RSS

Aylık arşivler: Ekim 2011

Zamanın not defteri

Eleni Karaindrou’nun Adagio’sunu dinliyorum. Karşımda Boğaz’ın mavi suları. Deli bir nehir gibi akıyor. Poyraz estiği günler akış delice hız kazanıyor; suların kendi canı var. Anlıyorum. Benim gibi. Bazen deli, bazen sakin, bazen durgun. Boğaziçi’ne benziyorum, benziyorsun, benziyoruz. Hepimiz. Rüzgarlarla deli, güneş açınca sakin, durgun. Bazen güneş varken de deli, bazen fırtına esip savururken cam gibi donuk… Sağı solu hiç belli olmayan…

Çalıştığım masanın tam karşısında, 20-30  metre ötemde, eski bir Ermeni kilisesi, yanında da bir cami var; duvarları ortak. Kilise camiye kendi bahçesinde yer açmış. Yeni inanç eskisinin toprağında yeşerip, boy atmış, minaresi ile göğe uzanmış. Sol tarafımda da bir havra var; daha da kadim bir inanç sisteminin duvarlı hali. Ve ben de şimdi, masa başında “yeni çağa” ait kendi inanç sistemime yer açmaya çabalarken, üçünün ortasında, hepsine eşit uzaklıkta, tüm dünyanın ve inançların merkezinde gibiyim.

Dünyanın merkezindeyim. Elbette ki öyle. Kendi dünyamın merkezi ben değil miyim? Siz de kendi dünyanızın merkezinde değil misiniz sanki?

Depart And Eternity Theme Variation-Eleni Karaindrou

Baştan iki kere daha çaldım parçayı. Yaşamın melodisi gibi gelen melodiler vardır ya. Bu benim için onlardan biri. Dinlerken yaşam bir şerit gibi geçiyor gözlerimin önünden. Yok ölmüyorum daha. Hem işimi yetiştirmeye çalışıyor hem de diğer yandan “ölmeden ölmeye” çalışıyorum şu benim için epey garip günlerde. Sıkı kontrolü elden bıraktığımdan bu yana Sputnik modundayım. Uzay boşluğunda dönüp duruyorum kendisinden haber alınamayan bir uydu gibi. Uymadı daha doğru bir tanım olur. Hiç bir şeye uymuyorum. İşi bir kenara bırakıp bunları yazıyorum örneğin. Eskiden böyle olamazdım, şimdi olabilyorum. Kendime izin verebiliyorum.

Dün işlere es koyup epeydir yapmak istediğim bir şeyi yaptım. Arkadaşımı da bir hafta öncesinden ayartmıştım. Bülbülderesi’ndeki mezarlığa gidip çekim yaptık.

Kırk yıllık Bülbül Deresi olmuş sana Bülbül Dere…  (Dere nasıl bülbül olur? Olmuş işte.)  Minik, bal rengi gözleri olan bir kedi eşlik etti ve her kareye kulağı, kuyruğu, patisi ile girmeye çabaladı. Geçen Şubat’ta yaptığımız ilk mezarlık çekiminde de yeşil-ela gözlerinde hareler olan, sıcak kanlı ama daha sakin bir başka kedi vardı yanımda. Zaman nasıl hızlı akıp geçiyor ve her şey nasıl da değişiyor.  Nerede ise bir sene geçmiş üzerinden.

Gün çok kasvetliydi, fotoğraf için ışık hiç de iyi değildi, buluştuğumuz kafede oturup gazete okumak belki daha rahattı. “Çamur gibi çıkacak renkler” dedi. “Acaba vaz mı geçsek?” Ama içimiz elvermedi planı bozmaya ve mezarlığın kapısından girmemiz ile birlikte pırıl pırıl güneş açtı. Ancak biz dönerken bulutlar yağmura yenik düştüler.  Sabrı bu kadarmış sonbahar havasının.

“Yassah Hemşerim!” ile karşılaşana dek ikibuçuk saat sürdü keyfimiz. “İzin alıp gelin, o zaman kimse size karışmaz!” dedi bekçi. “Yassah Hemşerim” fotoğraf çektirmemeye odaklı görevlilerin ortak adı. Bu bekçiyi tenzih edeyim de haksızlık olmasın. Çok kibardı. Onu yormak istemedim ve makinamı çantama koydum, dolanmaya devam ettim. Arkadaşım aşağıda bir yerlerde çekime devam ediyordu, yassahlardan habersiz.

Mezarlıklar güzel ve ilginç yerler. Zamanın not defteri gibi mezar yazıtları.  İnsanlar sevdiklerinin ardından onları unutmayacaklarına dair ne sözler vermişler. Çoğu eminim yaşarken pek uygun şekillerde unutuvermişlerdi sevdiklerini ve ancak onları kaybedince aymıştılar; yoklukların acısı yüreklerine çökünce. Yaşamdan çok da farklı değil aslına bakarsanız. Biz de  yaşam boyu ne sözler verip sonra tutamıyoruz değil mi?

Yazıtlar gidenden çok, gidenin durumunu örnek göstererek yaşayanlara ulaşma kaygısı içinde; “Aman ne olur, yaşamının keyfini çıkar çünkü çok sürmeyecek.” demekteler.  Ve yazan da aslında o anın acısı içinde kaleme alırken iletisini herkesten çok kendine söylüyor. Sonra yine pek uygun biçimde unutuveriyor.

Yanımdan tık nefes, merdivenleri tırmanan bir hanım geçti. Giyinip, kuşanmış, makyaj yapmış hayli geçkin, “anneciğine babacığına geldiği” için de hayli ağlamaklı ama bir yandan da heyecanlı.Üç kasa hercai menekşe getirmiş; canlı renklerde.  Çok arkadan bıkkın şekilde merdivenleri tırmanan orta yaşlı oğlu bana gülümseyip “Hoş geldiniz!” dedi. Kendini neden ev sahibi saydığını anlamadım.

Mezarlıkta ne işi var, deli mi ne?” diye düşünen varsa, anlatayım. Mezarlıklar ile ilgili bir seri yapmaya niyetlenmekteyim epeydir. Harekete geçmediğimi gören ressam bir arkadaşım vites büyütmeme sebep oldu. Mart ayındaki resim sergisine bir kaç fotoğrafımı koymak için sipariş verdi; “Çalış!” dedi.

Birbiri ardına çekime gittiğim mezarlıklar bana yaşam ve ölüme bakış açımız ile ilgili çok şey fısıldıyor. Her birinden yaşama dair inancım kuvvetlenmiş ve kendi yaşamımı nasıl sürdürmem gerektiğine dair daha çok şey öğrenerek çıkıyorum. Sevdiklerimi unutmadan, yaşamı es geçmeden, kendi isteklerime ve ruhumun gereksinimlerine yabancılaşmadan…

Serviler bir kaç yüz yaşında var en az.  Upuzun, yaşlı gövdeleri damar damar. Altlarında yatan acıları, sevinçleri, hayal kırıklıklarını ve çok az sayıda hakkı verilip, sonuna dek tüketilmiş yaşamı alıp, göğe ağartıyorlar. “İyi yaşa, güzel yaşa, doğru yaşa…” diye fısıldıyor yapraklar. Kedi bacaklarıma sürtünüyor. “Söz! İyi yaşayacağım.” diye yanıtlıyorum  içimden.

Şişenin dibinde kalan son damlayı da “fırt” diye içime çekmeden gitmem. Cork cork diye ses gelene kadar içeceğim yaşamı ve ancak ondan sonra yatacağım bir servi altına ve heyecanla bekleyeceğim üzerimde mor çiçekler bitmesini. Bir gün elinde kamerası ile bir genç gelecek ve onca ümitsiz, “yaşayamadan gitti, vah vah” türünde yazıtların arasında benimkini görünce kahkaha atacak.

Kararlıyım, “Cork, cork, cork!” yazacak başucumda… 😉 Teknoloji elverirse, bir de düğme olsun, basınca Shostakovich’in 2 no’lu valsi eşliğinde benim yumuşak sesim; “Sevgili kardeşim, sakın ruhunun gereksinimlerini es geçme. Ruhunu kimseye paspas etme. Her tür ahval ve şerait altında esas görevin önce kendini mutlu etmektir!” desin.

İlla ben de mesaj vereceğim yani geride kalanlara. Raconu bozmayalım.

Sağlıcakla kalın.  Haftasonunuz güzel geçsin.

 
18 Yorum

Yazan: 10/29/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , , ,

Katip arzuhalim yaz yare böyle…

Bugün kısa yazamayacağım. Vakti olmayan yazıdan insin. 😉

Bu blogu oluşturduğumdan bu yana iki sene zaman geçti. Yüzüncü yazımda derli toplu bir analiz yapayım diyordum. Ama bu dünya, memleket, insanlar, olaylar durduğu yerde durmuyor. Hoop, bir baktım 102. yazı olmuş. Geçmiş ola…

Bloga düzenli yazmıyorum. Kendimi her gün yazacağım diye sıkıntıya sokmadan, severek yapmalıyım diye sınır çizdim en başta. Yazma nöbetlerine tutulmadan, hala “sınır nöbetindeyim.

İsteğim aslında yazarken kendimi bulmak, arada kendimi de şaşırtmaktı. İçtenlikli olsun istemiştim yazılarım başından beri. Sanırım öyle oldu.

Bloguma gelen tepkilere, çok okunan yazılarımın hangileri olduğuna bakarak benim için neler öğretici oldu bu yolculukta? Anlatayım.

Çoğu kişi kendileri gibi sıradan insanların yarattığı gündelik, küçük mucizelere inanmak ve olumlu şeyleri çoğaltmak, paylaşmaktan zevk duyuyorlar. Demek ki, insan olarak deneyimlediğimiz yaşam yolculuğunda içimizde bizden daha büyük olan bir şeylerin engin bilgisine, sezgisine inanmak gereksinimindeyiz hepimiz.

Olumlu duygulardan bahseden ve gündelik toz duman içinde sağduyu arayışından kaynaklanan yazılarım diğerlerinden daha çok sevildi ve paylaşıldı. Ama kendimi olağanüstü iyi hissettiğim, “manik” hallerime dair coşkulu yazılar hiç okunmadı bile. Demek ki insanlar benim ne hissettiğimden çok kendilerine ne hissettirdiğim ile daha fazla ilgililer. Ah bunu nasıl da bilmem ben? Bunca sene yaptığım işin baş kuralını bu blogda yazarken farketmem zaman aldı.

Komik yazılar zaten her daim seviliyor; gülümseyebilmek ve yaşama biraz daha olumlu bakmak istiyor herkes. Ama ben komik ve neşeli tarafımın gerekenden daha az zuhur ettiğini gözlemledim. Neşeli iken pek yazmadığımı farkettim. Hüzünlü fıtratıma savaş açmadım ama onun farkına varıp, beslememeyi öğrenmeye başladım. “Don’t feed the troll” (Canavarı beslememek gerek!) lafı anlam kazandı.

Ama bu arada insanoğlu da yerinde rahat durmuyor; sürekli acılar üretiyor. Diğer yandan doğa yerinde durmuyor; umursamaz gelişigüzelliği içinde başımıza felaketler yağdırıyor. Bu felaketler ve acılar bize bizi anlatıyor. Bu yaşantılara verdiğimiz tepkiler içimizdeki engin öz ile bağlantıda kalmak ya da tamamen kaybolmak yönünde deneyim fırsatları sunuyorlar.

Şunu da gözlemledim ki, başkalarının acılarını okumayı sevmiyor insanlar. Göz ardı etme ve yok varsayma davranışı hakim. Oysa bana göre, insan benzerlerinin acıları ile kendini gözden geçirme olanağı yakalıyor. Bu yüzden beni çok etkileyen bir acıdan ders çıkardıkça ve kendime bu acı aracılığı ile yön  buldukça yazıyorum bu konularda. Aldığım tepkiler de okuyanların bu yaklaşımı rahatlatıcı bulduklarını gösteriyor.

İleriye dönük ne düşlüyorum peki? Çok hırslı biri değilim, hedeflerim de ılımlı olacak haliyle.

Okuyanların bloga daha çok yorum bırakmasını, beni gördüklerinde düşüncelerini şahsım ile paylaşmak yerine düşündüklerini yazmalarını istiyorum. Eleştirilerden bir şeyler öğreniyorum çünkü. Bir arkadaşımın arkadaşı “İnsanlara ne kadar yukarıdan bakıyor” demiş, yazdıklarımı hiç beğenmemiş. Kendimi hiç öyle bilmiyordum. Bu laf beni çok düşündürdü. Beni tanımayan birine böyle gelebilecek ifadeler yakaladım. Haklı gelen yanlarını buldum. Ders çıkardım. Keşke bloguma yazsaydı. Ya arkadaşım bunu bana söylememiş olsa idi?

Yazdıklarım daha çok okunsun isterdim tabii. Bunun yollarını bilmiyorum, biraz da bilmezden geliyorum şimdilik. Bilgisayar başında çok zaman geçirmeden bu işi yapabilmenin yollarını öğrenebilmek isterdim. Şimdilik arkadaşlarımın ve bloga abone olanların paylaşımları ile  yetineceğim sanırım.

Daha çok abonem olsun isterdim. Bunu sağlamanın da yolunu bilmiyorum. En yakın arkadaşlarım bile, nasılsa haberdar oluyoruz yazdıklarından diye, e-posta adreslerini bırakmıyorlar.

Ebrulikedi.com sitesine geçtim yakınlarda. Baktım bir başka ebruli kedi daha var blogspot’ta. Üstelik benden eski. Ben araştırmadan kendime pek uygun gördüğüm bu ismi alınca, onun ismine ortak çıkmış oldum. Ayıp oldu dedim; sonra baktım hallerimiz çok farklı. Şimdilik bu garip ismi barışçıl bir şekilde paylaşıyoruz kendisi ile.

Bu sene Nisan’dan bu yana duygusal açıdan çok zorlayıcı oldu benim için. İnançlarım ve algılamalarım epey hırpalandı, sınandı. Epey altüst oldum kısacası. İniş çıkışlarımda öfkeye değil, sevgiye yaslamayı seçtim sırtımı. Şükür düze çıktım “kendime çıkan yokuştan“. Nekahat dönemimde gerçekleştirmeyi düşlediğim bir fotoğraf serisi, bir kitap çalışması, heyecan verici bir kaç proje daha var gündemde. Yazmaya ve resim yapmaya da devam.

İşyeri ve evimi bir araya taşıyacağım 200 yıllık kocaman bir ev beni bekliyor. Gelecek ay sonunda yeni yerime yerleşeceğim. Önce kocaman bir sofra kuracağım dostlarıma. Evi müzik, kahkaha ve dostluğa doyurmamız gerek. Kemikleri ısınsın evcağızımın bir güzel.   Hıdrellez’de o evi dilemiştim. Oldu. Hala mucizelere inanmayan varsa beri gelsin.

İşte bugün itibarı ile böyledir hallerim. Kendini kulübesine bağlayan mavi, naylon çamaşır ipini kemiren bir köpecik gibi hissediyorum. İp neden mavi bilmiyorum. Ben güya ebruli bir kediyim ama neden köpecik gibi hissediyorum? O da bir muamma şimdilik…

Hepinize sevgi, selam ederim. Sağlıcakla…

 
15 Yorum

Yazan: 10/24/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Birden kırkbine kadar içinden say… Ve bitirince KENDİNE GEL ARTIK!

Birazdan en sevdiğimiz dizi başlayacak, uzaktan kumandanın bir tuşu kadar uzak  ekranın uyutucu etkisi bize. Meyve tabaklarımızı alacağız önümüze yemekten sonra, kurulacağız rahat koltuklarımıza, Kuzey Güney’i izlemeye başlayacağız.  Sonra reklam arası olacak.

Bilgisayar başına oturup “Erkek olsam da askere gitsem”, “Elebaşlarını vinçlerden sallandırsak, çürüyüp etleri dökülene kadar,  bak bir daha  yaparlar mı?” diye soracağız. Bir arkadaşımız “Az kaldı, sabırrr. Hepsini temizliycez…” yazacak.  Bak, herkes az kaldı diyor. Bu sefer çok ileri gittiler zaten. İşleri tamam artık, yetti buraya kadar… Aaaa, çok oldular artık götü boklu herifler… Bıçak kemiğe dayandı gayrı.  Bak, Cumhur’un başkanı bile “İntikamımız acı olacak” demedi mi? Vardır bir bildiği. Önce hepsini temizleyelim pisliklerin, sonra bak ne güzel yaşayacağız kol kola… Barış yapacağız. Hele bir dizelim leşleri yan yana… İçimiz rahat edecek. Güneşli günler  yakın kardeşlerim.

Reklamlar bitince tekrar koltuğa geçip, çayımızı yudumlayacağız, çekirdek çitleyeceğiz. Gözkapaklarımız uykudan ağırlaşırken, hafta sonu terörü lanetleme mitingi olduğunu anımsayacağız. Nasıl olsa bir sürü insan gidecek, bir eksik ne farkeder? Ama milleti uyandırmak da gerek. Reklam arası olunca “Hadi bayraklarınızı alın, şurada burada mitinge gidelim!” yazacağız. 16 kişi beğenecek, 2’si paylaşacak… Profil resmini de siyah kurdeleye, şehit kanlarının alı gibi kıpkırmızı bayrağa  çevirinceeee, oldu işte,  vatanperverlik adına görevimizi tamamlamanın rahatlığı ile sıcak yataklarımıza doğru süzülüp, derin uykulara dalacağız. Gün ışığının uğramadığı uykulara… Sabahın uğramadığı derin ve karanlık uykulara.

Biz kimiz Allah aşkına? Neye dönüştük biz? Duyuyor musunuz sesinizi? Aynalara bakınca hala “insan” olarak tanıyabiliyor muyuz kendimizi? Yazdığımız cümleleri yüksek sesle okuyunca ne hissediyoruz? Hadi bağıra çağıra okuyalım yazdıklarımızı… Hadi, hadi aç camı, bağırarak oku gökyüzüne doğru.

KİMİZ BİZ BİLİYOR MUSUNUZ?

Ana haber bültenlerinde rating için zili çalıp habersiz aileye “Oğlunuz şehit düştü. Neler hissediyorsunuz?” diyebilenleriz. Sorunun soruluş şekline değil, yanıta katıla katıla ağlayanlarız.

Haberlerde acıklı müzikler eşliğinde, ocağına od düşmüş ailelerin canhıraş feryatları, babasız  kalmış bebelerin gözyaşlarına kahrolup ağlayınca acıklı bir film seyreder gibi,  acıyı gerçekten kendimizin sananlarız.

“Nasıl olur da ordu o dağları dümdüz edemez yaaa”, “, “Harekat yetmez, katliam istiyoruz”, “Leşini getirin bana o…pu çocuklarının!”, “G…ü boklu kıroların hepsini öldürelim”  diyenleriz.  Ömründe bir metrekare toprağa bir kazma vuracak kadar dahi bir toprak parçasına fiziksel emek harcamamışken, açık açık orospu çocuğu, göt bile yazamaz, birine ağız dolusu küfredemezken gerçek hayatta, yumruk bile vurmamışken birine, elimiz kesildiğinde kanı görüp bayılanız biz.

Toplum önünde “Dünya için tek bir dileğinizi gerçekleştirebilecek olsak, ne isterdiniz?  diye sorsalar hemen koca bir gülümseme ile “Savaşlar bitsin artık; çocuklar ölmesin!” diyecek olanlarız.

Sabah olunca arabalarımıza binip, radyo spikerlerinin dolduruşları ile gazaba gelip dünyamız, şehrimiz, ormanlarımız, akarsularımız, verimli topraklarımız, tohumlarımız  elimizden giderken gaza basanlarız bilmem kaç cc’lik motorlarımızla.

Ve çok değil 3 gün sonra profil resimlerimizi tüylü şapkalarımızla çektiğimiz şuh resimlerle, en seksi bakışımızı takındığımız sakallı fotoğraflarımızla, sevimli tombik çocuklarımızın resimleri ile değiştirecek olanlarız.

Çok değil bu felaket başımıza gelmeden iki gün önce Mevlana’dan laflar yazıyorduk profilimize. O denli iyi biliriz Aşk’ı hepimiz.  Ah bir rahat bıraksalar… Yine gelecek ama o günler… Az kaldı.  Şimdi başkalarının ölümüne karar vermekteyiz klavye başında… İşimiz var çok… En sunturlu küfrümüzü etmedik daha….

“Yüzbilmemkaç devlet kurmuş Türk milletinin torunları”, “Yüce Osmanlı’nın çocukları” şu acılı günlerde, akıllarını ve vicdanlarını askıya almış olanlarız bizler. “Yurtta sulh cihanda sulh” lafını pek hafif ve etkisiz bulup,  Deli İbrahim’in tohumları olduğunu isbat peşinde, Milli Savunma stratejileri önerenleriz.

Allah’ım yalvarırım bizi bizden koru! Aklımızı, yüreğimizi, vicdanımızı koru. “İnsan”lığımızı unutmamamız için bize gerçek sevginin yolunu hatırlat.

AMİN!


 

Etiketler: , ,

BARIŞ, HEMEN ŞİMDİ !

Bu kara günlerde BARIŞ’ı çağırmak gerek, YÜREĞİMİZİN TÜM GÜCÜ İLE.

Nefreti değil, ANLAYIŞI VE SEVGİYİ BÜYÜTMEK LAZIM YÜREKLERİMİZDE.

Hangi taraftan olduğuna bakmaksızın, bir kişi bile eksilse dünya yüzünden, AZALANIN KENDİMİZ VE İNSANLIĞIMIZ OLDUĞUNUN BİLİNCİ İÇİNDE NE OLUR BARIŞ’ı VE YAŞAMI KUTSAYALIM, savaşı ve ölümü değil.

BARIŞ

Çocuğun gördüğü düştür barış,
annenin gördüğü düştür barış,
ağaçlar altında sevdalıların sevda sözleridir barış…

Gözlerinin içinde uçsuz bucaksız bir gülümseme,
elinde yemiş dolu bir zembil
ve alnında ter tomurcukları,
pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi;
akşam üstü eve dönen babadır barış…

Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken,
ağaçlar diktiğimizde havan mermilerinin kazdığı çukurlara,
yangının kavurduğu yüreklerde
ilk tomurcuklarını açarken umut,
ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek,
yana dönüp içerlemeksizin uyuyabildiklerindedir barış…

Barış, yemek kokusudur tüten akşamleyin;
arabanın yolda durmasının korkutmadığı,
kapı çalınmasının dost demek olduğu,
ve pencereyi saat başı açmanın,
renklerinin uzaktaki çanlarıyla
gözlerimizin bayram etmesini sağlayan,
gökyüzü demek olduğu zamandır barış…

Barış, bir bardak sıcak süt
ve bir kitaptır uyanan çocuk önünde,
başaklar birbirlerine eğilip, işte ışık ışık ışık dedikleri
ve ufuk çemberi ışıkla dolup taştığı zamandır barış…

Hapishaneler onarılıp kitaplıklar yapıldığı zaman,
eşikten eşiğe bir türkü yükseldiği zaman geceleyin,
cumartesi akşamları mahalle berberinden çıkan yeni tıraş olmuş bir işçi gibi
baharda ay buluttan çıktığı zamandır barış…

Geçmiş gün, yitirilmiş bir gün olmadığı,
sevinç yapraklarını akşamın içine salan bir kök,
ve kazanılmış bir gün hak edilen bir uyku olduğu zaman,
acıyı kovmak için zamanın dört bir bucağından
güneşin hemen ayaklarını bağladığını duyduğun zamandır barış…

Barış, ışınlar demetidir yaz ovalarında;
iyilik alfabesinin tanın dizlerinde,
kardeşim dediğin,
yarın kuracağız dediğin zaman,
kuracağız dediğimizi kurunca
türkü çağırdığımız zamandır barış…

Ölüm yüreklerde az yer kapladığı
ve güvenli parmaklarla mutluluğu gösterdiği zaman bacalar,
ikindi vaktinin büyük karanfilini
ozan ve proleter aynı şekilde kokladığı zamandır barış…

İnsanların sıkışan elleridir barış,
dünyanın masasındaki ekmektir,
gülümsemesidir annenin,
budur yalnızca
başka bir şey değildir barış…

Ve toprakta derin yarıklar açan sabahlar
tek bir sözcük yazarlar,
barış başka bir şey değil barış;
dizelerimin rayları üzerinde,
buğday ve güller yüklenmiş geleceğe doğru yol alan bir trendir barış…

Kardeşlerim,
barış içinde derin derin soluk alıyor tüm dünya bütün düşleriyle;
verin ellerinizi kardeşlerim;
barış budur işte…!

Şiir: Yannis Ritsos
Çeviri: Özdemir İnce

 
 

Etiketler: , , ,

Yaratma Cesareti

Hintli bir fotoğrafçı arkadaşım Varanasi fotolarını nette yayınlayınca bir arkadaşı “Bu fotoğraflarını çok beğendim. Hangi kamerayı kullanıyorsun?” diye sormuş. Bu soruyu duyunca geçen sene yazıp, (kendimi fotoğrafçılık konusunda ukalalık edemeyecek kadar “amatör” gördüğüm ve amatör kalmak için de çaba harcadığım için)  kenarda beklettiğim bu yazıyı gözden geçirdim. Konu salt fotoğraf değil zaten. Buradan yola çıkarak başka bir şey benim anlatmak istediğim. Teknolojiyi iç dünyamız ile “kendi”miz arasına nasıl kocaman bir engel olarak diktiğimiz ile ilgiliyim.

Hobi edinmek konusunda yakın zamana kadar “özürlü” sayılabilecek kadar salma suya, yavan bir millettik.  Harcanabilir gelir  ve boş zaman artınca, yavaş yavaş yol kat etmeye de başladık.  Bunu içtenlikle çok sevindirici buluyorum. Çok görülmüş, sıradan örneklerin tekrar tekrar yeniden üretilmesi yerine özgün ifade arayışları da belki zaman içinde ortaya çıkacaktır ümidindeyim. Sanatsal anlamda insanların bireysel dünyalarının daha içten ifadesi ile kendilerini dışa vuracakları işler hala çok az sayıda ama zamanla artış gösterecektir. Bu işte daha çok yeniyiz. Öğreniyoruz.

Kendi ilgi alanıma girdiği için amatör fotoğrafçılardan örnek vereyim. Ben de onlardan biriyim. Son zamanlarda boynunda kocaman objektifleri ile iri kameralarını oraya buraya sürükleyen kişilere her yerde rastlar olduk.  Ancak üzerinde düşünülmesi gereken şöyle de bir durum var. Nasıl ki  her eline fırça alan iyi ressam, iki kelimenin belini kıran iyi yazar olamıyorsa, kamerayı boynuna ve pahalı ekipmanlarla doldurduğu çantasını omzuna asan da fotoğrafçı olamıyor. Ama sanırım bu “karizma” yaratan görüntünün çekiciliği nedeniyle bir çok insanın elinde kullanmasını dahi bilmediği kocaman ve pahalı kameralar var.

Vahim olan bu değil ama… Vahim olan onları satın alırken gösterdikleri özeni, kılı kırk yarar tutumu ellerindekini iyi kullanmak konusunda göstermemeleri. 

İnsanların çok para ödedikleri makinalarına “iyi fotoğraf” çekmek için büyük ümitler bağladıklarını görüyorum.  İyi fotoğrafı (her ne demekse…) tamamen kameraya  bağlı sanıyorlar ve bir kere eline pahalı ve büyük, gelişkin bir alet aldın mı artık gerisi kendiliğinden gelecekmiş gibi bir yanılgı içindeler. Bu nedenle olsa gerek, ellerindekini tam anlamı ile öğrenme azmi içinde olmadıklarını gözlemledim. Bu gözlemimi fotoğraf dersleri veren bir arkadaşım ile paylaştığımda o da  beni doğruladı.

Arkadaşıma sorulan “hangi kamera?” sorusuna da bu pencereden bakıyorum şimdi. Bunun üzerine düşünürken karşıma şu analiz çıktı ve son sözcüğüne kadar katılıyorum:

Rollo May’in “Yaratma Cesareti” isimli kitabından  tercüme etmeyi deneyerek aktarıyorum:

“Bugün insanların kendileri ve başkalarında gözlemledikleri akılcı olmayan davranışların yarattığı korkudan kaçınmak için kendileri ile dünya arasına alet ve makinaları yerleştirdiklerini görmekteyiz.  Bu davranış insanların irrasyonel deneyimin korkutucu ve tehdit edici etkileri tarafından ele geçirilmelerini engeller. […] Demek istediğim şu ki yarattığımız teknolojinin bizim ile doğa arasında bir tampon görevi görmesi tehlikesi her daim ortada olacaktır; teknoloji insan olarak kendimiz ile daha derin deneyimlerimiz arasında bir engel olarak durmaktadır.  Aletler ve teknikler bizim bilincimizin bir  uzantısı olmalıdırlar  ama bunun yerine kolaylıkla bilinicimize karşı bir koruma kalkanı haline gelmektedirler. […] Bu durum korkularımızla aramızda tampon görevi gördüğü için teknolojinin yapışılıp¸ inanılan ve hakettiği konumdan daha fazla bel bağlanan bir olgu haline gelmesi anlamını taşımaktadır. Böylece, teknolojik yaratıcılık  tam anlamı ile kendi varlığının karşısına dikilen bir tehdit haline gelmektedir.”

Bakıyorum, nefis bir fotoğraf; adam bas-çek kamerası ile öyle bir kadraj yapmış ki “daha derin deneyimlerimiz” denen şeyin gücünü o zaman anlıyorsun.  Bakma, görme ve kendini de içine koyarak tekrardan  dışarıya yansıtma (yani “yaratım süreci”; R. May’in irrasyonel davranış dediği şey) insanın içinden gelen bir şey ve illa ki “komp(i)le ekipman”la desteklenmeye gereksinimi yok.

Birini gerçek bir fotoğraf sanatçısı yapacak şey etrafına bakma ve farkedilmeyeni görme yeteneğine kendini ne kadar katabildiği değil midir? Yani kendi içinden beslenen yaratıcılığıdır. Bu çerçevede en iyi fotoğraf ekipmanı insanın “gözü” değil midir?

Sosyal medyalarda uluorta sergilenen işlere aile ve arkadaş çevresinden bir kaç şakşakçı her daim kolaylıkla  bulunuyor. Bu nedenle giderek her yaptığını güzel sanma durumu nerede ise “pornografik” bir hal alıyor.

En uç noktası da bu körlüğün, kendini sanata adamış birinin yapıtına “ucube” deme cesaretine veya sanatın “içine tükürme” salaklığına dönüşebiliyor. Fotoğrafı örnek aldık ama görüyoruz ve yaşıyoruz her gün; bu her dalda böyle.

Çaresi var mı? Yok… Öyle görülüyor ki çağımızın hastalığı bu.

 

Etiketler: , , , , , ,

İncir Ağacından Köprüler Yapmak…

Gündelik yaşamda “tersten bakış” örnekleri ile karşılaştığımda, büyülenip, büyük bir coşku duyuyorum. Yaşayan ağaçlardan yapılmış köprülerden bahsedeceğim şimdi… Çözümsüz görünen bir soruna insanoğlunun aykırı bir bakış ile bulduğu dahiyane bir çözümden…

Görüntüler BBC’nin Human Planet dizisinin Nehirler bölümünden… Azgın suların üzerinde nemli iklimde sıradan ahşap bir köprü kısa sürede çürüyormuş. Metal bir köprü kurmak ise tropik ormanlarda korozyon ve maliyet yüzünden olanaksız oluyormuş… Durum bu iken, köprü gereksinimi insana olağanüstü bir çözüm yolu buldurmuş.

Kökleri toprak dışında da uzayabilen incir ağacının (ficus aurea; strangler fig) toprak üzerinde de duran genç köklerini alıp, içi kovuk, uzun bir kauçuk ağacını mastar olarak kullanarak, düz bir doğrultuda azgın suyun öte yakasına doğru uzamasına olanak sağlıyorlar.

Kök bu yardım ile suyun öbür tarafına uzayınca işi ele alıyor ve toprağa dalarak kendini sabitliyor. Kuvvetle öbür tarafta toprağa tutununca da köprü yaşayan, büyüyen, gelişen ve geliştikçe de kuvvetlenen, azgın sulara dayanan bir yapıya dönüşüyor. 50 kişiye kadar insan yükü çekebilen, kavi köprüler insan ve ağaç ortak yapımı, bio-mühendislik harikaları. Sıradan insanlar, yan yana yaşadıkları ağaçlarla savaşmadan, büyük büyük üniversitelerde okutulması gereken cinsten bir ders sunuyorlar; yıkmak, kesmek, yok etmek yerine doğaya uyarak, aklımızı ve sezgilerimizi bir arada işe koştuğumuzda neler olabileceğine dair bir örnek.

Bir kaç değişik açıdan hoşuma gitti bu köprüler.

Birincisi bu insanlar doğayı yıkıma uğratmıyor; ona boyun eğmiyor ama ona karşı savaşmıyorlar da…  Bunda derin spiritüel bir anlam buldum ben. Karşılaştığımuz her sorunda top yekün savaşa girişmek ve durumu karşımıza almak yerine, sorunun sunduğu olanakların farkına varmak yani sorunu o sorun ile birlik olarak, kişisel bir tehdit gibi algılamadan çözebilmek gibi olgun bir bakış açısı…

İkinci neden ise “kamil insan” olmak ile ilgili bir ip ucu sunuyor gibi geldi bana… Bir canlı köprünün tam gelişimi insan ömrünü aşan bir süre alıyor. Bazı köprülerin 500 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Köprüyü başlatan kişinin ömrü yetmezse, arkadan gelenler ödevi sürdürüyor. “Bu köprüyü senin çocukların ve onların da çocukları kullanacak. O yüzden ona iyi bak. Köklere kimsenin zarar vermesine izin verme.” diye öğütlüyordu amca küçük [kız] yeğenine işi öğretirken. Sen gittikten çok sonra gelecek insanlara gün be gün uğraşarak işlerine yarayacak, yaşamlarına kolaylık getirecek bir şeyler bırakma isteği…

Her iki durumda da insanlık adına, barışçıl, bambaşka ve bu nedenle de “aykırı” bir davranış örneği değil de nedir bu?

 
2 Yorum

Yazan: 10/03/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: