RSS

Zamanın not defteri

29 Eki

Eleni Karaindrou’nun Adagio’sunu dinliyorum. Karşımda Boğaz’ın mavi suları. Deli bir nehir gibi akıyor. Poyraz estiği günler akış delice hız kazanıyor; suların kendi canı var. Anlıyorum. Benim gibi. Bazen deli, bazen sakin, bazen durgun. Boğaziçi’ne benziyorum, benziyorsun, benziyoruz. Hepimiz. Rüzgarlarla deli, güneş açınca sakin, durgun. Bazen güneş varken de deli, bazen fırtına esip savururken cam gibi donuk… Sağı solu hiç belli olmayan…

Çalıştığım masanın tam karşısında, 20-30  metre ötemde, eski bir Ermeni kilisesi, yanında da bir cami var; duvarları ortak. Kilise camiye kendi bahçesinde yer açmış. Yeni inanç eskisinin toprağında yeşerip, boy atmış, minaresi ile göğe uzanmış. Sol tarafımda da bir havra var; daha da kadim bir inanç sisteminin duvarlı hali. Ve ben de şimdi, masa başında “yeni çağa” ait kendi inanç sistemime yer açmaya çabalarken, üçünün ortasında, hepsine eşit uzaklıkta, tüm dünyanın ve inançların merkezinde gibiyim.

Dünyanın merkezindeyim. Elbette ki öyle. Kendi dünyamın merkezi ben değil miyim? Siz de kendi dünyanızın merkezinde değil misiniz sanki?

Depart And Eternity Theme Variation-Eleni Karaindrou

Baştan iki kere daha çaldım parçayı. Yaşamın melodisi gibi gelen melodiler vardır ya. Bu benim için onlardan biri. Dinlerken yaşam bir şerit gibi geçiyor gözlerimin önünden. Yok ölmüyorum daha. Hem işimi yetiştirmeye çalışıyor hem de diğer yandan “ölmeden ölmeye” çalışıyorum şu benim için epey garip günlerde. Sıkı kontrolü elden bıraktığımdan bu yana Sputnik modundayım. Uzay boşluğunda dönüp duruyorum kendisinden haber alınamayan bir uydu gibi. Uymadı daha doğru bir tanım olur. Hiç bir şeye uymuyorum. İşi bir kenara bırakıp bunları yazıyorum örneğin. Eskiden böyle olamazdım, şimdi olabilyorum. Kendime izin verebiliyorum.

Dün işlere es koyup epeydir yapmak istediğim bir şeyi yaptım. Arkadaşımı da bir hafta öncesinden ayartmıştım. Bülbülderesi’ndeki mezarlığa gidip çekim yaptık.

Kırk yıllık Bülbül Deresi olmuş sana Bülbül Dere…  (Dere nasıl bülbül olur? Olmuş işte.)  Minik, bal rengi gözleri olan bir kedi eşlik etti ve her kareye kulağı, kuyruğu, patisi ile girmeye çabaladı. Geçen Şubat’ta yaptığımız ilk mezarlık çekiminde de yeşil-ela gözlerinde hareler olan, sıcak kanlı ama daha sakin bir başka kedi vardı yanımda. Zaman nasıl hızlı akıp geçiyor ve her şey nasıl da değişiyor.  Nerede ise bir sene geçmiş üzerinden.

Gün çok kasvetliydi, fotoğraf için ışık hiç de iyi değildi, buluştuğumuz kafede oturup gazete okumak belki daha rahattı. “Çamur gibi çıkacak renkler” dedi. “Acaba vaz mı geçsek?” Ama içimiz elvermedi planı bozmaya ve mezarlığın kapısından girmemiz ile birlikte pırıl pırıl güneş açtı. Ancak biz dönerken bulutlar yağmura yenik düştüler.  Sabrı bu kadarmış sonbahar havasının.

“Yassah Hemşerim!” ile karşılaşana dek ikibuçuk saat sürdü keyfimiz. “İzin alıp gelin, o zaman kimse size karışmaz!” dedi bekçi. “Yassah Hemşerim” fotoğraf çektirmemeye odaklı görevlilerin ortak adı. Bu bekçiyi tenzih edeyim de haksızlık olmasın. Çok kibardı. Onu yormak istemedim ve makinamı çantama koydum, dolanmaya devam ettim. Arkadaşım aşağıda bir yerlerde çekime devam ediyordu, yassahlardan habersiz.

Mezarlıklar güzel ve ilginç yerler. Zamanın not defteri gibi mezar yazıtları.  İnsanlar sevdiklerinin ardından onları unutmayacaklarına dair ne sözler vermişler. Çoğu eminim yaşarken pek uygun şekillerde unutuvermişlerdi sevdiklerini ve ancak onları kaybedince aymıştılar; yoklukların acısı yüreklerine çökünce. Yaşamdan çok da farklı değil aslına bakarsanız. Biz de  yaşam boyu ne sözler verip sonra tutamıyoruz değil mi?

Yazıtlar gidenden çok, gidenin durumunu örnek göstererek yaşayanlara ulaşma kaygısı içinde; “Aman ne olur, yaşamının keyfini çıkar çünkü çok sürmeyecek.” demekteler.  Ve yazan da aslında o anın acısı içinde kaleme alırken iletisini herkesten çok kendine söylüyor. Sonra yine pek uygun biçimde unutuveriyor.

Yanımdan tık nefes, merdivenleri tırmanan bir hanım geçti. Giyinip, kuşanmış, makyaj yapmış hayli geçkin, “anneciğine babacığına geldiği” için de hayli ağlamaklı ama bir yandan da heyecanlı.Üç kasa hercai menekşe getirmiş; canlı renklerde.  Çok arkadan bıkkın şekilde merdivenleri tırmanan orta yaşlı oğlu bana gülümseyip “Hoş geldiniz!” dedi. Kendini neden ev sahibi saydığını anlamadım.

Mezarlıkta ne işi var, deli mi ne?” diye düşünen varsa, anlatayım. Mezarlıklar ile ilgili bir seri yapmaya niyetlenmekteyim epeydir. Harekete geçmediğimi gören ressam bir arkadaşım vites büyütmeme sebep oldu. Mart ayındaki resim sergisine bir kaç fotoğrafımı koymak için sipariş verdi; “Çalış!” dedi.

Birbiri ardına çekime gittiğim mezarlıklar bana yaşam ve ölüme bakış açımız ile ilgili çok şey fısıldıyor. Her birinden yaşama dair inancım kuvvetlenmiş ve kendi yaşamımı nasıl sürdürmem gerektiğine dair daha çok şey öğrenerek çıkıyorum. Sevdiklerimi unutmadan, yaşamı es geçmeden, kendi isteklerime ve ruhumun gereksinimlerine yabancılaşmadan…

Serviler bir kaç yüz yaşında var en az.  Upuzun, yaşlı gövdeleri damar damar. Altlarında yatan acıları, sevinçleri, hayal kırıklıklarını ve çok az sayıda hakkı verilip, sonuna dek tüketilmiş yaşamı alıp, göğe ağartıyorlar. “İyi yaşa, güzel yaşa, doğru yaşa…” diye fısıldıyor yapraklar. Kedi bacaklarıma sürtünüyor. “Söz! İyi yaşayacağım.” diye yanıtlıyorum  içimden.

Şişenin dibinde kalan son damlayı da “fırt” diye içime çekmeden gitmem. Cork cork diye ses gelene kadar içeceğim yaşamı ve ancak ondan sonra yatacağım bir servi altına ve heyecanla bekleyeceğim üzerimde mor çiçekler bitmesini. Bir gün elinde kamerası ile bir genç gelecek ve onca ümitsiz, “yaşayamadan gitti, vah vah” türünde yazıtların arasında benimkini görünce kahkaha atacak.

Kararlıyım, “Cork, cork, cork!” yazacak başucumda… 😉 Teknoloji elverirse, bir de düğme olsun, basınca Shostakovich’in 2 no’lu valsi eşliğinde benim yumuşak sesim; “Sevgili kardeşim, sakın ruhunun gereksinimlerini es geçme. Ruhunu kimseye paspas etme. Her tür ahval ve şerait altında esas görevin önce kendini mutlu etmektir!” desin.

İlla ben de mesaj vereceğim yani geride kalanlara. Raconu bozmayalım.

Sağlıcakla kalın.  Haftasonunuz güzel geçsin.

Reklamlar
 
18 Yorum

Yazan: 10/29/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , , ,

18 responses to “Zamanın not defteri

  1. erhan eken

    10/29/2011 at 12:12

    O SICACIK YAZI İÇİNDE TEŞEKKÜRLER. İÇİMİ ISITTI, KENDİME GETİRDİ. ŞİMDİ BENDE GİDİYORUM. ASLINDA ÇOKTAN BERİ GİDESİM VAR. NEREYE OLURSA VE ÇOK UZAKLARA.

    BURADA SULAR BOĞAZDAKİ GİBİ AKMIYOR. KARA KARA DURUYOR AMA İDARE EDECEĞİZ.
    İYİ HAFTA SONLARI
    ERHAN

     
    • Ebruli Kedi

      10/29/2011 at 12:14

      Sevgili Erhan,
      Gide gide kendine varasın inşallah. Güzel bir haftasonu olsun. Bakalım bu gitmelerden nelerle döneceksin.
      Sevgiler,

       
  2. gulden akkan

    10/29/2011 at 13:40

    EBRULİ KEDİ DÖKTÜRMÜŞSÜN YINE…AMA BİLİYORMUSUNKİ DERELERİN KENDİNE HAS ŞIRIL ŞIRIL BİR SESİDE VARDIR…BELKİ BİR ZAMANLAR SESİ DAHA GÜÇLÜYDÜ….

     
    • Ebruli Kedi

      10/29/2011 at 16:26

      Sevgili Gülden,
      Eminim orada eskiden (belki hala vardır) bülbüller vardı çünkü bütün Boğaziçi ve sırtları bülbül yatağıdır. Bizim mahalledeki betonlaştırmaya çabaladıkları bostanımızda hala bülbüller var. Geçen gün Kaymakam tanışmaya ve dert dinlemeye gelmiş, bütün mahalleli toplandık. Bir Laz amca “Bostan’daki bülbüllerin hakkı ne olacak?” diye sordu. Kaymakam “Canım bülbül sesi mi istiyorsunuz? Orası kolay.” dedi. Gel sen buradan anla bülbüllere ne olduğunu. Başbakan filan olmayı beceremeyeni kaymakam olmuş olabilir. Ötmeye bu denli istekli olduklarına bakılırsa. 😉
      Sevgiler

       
  3. Tülay Önder

    10/29/2011 at 20:04

    Süpersin Petek’cim,
    Baştan sona süper, çok etkileyici..
    Üstelik sonunda da kahkahamı attım, amacına ulaştın bence…
    tebrikler, yüreğine sağlık…
    sevgiler

    Tülay

     
    • Ebruli Kedi

      10/29/2011 at 20:07

      Bir mezarlıktan mutluluk çıkarabildiğimize sevindim Tülay’cığım. Benden de sana sevgiler.

       
  4. Tülay Önder

    10/29/2011 at 20:20

    Mezarlıklar hüzünlü, yazın da hüzünlendirdi ama şu sonundaki düğmeye basıldığında çıkacak yazı güldürdü.Yazına da bayıldım, göz kırpmadan merakla okudum.
    Teşekkürler, sevgiler

     
  5. meral

    10/30/2011 at 22:34

    Hayat oyunu ilginç. Ne kadar anlamlar yüklemişiz, ne kadar önemsemişiz yaptıklarımızı, kurduklarımızı, planlarımızı. Hep birşeyler inşa etmek için uğraşmışız, biryerlere ulaşmak için çalışmışız. Dünya realitesinin bir illüzyon olduğunun ilk farkına vardığımda ciddi bir boşluk hissine düşmüştüm.
    ” Ben ne için bu kadar çalıştım, bu kadar sene okudum ? Madem herşey bir oyun, bu kadar eziyete değer miydi ?
    Önüme gelecekle ilgili koyduğum hedefler anlamsız gelmeye başladı. Dünyaya çocuk getirmek saçma ve gereksiz geldi.
    ” Madem hepimiz zaten bunları biliyorduk, neden tekrar hatırlamaya çalışıyoruz ? ”
    Ama zannedersem bu çalışmalara giren herkesin bu dönemden geçmesi gerekiyor.
    Ardından yaşamın bir deneyim kazanma oyunu olduğunu tekrar anladım. Her insanın yaşam yolunun ne kadar yüce bir amaca hizmet ettiğini farkettiğimde bu çelişkili dönemden çıkıp yaşama daha çok bağlanarak ve yaşamın her anını onurlandırarak tekrar yaşamayı öğrendim. Yeni düsturum:
    ” Aslolan yaşamak ve yaşamı yüceltmek “

     
    • Ebruli Kedi

      10/30/2011 at 22:47

      Şeytan’ın bacağını kırdın demek, ve yorum yazdın bana. Teşekkür ederim. Aynen dediğin gibi Meral’ciğim. Ne güzel yazmışsın.
      Sevgiler,

       
  6. meral

    10/30/2011 at 22:49

    Petuşka sözcüklere döktüğün her hikayen senin yaşama bakışının kanıtı…Görebilen, hissedebilen, verebilen almadan, her dokunuşun bir düşünüş…Ve bu yolculukta sen gibi yürekler o kadar az ki…Bu yüzden seni sımsıkı tutmalıyım arkadaşım…

     
    • Ebruli Kedi

      10/30/2011 at 23:00

      Övgülerinde cömert davranmışsın, sağolasın. Velakin (senin de çevrendekilere hep yaptığın gibi) “almadan verebilmek” çok da sağlıklı bir durum değil kanımca. Dengede kalmak lazım, değil mi? Verdiğin kadar da sana verilmesini istemelisin ki , kendinden verdiğin insanların sevgiyi, özveriyi, vermenin mutluluğunu ve doyumunu deneyimleme olasılığının önünü kesip, onları ezmeyesin diye düşünüyorum artık. Ben de çocukluğumuzdan bu yana, uzun yıllardır bana verdiğin arkadaşlık ve sevgi için teşekkür ederim.

       
      • meral

        10/30/2011 at 23:19

        ‘Övgülerinde cömert davranmışsın’ demişsin.Öncelikle övgü değil sözlerim. diyeceğim ve bunu noktalayacağım…
        ‘Almadan verebilmek’ teki beklentinin olmadığı, hesapsız kitapsız yaklaşımların hazzıdır kastım…
        Canım benim geçmişimin en güzel dokusu kimliğin…Bende sana teşekkür ederim..

         
  7. meral

    10/30/2011 at 23:22

    Hikayeler var; içinde insana dair şeyler o kadar az ki… ve insanlar var; hikayeleri bir kelebeğin ömründen kısa… günler var; kimi zaman o kadar uzun ki bir ömür kadar… anlar var; bir ömre bedel..
    İşte o ömre bedel anlarmış çocukluğumuz…

     
  8. Aydan A

    10/31/2011 at 11:38

    Son 3-4 yıldır yolum daha çok düşer oldu mezarlıklara… bir yandan anlamsız gelse de, gittiğimde herhangi bir ruhani hisse kapılmasam da, çağırıyor beni orada yatan özlediklerim. rüyalarıma girdiklerinde gidiyorum işte. gidince de pek fotoğraf çekmesem de başka mezarların (daha doğrusu orada yatanların) hikayelerini merak ediyorum. sana ayrıca yazıp, benim için anlamlı 2 mezar hikayesi anlatacağım petekcim. kalemine kuvvet.

     
    • Ebruli Kedi

      10/31/2011 at 14:50

      Bekliyorum öykülerini Aydan’cığım. Yorumun için teşekkürler.

       
  9. keshishadam

    10/31/2011 at 11:42

    Birgün bir bankada işlem sıramı beklerken yanımda oturan amca dönüp bana “Bencil olacaksın bu hayatta!” demişti. Öncesi olmayan bu cümle normalde “camışın göle etmesi” etkisi yaratması gerekirdi. Ama öyle olmadı.Bunu söylemesinin altında klişe bir anlam mı yüklü yoksa altından farklı birşey mi çıkacak diye merak ederek, “Neden?” diye sordum.Verdiği cevap aşağıda;

    “Sen yükselirken sana tutunanlar da yükselir. Sen batarsan tek başına batarsın.”

    Algıda beklentiler önermesine göre hem yazıdan (bir bölümünden) hem sinirli amcadan benim çıkardığım sonuç özellikle ruhumuzu beslemek konusunda sonuna kadar bencillik.

     
    • Ebruli Kedi

      10/31/2011 at 14:54

      Gündelik yaşantıları yüreğinin imbiğinden geçiren herkes kendi bilgeliklerini damıtıyor. Amcanın söylediği çok anlamlı geldi. Bazen batarken bir kişinin girdabında boğulan başkaları da olmuyor mu ama? Paylaşım için teşekkürler.

       
      • keshishadam

        10/31/2011 at 15:29

        haklısınız, batarken bizimle batanlar genelde en sevdiklerimiz. Kendilerinin de batacağını bile bile sımsıkı bize tutunanlar.

         

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: