RSS

Aylık arşivler: Nisan 2011

Hallac ve Cumartesi Anneleri

Bazı günler yataktan akmak üzere kalkarım. Sadece “olmak” istediğim günlerden biridir; kediler gibi, kuşlar gibi, pisi otları gibi… Kendiliğinden ve zorlamasız… Ne yapacağımı düşünmem bile o gün. Önceden verilmiş bir karar da değildir.

Kendimi dahi dinlemeden, hiç bir sese kulak vermeden oturup, dolanıp, gezerek beklerim. Neyi mi? Günün önüme durumlar, yaşantılar ve oluşlar çıkarmasını. “Bekleyiş” katıksız; “sek” olmalıdır. “Uyum”, “boyun eğme” ve “inanç” esastır…

Olan olacak olandır” hali… Beklemeyi kolaylaştıran şartlardan biri de “güneş ışığı”; o da joker niyetine… Bekleyiş ne ileriye ne de geriye dönük olmalıdır. Bekleyişte önemli olan “an”dır. O anın getirip “bak senin için ne var elimde…” diyerek önüne bıraktığı ufak buluntulardır amaç.Ve mutlaka gelir bulur beni… Usturubu ile beklersem şayet…

Neyse, bugün de öyle bir gün. Çok erken kalktım, yıkanıp arındım. Giyinip dışarı çıktım. İşte günün bana sundukları içinde en anlamlı gelenleri:

  1. 7 adet suluboya fırçası ve bir teneke palet,
  2. Cumartesi anneleri
  3. En hoş olanı da en sona sakladım. Bir ufak kitap.

“Suluboya fırçası lazım bana.” dedim. Arkadaşım “Benim arkadaşın Beyoğlu’nda kırtasiyesi var dedi”. Taksiden indim ve Cumartesi annelerinin dibine düştüm. Anlatıları dinlerken kalakaldım. Annelerin yanından ayrılamadım bir türlü. Kesmek ayıp geldi anlatıları. Sonuna dek dinledim. Sonra bir sahafa zor attım kendimi… Eski kitapların dinginliğine ve suskunluğuna gerek var gibi geldi o an.   Tak diye elektrikler gitti.  Karanlık bir Beyoğlu sahafında, tutunacak yer ararken, elime takılan bir kitap önüme düştü. Çok alışkınım. Hep böyle olur zaten.  Karanlıkta el yordamı ile kasaya gittim. Uzun süredir ilgilendiğim konuda ince bir kitaptı.  İşte “Beklenen” bu idi aslında. Ve bu ufak yaşantının Cumartesi anneleri deneyimi ile bileşimi…

Kitaptan ufak bir pasaj;

“Muhalif görüşleri yüzünden Hint yarımadasında yargılanan veya hapse atılan ilerici yazarlar ise “darağacı ve yağlı ip”in gerçek aşıkların (veya daha iyi bir geleceğin kavgasını veren insanların) bir kaderi olduğu ve olacağı düşüncesi ile kendilerini teselli etmişlerdir.”

Tam da çocuklarının, eşlerinin, kardeşlerinin ölüsünü dahi teslim alamamış acılı insanların yürek dağlayan suskun duruşları üzerine geldi bu satırlar…

Kitabın ismi HALLAC; “Kurtarın Beni Tanrı’dan”. Yazan: Annemarie Schimmel. Pan yayıncılık. Çeviri: G. Ahmetcan Asena.

Hallac-ı Mansur’un darağacında söylediği sözler ilahi aşkının derinliği ve asaleti konusunda yol gösteriyor;  

“Tanrım, Şimdi Sen’in bu kulların toplandılar, dinlerine bağlılıklarından dolayı beni öldürmek ve böylece Sana daha yakın olmak istiyorlar. Onları affet!….”.

Bu sözler Halife ve ulemanın ortak kararı ile katledilen bir Tanrı aşığından…

Bugün Cumartesi annelerinin oturumu sırasında “kaybedilme” öyküsü aktarılan oğulun adı “Hüsamettin Yedigöl” idi.  Adını bu yazıda geçirmek istedim. İşkence altında “kayıp” edildiğinde 26 yaşında imiş ve 30 yıldır kayıp.  Onu “kaybedenlerin” ise çoğu hayatta. Affetmek bize düşmez. O Tanrı’nın işi.

O işkencecileri affedene dek, politik sistem kendiliğinden hesap sormayı geciktiriyor ise, insan yaşamının kutsallığına inananlar “kayıp” oldukları için sesi çıkmayanlar adına talep etmeye devam etmelidirler. Çünkü insandır esas olan; onun mutluluğudur.

Kendi gibi olmayanları “kayıp ede ede”, esas “kaybolanın” “kendi” olduğunu insanoğlu bir gün mutlaka anlayacak.

Ben sensem, sen de bensen, sana zulüm edersem, kendime etmiş olmaz mıyım?

İşte böyle… Günü yarılamadım daha henüz… Birazdan Hallac ile randevum var. Heyecanlıyım. Bakalım insana dair neler anlatacak…

 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: