RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2011

Feminik Cumhuriyeti

Vize de istemiyor burası. Yanı başımızda… Bir kısa vapur yolculuğu uzaklığında garip bir alışveriş cinneti…

Burada hemen her şey kadınlar ile doğmuş ve doğacak olan çocukları için. Her yer buram buram evlilik öncesi hazırlıkların neredeyse şehevi titreşimi ve heyecanlı beklentisi ile kırmızı, pembe, tül tül, boncuk boncuk. Havada titreşen birikmiş libido öyle ki, bu bölge çatur çutur eski şehirden ayrılıp, Marmara’da ayrı bir ada olarak bağımsızlığını ilan edebilir; “Feminik Cumhuriyeti…”

“Bana öyle gelmedi yaaaa…” dedi arkadaşım.  Bana öyle geldi demek ki.

“I love you” havluları, kırmızı kına gecesi sepetleri, dantel iç çamaşırı takımları, tüylü terlikler, tangalar, iç gıcıklayıcı parfümler, jartiyerler, nişanlık ve gelinlikler, balayına gidebilecekler için haşema takımları, eşarplar, çeyiz bohçaları, nişan ve evlilik sepetleri… Dükkan dükkan üstüne… Erkek olsam marul gibi kıvrım kıvrım, dore yatak takımlarını, I love you yazan havluları gördüğümde önü alınmaz bir performans kaygısı ile arkama bakmadan kaçardım ama onlar o takımları hiç görmeyecekler sanırım. Parasını ödeyecekler o kadar.

Burası kadınların başka kadınların mürüvveti için hazırlık yaptıkları bir dünya.

Erkeklere burada hiç yer yok. Onlar için sadece ve sadece terlik, atlet-don ve pijama takımları ile damatlıklar var… İmzayı attıkları andan itibaren kendi evlerinde “misafir” olacaklar: akşam terliklerini giyip, iş elbiselerini atıp, pijamaları ile (yazsa atletle) sofraya oturacaklar. Onlar yatak odasına girmeden marul marul tüllerle işli yatak örtüleri çoktan katlanıp kalkmış olacak, ayak ucunda I love you havlusu duracak.

Büyük olasılıkla dantel çamaşırlar, paçalı donlara, eşofmanlara, tüylü terlikler ise şoset çoraplara yenik düşecek ve dolapta işli bir bohçada boş yere günlerinin gelmesini bekleyecekler. Kırmızı havlular solacak, yatak örtüsü iki seneye kalmaz üzerinde zıplayan çocuklar sayesinde lime lime olacak.

Kafamda önyargılı kalıplar var tabii benimkine benzemeyen yaşamlara dair. Bunlar olmasa rahat edemez bizim gibiler.  Böyle düşünüyordum işte… Etrafta binlerce kadın, sevdiklerinin nişan ve evlilik hazırlıklarına yardımcı olmak için dükkanları dolduruyorlar. Yana yakıla pazarlıklar, kılı kırk yararak yapılan seçimler.  Bu kadar evlilik yanlısı ve isteklisi olduklarına bakılırsa, ya bu durumdan gerçekten zevk alıyorlar ve sevdikleri insanlar da bu “müthiş” zevki yaşasın istiyorlar ya da “ben yandım sen de yanasın” diye, aynı kaderi paylaşmak için delice bir koşturmaca içindeler. İkincisi akla ziyan olacağına göre, birinci seçenek geçerli olsa gerek.

Birden kafama dank etti… Yani benim varsayımlarım bir güzel yan yattı… Bunca kadın manyak değil ya…  Aymazlık bende… Zaten bana kocaman taşlı bir yüzük satmaya çalışan adama “Yok ya, baksana bana… Süs sevmem… Belki bir sonraki yaşamımda süslü biri olarak gelirim, o zaman…” dedim… Kocaman gülümseyerek “İyi, ben de sizi o zaman alırdım…” dedi.

Eve döndük yorulunca. Biraz fıstıklı lokum, iki şişe şarap, taze bagetler, en iyi kalite İtalyan salamı ve güzel peynirlerle bir sofra kurduk kendimize…

“Adam seni beğenmedi…” dedi arkadaşım…

“Adem’ler Havva’ları seviyor, Lilith’i n’etsin?” dedim. Gülüştük…

 

Etiketler: , , , , ,

Mutluluk Endüstrisi

A.B.D.’de kişisel gelişim endüstrisinin yıllık büyüklüğü 65 milyar dolarmış… Gerçekten komik olan şu ki; kişisel gelişim yayınlarının %95’i hiç bir bilimsel araştırmaya dayanmıyor.

“Biblioterapi” kişisel danışmanlara para akıtmaktan daha ucuz bir çözüm gibi geliyor herhalde. “Yedi etkili alışkanlığı” öğrenip, yedi günde kendini yeniden inşa edebileceğine veya evrenin “gizli” koduna süpermarket raflarında ulaşabileceğine inanmak bayağı ciddi (ve komik) bir patoloji haline geldi.

Kendini mutlu hissetmek için alınan hapların, tezgah üstü destek haplarının, medet umulan iksirlerin yıllık cirosu ise 23 milyar dolar civarında tahmin ediliyor.  Estetik operasyonların dünya üzerindeki toplam yıllık cirosuna dair yuvarlak bir rakama ulaşamadım. Hepsini toplarsak, dünya üzerinde “mutluluk endüstrisinin” büyüklüğü dudaklarımızı uçuklatır tahminindeyim.

Endüstri nebulöz bir biçimde büyüdüğüne göre bu yollardan geçerek mutluluğu yakalayanların sayısı çok az olmalı. Her geçen gün de yeni yeni tüketiciler katılıyor ki, sektör her sene katlanarak büyüyor.

Ya da işin içinde başka bir iş var.

Acaba bu işte ilaç endüstrisinin eli var mı diye düşünüyor insan… Farkında iseniz, artık ilaç firmaları ilaçları değil, “hastalıkları” pazarlar hale geldiler.  “Life-style drugs” (yaşam-stili ilaçları deniliyor) tüketimini pompalamak için yeni yeni kavramlar icat ettiklerine bakılırsa… İnsanları “serotonin” üretimleri eksik olduğu için mutsuz olduklarına veya “post-travmatik stress sendromun”dan musdarip olduklarına inandırarak tüketime çok kolay ikna edebiliyorlar.

Aslında komik olan nedir biliyor musunuz? Bireyleri uzun dönemli takip ederek yapılan bilimsel çalışmalar ve evrim araştırmaları göstermiş ki, hafif yollu depresif olan bireylerin sağkalım ve uzun yaşama yüzdeleri iyimser ve bu yüzden kendini mutlu hissedenlere göre daha fazla imiş.  Buna “depresif gerçekçilik” demişler.  Yorumu şu; “Eğer bir duygu içimizde var ise, evrim onu gerekli gördüğü için oradadır.”

Yani; depresyonun da “gerçekçi olanı” sağkalım şansını arttırıp, yaşam süresini uzatıyormuş.  Nasıl mı?  Kendini iyi hissetmediğin zamanlarda şöyle bir durup, durum tesbiti yapıp, hoşuna gitmeyeni değiştirip, yola devam etmeni sağlayan gerçekçi bir dost olarak ele alırsan depresyonu, seni tehdit eden durumlara karşı iyimser birine göre daha hazırlıklı olabiliyormuşsun. Bir nevi “uyan çağrısı” yani.

Kısa kesemedim lafı bu kez ama: ilaçla, terapilerle, koç’larla, estetik müdahaleler ve kitaplarla, DVD’lerle “tam-teçhizatlı-kameraman-Cevat Kelle” gibi depresyona savaş açmak işine hiç yaradı mı? Yaramadı büyük olasılıkla.  Dolayısı ile, mutsuzluğu baskılaman gerektiğini söyleyenlere kanma.

Yani; savaşma, seviş! Depresyonunla bile.  Otur düşün, kendine teslim ol ve dinlen biraz…

Bu arada yararlı bir dip not:  Bilimsel mutluluk çalışmaları bir kaç etken saptamışlar;

  • Kanaatkarlık,
  • Kendini bir şeylere vakfetme,
  • Elindekini başkaları ile paylaşma ve
  • Meditasyon

kendini huzurlu hissetmenin işe yarayan yolları olarak saptanmış.

Benden aktarması. Elçiye zeval olmazmış.

 

Etiketler: , , , , , ,

FESLEĞEN OLSAM…

Senden öncem zorluyor

Senden sonranın kapısını

Yine de iyiyim ama ben;

Zira bir top yeşil fesleğen

Yayın yapıyor mütemadiyen

Toprak saksıdaki minik üssünden..


 
4 Yorum

Yazan: 05/13/2011 in Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

Korkma! Sen seçilmiş olansın…

Peri: Şimdiye dek bu duvarlar arasında korunmuştun ama artık savaşmanın zamanı geldi.

Genç adam veya kadın: Neden ben? Ben sıradan bir insanım.

Peri: Korkma. Sen seçilmiş olansın. Cesaret, Bilgelik ve Güç seninle olacak.

Farkındasınız herhalde. Büyücüler, vampirler, Dalekler, uzaylılar, yürüyen ölüler, Alacakaranlık Prensesleri bastı dünyamızı.  Kung-fu yapan pandalar bile var…

Peki, insanlar neden masalları bu kadar seviyor? Neden şu son yıllarda masalların fantastik dünyasına esaslı bir dönüş var?

Dışarıda giderek hızlanan ve kontrolden çıkan dünya, daha fazla bilgi akışı, kötülüğün her birimizin ruhuna pek de yabancı olmayan baskısı arttıkça, kollektif bilincimiz de kayış sarmaya başlıyor. Böyle zamanlarda içimizdeki korkan çocuk, her şeyi denetim altına alacak bir kahraman istiyor. Anime dünyasında omnipotent (“her şeye kadir”) olanlar genellikle insan-türü dışında varlıklar ama eninde sonunda “sıradan oğlana-kıza” hep yenik düşüyorlar.

Bütün bunlar aslında çevremizi saran kötülüğün sembolik olarak ortaya konduğu ilk-örnekler (arketipler). Hepsini yenerek dünyayı kurtaran evrensel kahraman tipi de bir arketip aslında ve hep sıradan bir insan… Mitolojik kahramanlar hep böyleleri arasından çıkmamış mıdır tarih boyunca?

Alman filozofu Ernst Bloch ütopya ve bu tür başarı öykülerinin, sıradan kahraman arketiplerinin, üstü örtük de olsa köklü bir sosyal değişim ve dönüşüm için gereken kıvılcımlar olduğunu söylemiş. Bloch’a göre “toplumsal adalet”, olayları temelden farklı bir bakış açısı ile ele alamadıkça gerçekleşemez. Fantazi bu noktada devreye giriyor işte.

Bu gibi  “gündüz düşleri” katı ve acımasız gerçeklerden fantazi dünyasına doğru bir “kaçış”  gibi gözükse de, kayışını sıyırmış, acımasız, kontrol altına alamadığın  düzeni bozuk bir dünya yerine daha insancıl ve toplumsal düzeni daha iyi kurgulanmış bir dünya arzusunun tohumlarını (mı) serpmektedir acaba?

Fantazi dünyası ne kadar çocuksu olsa da, acaba toptan bir değişim isteğinin üzeri örtük bir dışavurumu (mu)dur? Hadi daha da ileri gidelim;  içtenlikli bir “devrim” arzusu mudur?

Yoksa neden bu kadar popüler olsunlar? Neden bu kadar çoğalsınlar? Yoksa Tahrir Meydanı’nda bir gözüküp kaybolan yeşil atlı silüetine inanmaya neden bu kadar hazır olsun insanlar?

Buyurun, ortaya karışık sorular… Yanıtı sizce nedir?

 

Etiketler: , , , , , ,

Ya Meksikalı ya da sarışın olmak lazım…

OECD’nin 2011 raporuna göre Meksikalılar ve İskandinav ülkelerinde yaşayanlar çok mutluymuş…

Meksikalıların neden mutlu olduklarına kimse güzel bir açıklama getiremiyor. Çok fazla çalışıyorlarmış, gelir dağılımı en az bizimki kadar eşitsizmiş.  Havasından mı suyundan mı bilinmez. Meksikalıların bilip de bizim bilemediğimiz nedir?

İskandinav ülkelerinde ise “olumlu deneyim” yüzdesi çok yüksek. Adamların tuzu kuru tabi.Güneşleri yok gerçi ama onu da yaz tatillerinde ılık denizlere akın ederek hallediyorlar. Para ile mutluluk oluyor anlaşılan…

Türkler mi? Bilmem kaç ülke arasında en mutsuzu biziz. Bizden mutsuzu yok.

Türklerin sadece yüzde 56.5’i bir hafta içinde “olumlu bir deneyim” yaşadığını söylemiş. “Olumlu Deneyim” ne demek?  Gülmek, saygı görmek, bir önceki gün keyifli bir şey yapmak, vaktini nasıl geçirdiği konusunda özgür olmak, yeni bir şey öğrenmek, gurur duyduğu bir şey başarmak.. Her bir faktörü ayrı ayrı sormuşlar.

Bizimkisi bayağı travmatik bir durum… Çok ciddi ve giderek de derinleşen bir patolojiye işaret ediyor.

Bizler çok derin acıların üstüste biriktiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Giderek, “başkaları”nın acıları kişisel anlamda hepimiz için travmatik bir hal alıyor.

Her ne kadar duyarlılık katsayınıza bağlı olsa da, birileri acıları yaşarken kenarda duran bizler, suçluluk duygusu ile sürekli ve her an özür diler duruma geçiyoruz. Eminim ki herkes bu toplumsal travmaların etkisini genel bir huzursuzluk, nedenini bilemediği derin bir doyumsuzluk ve mutsuzluk hali olarak deneyimliyordur. İnsanlığın bir bölümü acı çekerken, oturduğun yerde bu sezonun moda renklerini ya da akşama nerede göbek atacağını düşünerek mutlu olmayı bekleyemezsin. Bir gün önce bir şeylere gülebilmiş olsan bile, ertesi gün mutlaka ama mutlaka ağlayacak bir şeyler oluyor bu ülkede. Kollektif bilinç(altı) diye bir olgunun varlığına inanıyorsak (ki ben inanıyorum) bu ülkede mutlu olmak zor.

Kendi yaşantımdan bir kaç basit örnek vereyim:

Yeğenimin altını değiştiriyoruz; minicik, pembecik, yaşam dolu bir varlık. Neşeyle bacaklarını oynatıp, kahkahalar atıyor. Ben ise, altından aldığımız beze odaklanıyor, geçmişte Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklulara yapılanları düşünür hale geçiyorum  bir anda… O andan sonra mutlu ol olabilirsen.

Mangalda ızgara yaparken bir anda aklıma bir kaç sene önce Tuzla’da ki gemi yangınını söndürürken yanlış giysi giydirildiği için alev alan  itfaiyeci geliyor. Hiç unutmuyorum.

Çiçek açan kiraz ağaçlarının altında çiçeklerin güzelliğine odaklanmış iken, bir anda diktiği kiraz ağaçlarını geride bırakıp göçmek zorunda olan yaşlı bir kadın oluveriyorum.

Bu ülkede olumlu deneyim yaşamak hiç kolay değil.   Üstelik sadece yaşadığımız yılların yükü değil taşımak zorunda kaldığımız.. Okudukça, haberdar oldukça, öğrendikçe, dinledikçe suçluluk ve sorumluluk duygusu büyüyor. Çağları,  salt üzerinde yaşadığımız toprakları değil, genleşerek tüm coğrafyaları kapsar hale geçiyor.

Bu saatten sonra Meksikalı olamayacağıma göre sarışın mı olsam acaba? (Eyvah, sarışın sözcüğünü kullandım, muzır neşriyata girer mi acep?)



 
2 Yorum

Yazan: 05/10/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: