibi ve incinebilirliği göze alarak “gerçek” ilişkiler kurmayı deniyorlardı.

Böylece bir taraftan baktığınızda bu kadar yaygın olan ve hep uyuşturmaya çabaladığımız utanç duygumuzun altında yatan reddedilme ve incinebilirlik korkusu, bu farklı algı ile yaklaşıldığında onu susturmaya / bastırmaya ya da uyuşturmaya çabalamadıkları için coşku, yaratıcılık, aşk, mutluluk, paylaşım, anlayış, şefkat gibi olumlu duyguların kaynağı haline geliyordu.

Şöyle devam ediyor: “Her şeyi ama her şeyi kesinleştirmeye, tanımlamaya ve mükemmelleştirmeye uğraşıyoruz. Bugün tüm insanlık en obur, en şişman, en uyuşturulmuş, en bağımlı olduğu zamanları yaşıyor. Ama incinebilirliğinizi herhangi bir şekilde susturup, uyuşturmaya çalıştığınızda, hangi duyguyu uyuşturmak istediğinizi maalesef seçemiyorsunuz. Bu nedenle toptan bir uyuşma haline bürünebiliyor çabanız.  Uyuşunca da şükran duygusu, coşku, mutluluk da uyuşuyor. Bu içinde kendinizi daha da zavallı hissettiğiniz tehlikeli bir döngüye dönüşüyor.”

“Bunun tek panzehiri ise “incinebilirliğe teslim olmak”; incinme duygusu bir yerde bize yaşadığımızı hissettiren bir duygu. Bu nedenle olduğunuz gibi görünmekten çekinmeyin. Siz neyseniz O’sunuz: Müteşekkir olun ve “Kendim olmam yeterlidir” deyin.”

Ah Brené yahu; bize sorsaydın ya.. Sana Mevlana’dan bir dize ile anlatırdık tüm olayı; “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!” diyerek. Yine de eline sağlık. En azından bilimsel bir araştırma ile bu hikmet dolu dizenin doğruluğunu kanıtlamışsın. Mükemmel değilsin ama olsun…;-)

Şaka bir yana, rahatlatıcı değil mi geçerli bir bakış açısı önermesi ve bulguları ile bilimsel açıdan da bunu doğrulaması? Mutlu insanların neden böyle olduklarına işaret etmesi?

İncinebilirliğimizi baştan kabullenip, kendimiz olma cesareti ile tüm yaşamı kucaklayabilmemiz  dileği ile… Hepimiz bir taneyiz. Var mı sizden başka bir tane daha? YOK.

Güzel bir Pazar günü dilerim hepinize…

Not: Şimdi baktım Boutique Yayınevi “Mükemmel Olmamanın Hediyeleri” diye çevirmiş kitabı. İnşallah çevirisi iyidir.

 

Etiketler: , , ,

Sadakat ve dürüst olmak üzerine…

Uzun süredir bu konu üzerinde düşünüyordum. Üst üste biriken bazı yaşantılar ve duygular kenarda beklettiğim bu yazıyı bugün elden geçirerek paylaşma isteği doğurdu.  Sözcüklerimi önce kendi yaşamımın isli lambasından beyaz bir bez gibi geçirdim. Bu yüzden yazdıklarımın tonu karanlık, hatta didaktik gelebilir. Ve belki de biraz öfkeli miyavlıyor olabilirim bugün. Evet, ama bu da benim sonuçta. Bazen öyle, bazen böyle.  Kediniz bugün biraz üzgün ve hırçın. Ne yapalım? Hadi konuya girelim iyisi mi…

Bakın OSHO ne demiş:

“Hiç bir ilişki güvenli değildir. İlişkilerin doğasında güvenli olmak diye bir tanım yoktur. Bu gereksinim, belirsizlik durumuna katlanamayan zihnin gereksinimidir. Bir ilişkiyi tam anlamı ile güvenli kılarsanız, asla tadını çıkaramazsınız. Tüm çekiciliğini ve güzelliğini yitirir. Yaşayan, canlı bir ilişki istiyorsak, belirsizliği kabullenmemiz gerekir zira yaşayan her şey gibi o da ele avuca gelmez olmalıdır. Ele avuca gelmez olduğu için de yaşanan an daha yoğun hale gelir.”

Güvensizlik kompleks bir kavram olmakla birlikte, çoğu kere birine bağımlı olma duygusu kendini beğen(e)memekten, terk edilme, yalnız kalma korkusundan kaynaklanır. Bu korkular nedeniyle, kişi karşısındakinin duygularını daha çok önemser ve kendininkileri gönüllü olarak askıya alır. Örneğin, o yaşamında olmasa idi seve seve yapacağı bir şeyden, sevdiği kişiyi yaralayacağını düşündüğü için, vazgeçebilir. Yani, ruhunun isteklerine uymayan bir tercih koyar. Giderek bu genel bir tutuma dönüşür ve ilişkinin genel karakterini belirler.

Farkında olunması gereken bunun “duyarlılık” değil, kendinden verdiğin “taviz” olduğudur. Esas konu “Böyle hissetmen yanlış çünkü bu beni güvensiz hissettiriyor,” deme hakkını karşındakine  neden tanıdığın, neden onun duygularını kendininkilerden daha değerli saydığındır. Taviz veren kişi iseniz, bir süre sonra kısıtlanmışlık ve iç sıkıntısını sürekli bir boğulmuşluk şeklinde yaşayacaksınız. Kaçarı olmayan bir denklem.

Eğer insan kendi ruhuna bile sadık kalamazsa, bir başkasına sadık olmayı nasıl umabilir ki?

Gelelim şimdi “dürüstlük” kavramına.

Aşkta veya herhangi bir ilişkide “dürüstlük” gündelik yaşantıların raporunu birbirine sunmak ve bunlar üzerinden tartışıp konuyu bir yere bağlamak kadar basit bir şey değildir.

“Gerçek dürüstlük” karşındakinin senin ruhunu en çıplak ve savunmasız hali ile görmesini sağlamak, ve en yaralanabilir halin ile kendini onun ellerine teslim etmektir.

Ve insanı gerçekten büyüten sevgi, onun seni bu halinle gördüğünde sana zarar vereceğinden bir an bile korku duymadan, sevdiğine teslim olabilmektir.  Kendi isteklerine, ruhunun gereksinimlerine yabancılaşmadan, onları savunma, gizleme veya bastırma gereği duymadan, olanca açıklığı ile karşındakine sunarak kabul görmeyi ümit etmektir.

Bu pasif bir duruş değil, aksine etkin bir varoluş halidir. Kendi varlığı ile yalnız başına mutlu olabildiği için kendi güvenlik sınırının dışına çıkmayı göze alabilen ve paradoksal olarak da esas bu duruşu nedeniyle tam güvende olan kişinin duruşudur.

Kendini birine böyle kendiliğinden ve zorlamasız sunduğunda, onun seni her şeyinle olduğun gibi kabullenme olasılığında, ona da müthiş bir spiritüel büyüme ve olgunlaşma olasılığı sunmuş olursun. Onu gerçekten aşkla seviyor isen, onun için önce kendini severek ve kendi ruhunun sesini duyarak adım atarsın.

Kendi ruhunun özgürlüğü ona verebileceğin en güzel armağandır. Daha değerli neyin var bir başkasına verecek?  Böylece sevgi kendiliğinden, zorlamasız ve sınırsız bir paylaşım halini alır. Umalım ki, sevdiğin de aynısını senin için yapsın.

Karşındaki seni kendi ruhunun gereksinimlerine göre manipüle ederek kullanma eğiliminde olabilir. Yine de durumunun farkındaysan eğer, bu şanssızlık değil, aksine sana büyüme ve olgunlaşma olanağı sunar. Eğer senin sunduğunun değerini anlayamayacak biri ile birlikte isen, zaten bu ilişki bitmeye mahkumdur. Yoksa  biriniz kurban, diğeriniz avcı; oynar gidersiniz piyesinizi.

Bugün Osho’dan gidiyoruz. Yine o  demiş ki :

“Benliğinde sadakat yerine zeka, soru sorma, evet ya da hayır deme yetisi olan yeni bir insan tipine sesleniyorum öğretilerimle. Bana göre, “hayır” diyebilme yetiniz olmadan, evet’iniz anlamsızdır.”

Ne önemli bir saptama. Uyumlu olma uğruna, kendi istekleri hilafına  “evet” diyenlere gitsin mi bu güzel söz?

Sözü bağlarsam, spiritüel derinliği olan bir ilişkide sadakat, eşlerden her birinin kendi içsel bütünlüklerine bağlı kalma kararlılığı ve cesareti anlamını taşımalıdır. Önceliğiniz her zaman kendiniz olmalıdır.  Siz önce kendinizi mutlu etmeden karşı tarafı mutlu edemezsiniz. Kendinizde olmayan bir şeyi nasıl verirsiniz ki? Oksijen maskesini önce kendi ruhuna takarsın, sevdiğine sonra uzanırsın.

Gün gelip ilişki sona erse bile, olgunlaşma yolunda mesafe kat edilmiş olur her iki taraf için de. Sen kendini kazanırsın, ruhsal bütünlüğün sağlam kalır. Korkuyu değil sevgiyi seçmiş olduğun için de, sevdiğine seninle birlikte büyüme olanağı sunmuş olursun. Uzattığın olanağı kullanabilirse, işte bu spiritüel bir ilişkinin mükemmel tanımı olur.

Bu yazıyı buraya kadar okumuş olan herkese de inşallah böyle mükemmel bir ilişki içinde büyüme olanağınız olsun ve aşağıda çektiğim fotoğraftaki çifte dönüşmeyesiniz dileğinde bulunuyorum.

 

Etiketler: , , ,

Ortaya karışık yanar dönerli soru sepeti…

Kulaklığımdaki şarkı diyor ki:

Collect the moments one by one / I guess that’s how the future’s done… (Tek tek anları biriktiriyoruz / Sanırım gelecek de böyle oluşacak…)

Feist – Mushaboom

Bir çoğumuz zamanı çizgisel algılıyoruz. Önce şu oldu, sonra bu geldi başıma, sonra da bu oldu… İşte yaşam öykünüzün ana hatları çıktı ortaya… Sizin zaman algınız da benimkisi gibi düz bir hat mı izliyor; dünden yarına doğru uzandığını düşündüğünüz?

Ya öyle değilse? 

Ya yekpare bir anın içinde tüm yaşamlar, tüm deneyimler eşanlı olarak aynı anda olup bitiyorsa?

Ve işte tam da bu nedenle “anı yaşamak”,  an’ları üst üste biriktirmekten gerçekten de daha önemli ise?

Her şey aynı An’da olup bitiyor ise, içinde bulunduğumuz bu An’ı yüreğimizin bize sezgisel olarak doğru olduğunu söylediği doğrultuda [yani “doğru”] yaşamak geçmişimizi ve aynı anda yarınımızı da şifalandırmaz mı o zaman? Geçmişteki Ben’in şu anımı sezgilerime göre doğru yaşamamdan iyi yönde yararlanması, gelecekteki Ben’in de yaşantısını düzeltmesi olasılığı ruhuma ne hoş geliyor. Dönüp dönüp bu dünyaya yeniden geldiğimiz ve sürekli bir şeylerden öğrenmek zorunda olduğumuz [özünde yine lineer] karma öğretisinden  daha şefkatli, daha ümit verici değil mi?

Anı yaşayın, şimdide kalın” diyen öğretiler algımızı değiştirmenin yaşamla baş etme ve içsel sesimizi keşfetme (yani sezgilerimizin sesini duyabilme) yeteneğimizi geliştireceğini iddia ediyorlar. Bu farkındalığınızı geliştirecek diyorlar ha bire… Oysa bizim kuşaklardır elden ele miras aldığımız algı zamanın çizgisel olduğu doğrultusunda. Bu eski algıyı ortadan kaldırarak geçtim an’ı, geçtim “şimdi”yi, “bugüne” bile bordalamak ne zor.

Eskiye bu denli sıkı sıkı tutunmak isteğimizin nedenleri neler?

Korkularımız mı bilinmeyen bir gelecekten?

Geçmişin iyisi ve kötüsü ile geride kaldığı ve iyi kötü hala ayakta kaldığımız için daha az korkutucu olması mı? Geçmişi çok korkutucu ve üzücü deneyimlerle dolu olanlarımız için anı yaşamak iyi bir öneri bile olabilir. Ya geçmişi mutlu ve lekesiz olanlar ne yapsın? Geleceğin bilinmezliğine nasıl güvensin?

Benim yanıtım yok. Beni en çok rahatlatan tek öğreti “sezgilerine ve anın şifalandırıcı yetisine güvenmek”.

Herkesin sezgisi  doğru işliyor son kertede. Onun saf sesini korkular, iç sıkıntısı veya hatta ilginçtir ki bazen mutluluk, güvenlikte olma hissi veya huzur, sevgi, sevgili, güzel yaşantılar bastırıp susturabiliyor.

Aslında siz de benim kadar biliyorsunuz ki, mutluluk olduğunu düşündüğünüz yaşantılar bile öyle kalmayacak çünkü. Olgun ve kıpkırmızı bir elmanın küfe yenik düşmesi gibi, değişip dönüşüme uğrayacak. Sevdiğin şarkıdan sıkılacaksın, sarımsağa allerjin çıkacak, o çok sevdiğin adam sürekli senin isteklerini bastırmaya çalışacak, o güzel kadın yatakta çekici gelmeyecek artık, evin boyası kirlenecek, severek seçtiğin perdeler depremde yıkılan evinin camında boşlukta asılı kalacak, çocuklar büyüyecek, emekli olacaksın, sevdiğin biri ölüme yenik düşecek… Değişmeyen tek şey değişimin kendisi.

Sezginin sesini bastırmamış isek, o aslında hepimize erken uyarı sinyalleri veriyor.  Sinyalleri görmezden gelince de artçı şoklarda devrilen duygu enkazının altında kalıyoruz hepimiz. Ta ki biri gelip de “Kimse var mı orada?” diye sorana dek…

Yaşama bağlı kalabilmek için hep “Kimse var mı orada?” diye bir sorana mecbur olmadan, kendini insan kalabalığına vurarak unutmadan yaşayabilmenin sırrı ne? Bunun sırrı anı yaşamakta mı? VE ANLARI ÜSTÜSTE BİRİKTİRMEYİ YAŞAMIN KENDİSİ SANMAMAK MI?

Sanki öyle…

Aklımla bilemiyorum / bilemiyorsunuz. Duygularımla biliyorum aslında ama onları dinlemeye hiç alışkın değilim. Siz de değilsiniz herhalde.

Her yazdığıma da katıldığım, algılarımı değiştirmeyi başardığım, bir şeyler bulup bilip, buraya yazdığım sanılmasın. Yazınca bazen düşünceler hizaya girip bir tutarlı bütüne varıyorlar; ama doğru ama  yanlış. Bazen hatada da tutarlılık olur ya…  Belki de yanlış bir düşünce tutturdum onun peşinden gidiyorum.

Ondan şimdilik alt alta sıraladım içimden gelenleri. Bugün ortaya karışık düşünceler sepeti ısmarladım size. Birlikte düşünelim diye. Hadi ne olur ayna olalım birbirimize.

Anı yaşamaya çalışırken en çok neye takılıp tökezliyorsunuz?

 

Etiketler: , , , , , , ,

Atsushi Miyazaki’ye teşekkürlerimizle…

Van’da hayatını kaybeden Japon doktor iş başvurusunda insani yardım yolu ile dünya barışına katkıda bulunmak istediğini belirtmiş. Tek yapabileceğimiz anısı önünde şükran ile eğilip, acılı ailesine duygularımızı anlatan bir e-posta göndermek olabilir diye düşündük arkadaşlarımla. Aşağıdaki mektubu kaleme aldım.

Şu adrese gönderebilirsiniz:   aarj@aarjapan.gr.jp

Yukie OSA
Chairperson of AAR JAPAN

Ms. OSA,

We regret deeply the loss of AAR JAPAN’s staff, Atsushi MIYAZAKI.
His kindness, willingness to help people in need and his resolve to help peace on earth through his endeavors will always be remembered with gratitude on our part. His memory will stand as an example of how we, as human beings, should always unite as one not only in times of peril and hardship but also in times of peace and prosperity.

With your kind assistance, we would like to extend his family our deepest condolences and heartfelt prayers. May his soul rest in peace.

İsminiz….

Teşekkürler.

16.11.2011’DE MESAJIMIZA GELEN YANITI ÇEVİRİSİ İLE YORUMLAR BÖLÜMÜNE EKLEDİM.

 
4 Yorum

Yazan: 11/11/2011 in Uncategorized

 

Etiketler: , , ,

Saat dokuzu beş geçe…

Bu tipik bir 10 Kasım yazısı olmayacak gibi… Her sene bir şeyler yazmak isterim; ya laflarım çok keskin çıkar, vazgeçerim. Ya da yargılayıcı olmayayım diye yazdıklarımı yumuşatmaya çabalarım; yazı benim olamayacak kadar dolambaçlı bir hal alır. Bir daha deneyeyim. Nasıl çıkar sesim, hakikaten bilemiyorum.

“Ben Atatürk’çü değilim” diye bir kitap yazmıştı Nadir Nadi. 1965’te yazdığı bir makalenin ismiymiş. Sonradan makalelerini topladığı kitaba da bu ismi vermişti. Bizim okullarda okutulmuştu. Hep kafamın içinde çınlayan bir başlık oldu bu.

Bir yanda “Cumhuriyet’in kazanımlarını” topyekün yadsıyan ya da küçümseyen arkadaşlarım var. Diğer yanda da sapına kadar Atatürkçü olup, laiklik, Cumhuriyet karşıtlığı dendi mi celallenen, onuncu yıl marşını hıçkırıklarla dinleyen, “otobüste türbanlı yanı istemem” raddesine işi vardıracak kadar tepkili arkadaşlarım da var.

Cumhuriyet döneminin olgun [olması gereken] yıllarında, bir kadın olarak İstanbul’da, kentsoylu bir aileye doğdum. 23 Nisan ve 29 Ekim’lerde bize Cumhuriyet’in ilk yıllarının coşkusu hala içlerinde kıpır kıpır, tebrikler postalayan yaşlı yakınlarımız vardı. Hiç sektirmeden dini ve milli bayramlarımızın hepsini kutlarlardı. Anneannem, babaannem, annem ve ben eğitimli, okuyan ve çalışan kadınlar olarak Cumhuriyet döneminin ürünleriyiz.

Bu iki ölçütün (kentsoylu ve iyi eğitimli bir kadın olmak) belirlediği algılarım ve tarihi yorumlayışım, kendi art alanımın ve yetiştirilişimin koşullarından kolay kolay ayrışamaz haliyle. Şüpheliyim ama, belki Cumhuriyet olmasa idi, bizim ailenin kadınları yine okuma ve hayata karışma olanağı bulabilirdi. Zira Osmanlı’nın son döneminde de modernleşme rüzgarı batıdan epey şiddetli esmekte idi. Cumhuriyet kadroları gökten inmedi a! Onlar da o modernleşme döneminin ürünüdür.

Kendi haline bırakılmış olsa idi, o dönemin politik rüzgarları ulusumuzu nerelere savururdu hiç bilemeyeceğiz. Sömürge mi olurduk, Hindistan gibi mi olurduk, Malezya gibi mi, Cezayir gibi mi? Amerika, Almanya, İngiltere veya Fransa gibi olamayacağımız kesin… Zira bu oyunun yönetmenleri onlar. Bu coğrafya keskin bıçak. Mümkünü yok yerimizde rahat kalıp da sorunlarımızı kendi başımıza çözecek, kışkırtmalara maruz kalmadan salim bir kafaya ulaşacak duruma geçmemizin. Hala dünya tarihini yapılırken izliyoruz. 1930’lardan bu yana Türkiye işsiz bir aktör sayılır. Onlar gibi olmaya öykünmemiz de gerekmiyor bence. Öyle farklı ve tarihin dikey olarak, üst üste biriktiği toprakların çocuklarıyız ki hepimiz, insanlığa katacak çok güzel değerlerimiz var. Bir farkında olsak ah…

Atatürk ve yoldaşlarının o günün koşullarında kendilerine biçtikleri görev ve bağımsızlık mücadelesi sayesinde bugünümüzü yaşıyoruz. Evet, bir çok yanlışlar da yapılmış olmalı. Nasıl olmasın ki? Bugün herhangi bir STK’da aynı ülküyü paylaştığını sanan insanlarla bir arada çalışmayı bir deneyin hele. Sonra o günlerin koşullarında, binbir benzemez karakteri ve çıkar grubunu bir araya getirerek bir Meclis kurmaya ve tüm gücü ile planlı programlı şekilde üzerinize abanan başat güçlere karşı bir mücadele örgütlemeye kalksanız nasıl yapardınız diye tekrar sorun kendinize.

Tarihi anlama isteğinde olan ve resmi tarih anlatılarının yükünden sıyrılmaya çabalayan herkes anlar ki bugünün perspektifinden, rahat koltuklarımızdan dünümüzü öyle kolay kolay yargılayamayız. Bunu kendi kişisel tarihçeniz için bile yapamazsınız. Yapmamalısınız da zaten. Anlattığımız, her seferinde değişir ve eğip büktüğümüz, kendimizi içinde rahat hissedeceğimiz bir hal almaz mı? Kişisel tarihçeniz bile yıllar içinde anlatırken kaç kere değişti kimbilir?

Geçmişi bugünün dürbünü ile seyrederken, o dönemin içinde yaşamamış olmanın rahatlığı ile yargılayamayacağımızı sağduyu ile kabul ederseniz şayet, salim kafa ve bilgi ile, duygusallığa çok prim vermeden, kendi tarih anlatınızı kurgulayabilirsiniz. Cumhuriyet’in şimdi, burada ve kalıcı olmasının çoğumuzun bekası açısından daha hayırlı olacağı gerçeği ile kendimizi rahat hissetsek ve sorunlarımızı birlikte çözmek için ileriye baksak daha iyi olacak.

Birinci grupta yer alan arkadaşlarıma da hep şunu söylüyorum; Atatürk ve yol arkadaşlarının yapmaya çalıştıkları, yaşamlarını vakfettikleri dönüşüm ve değişim programını; “Cumhuriyet’in kazanımlarını” ister beğenirsiniz, ister beğenmezsiniz. İsterseniz toptan yadsıyabilirsiniz. Ana başlıklar ve olaylar gün gibi ortadadır ve yaşanmıştır. Hiçbirini yaşanmamış gibi görmezden gelemezsiniz. Koca bir memleketin eğitimli yetişkin erkek nüfusunun büyük bölümünü yok eden büyük bir mücadele verilmiştir. Esas sonrası daha büyük bir mücadeledir bana kalırsa. O dönem gönülden inanmış bir çok kişi bizler için bugünleri düşleyerek yaşam sürmüştür. Düşlerin bazısı gerçekleşmiş, büyük bölümü zamanın tozuna karışmış olabilir. Bu onları saygı ile anmamak için geçerli neden değildir. Çok çalışıp, daha iyisini bizler bugün yapalım o zaman. Neden yapamıyoruz? Neden ülkemiz ile ilgili güzel düşlerimizi hayata geçirme enerjimiz yok?

Lafı kısa keseyim diye de ikinci gruptaki [her yaştan] arkadaşlarıma da bir tek KOCAMAN sorum olacak; Atatürk’ün emanetine sadık kalmak için son on yılda [yetişkin kadınlara, erkeklere dönüştükten sonra] siz ne yaptınız? Bir şey yaptınız mı? Denediniz mi? Nelere yenik düştünüz? Nerede takıldınız? Nefesiniz nerede kesildi? Yoksa hiç başlamadınız mı? Ondan mı değişimden bu denli korkmanız? Bu soruların yanıtları sizinle kalsın. Siz kendinize açıklayın neden bugün herşey elinizden gitmiş gibi büyük bir korku içinde yaşadığınızı ve bundaki payınızın ne olmuş olabileceğini.

Yahu ne zaman iki uca savrulmadan, duygu sellerine kapılmadan, salim kafa ve engin bir tarih bilgisi ile geçmişimizi ve yaşamlarımızı analiz edebileceğiz bizler? Ne zaman bölük pörçük bilgi kırıntılarına dayanarak tarihimizi külliyen lanetlemek veya yüceltmektense, derli toplu ve kendi içinde tutarlı bir anlayışa ulaşacağız?

NE ZAMAN?

İşte yine beceremedim doğru dürüst bir anma yazısı yazmayı. Ama yazdıklarımı düzeltmeye yeltenmeyeceğim. Aşağı yukarı budur meramım. Derli toplu ve kısa da yazamadım. Buraya kadar okuyandan özür diler, teşekkür ederim zaman ayırdığı için.

Ben kendi kazanımlarım için o dönemin insanlarına teşekkürü bir borç biliyor ve anıları önünde saygı ile eğiliyorum. Ben Cumhuriyet kızıyım ve aydınlık kafam için de bağımsız bir memlekette doğmuş ve büyümüş olmanın rahatlığını binlerce insanın yaşamlarını heba ettikleri bir döneme borçlu olduğumu bilir, saygıda kusur etmem.

Aslında bunları yazmak isterken başka bir yere savruldum yine. Affola.

 
9 Yorum

Yazan: 11/11/2011 in Ne oldu bize?

 

Etiketler: , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: