RSS

Aylık arşivler: Mart 2011

Rahatı Kaçan Şair Niels Hav

Dün Kuzguncuk Bostanı’nda Yapılaşmaya Karşı ayda bir gerçekleştirilen şiir okuma etkinliğinin ikincisi vardı. Danimarka’dan gelen Niels Hav bir kaç şiirini okudu bizim şairlerimizin yanı sıra. Bir ara karşısında oturan arkadaşa “Hav Hav” diye gülerek soyadını öğretmekteydi. Artık adını unutmak ne mümkün!

Şiiri severim ama bu şairin adını duymamış idim. Danimarka’nın önemli şairlerindenmiş kendisi. İnsanlık hallerimize acı acı gülümseyen şiirlerini sevdim (mi?) Bilemiyorum.

Olgun ve sakin hallerinin yanı sıra, diğer yandan “mış” yapar gibi bir halleri de vardı sanki. Danimarka sessiz sakin, hali vakti yerinde bir ülke. Gündelik tek süreğen tehlike can sıkıntısından ölmeniz olabilir. İşte bu kasavet içinde şiir üreten Niels Hav, gelişmiş ülkelerdeki insanların bolluk ve rahatlık içindeki yaşamlarının bedelinin kendilerine çok uzak coğrafyalarda yaşayan başka insanların acıları ile ödendiğinin farkında ve bu duyguyu şiirlerine öz-eleştiri olarak katmayı da unutmamış. Rahat olmaktan insan olarak çok da utanç duyar denli kuvvetli bir coşkunluk ve itiraz havası sezemedim ama. Belki İskandinav’ların kendine özgü sakin fıtratı ancak bu kadar itiraza izin veriyordur.

Geçen senelerde kaybettiğimiz şairimiz Kemal Özer de Gülşah Özer ile birlikte çevirisini yapmış. Bakın bakalım sevecek misiniz?

 

KARANLIKTA KERTENKELE AVLAMAK

Cinayetler işlendiği sırada biz
farkında bile değildik göl kıyısında yürürken.
Sen Szymanowski’den söz açtın,
köpek bokunu didikleyip duran
bir kargayı inceledim ben.
Tutsağız kendi içimizde her birimiz
önyargılarımızı koruyan
bir cehalet kabuğu kuşatmış çevremizi.

Dünyayı bir bütün olarak görelim diyenler
Himalayalarda yaşayan bir kelebeğin
etkileyebileceğine inanırlar bir kanat çırpışıyla
Güney Kutbu’nda iklimi. Belki doğrudur.
Ama tanklar daldı mı bir yerden içeri
et ve kan damlamaya başladı mı ağaçlardan
kalmaz ki teselli.

Gerçeği aramak, kertenkele avlamaya benzer
karanlıkta. Güney Afrika’dan geldi üzüm,
pirinç Pakistan’dan, hurma ise İran ürünü.
Sınırlar açık olsun diyenleri destekliyoruz
meyve ve sebze için,
ama kıvırıp kaçmaya çalışsak ne kadar
kıçımız yine de arkamızda hep.

Gazetelerin içlerine gömülüdür ölüler,
etkilenmeksizin oturalım diye
cennetin dış mahallelerinde bir sıraya
ve kelebekler görebilelim diye düşlerimizde.

 

 
Yorum yapın

Yazan: 03/28/2011 in Kuzguncuk, Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

Sigara molası sağlığa kesin zararlı…

Sigara sağlığa zararlıdır belki ama evde geçen bir günün ertesinde, artık kesin olarak eminim ki sigara molası sağlığa daha da zararlıdır!

Harala gürele çalışıyorsanız, gündüz televizyonunu seyredemiyorsunuzdur diye anlatmayı deneyeyim… Sigara molalarında karşıma çıkanlar bunlar…

Sigara 1: Bir kanalda “akıl çelen” sözde bir Kuran alimi, aklı gibi karışık saçlarını savuraraktan Seda Sayan’ın koca koca açılmış gözlerine bakaraktan, ıslak ve neredeyse adamın üzerine atlayıp öpecekmiş gibi aralık pembe dudaklarından dökülen, baygın “Demeyin hocaaam…” sözcükleri ile kendinden geçmiş, atıyor da atıyor desteksiz.

Sigara 2: Bir adam “Evdekinin çocuğu olmuyor, ondan buna talip çıktım, evlenmek istiyorum” diyor. Kendisine talip çıkılan ve “Bu” diye anılan genç kadının çıtı çıkmıyor… Adam evdeki kadını yedi yıl önce “sokakta bulmuş, beslemiş, masraf etmiş”.  Evdeki de kendisine uzatılan mikrofona “Bu böyle yapar hep zaten…” deyiveriyor.

“Bu” düzeyinden yukarı çıkamamış, kelimesizliklere, iletişememenin giderek ilişememeye dönüştüğü bi-çare, solo-evrenler; zehirli, mikro(plu)-kozmos’lar.

Sigara 3: Bir kanalda kafası (ve beyni de herhalde) örtünmüş ama bacakları açık kalmış bir sunucu, bio-enerji uzmanı adamı çıkarmış, bir teyzeyi denek yapmışlar… Adam şişman kadının göğsü üzerinde ellerini titreterek “Senin kalbin büyümüş” diye buyuruyor… Bio-enerji uzmanı olmaya gerek yok; teyzenin kütük gibi kollarına ve bacaklarına bakınca.

Aman Allahım, Hasbinallah ve Nimel Vekil…” nidalarıyla sunucu kadın gaz veriyor adama… Bir de böbrek taşı , romatizma ve boyun düzleşmesi ile kireçlenme buluyorlar teyzede… Yok yok; hastalık hipermarketi gibi teyzecik. Tek deneklik zamanı var adamın, biraz ondan.. Kendini ve yeteneğini cümle aleme kanıtlamalı. İyi de teyze neden gülmekten kırılıyor acaba?

Sigara 4: Bir başka kanalda astrolog bir kadın “Pliton’un” etkilerinden bahsediyor. Kabul gününe gelmiş, poğaçasını dişlerken komşulara anlatır gibi, samimi bir havası var.  Bugünlerde Pliton, yaşamlarımızı alt üst edecekmiş. “Ay düğümü Koç olanlar nasıldır aşkta?” diye alakaya çay demliyor sunucu kadın. Pliton’cu teyze uzun uzun açıklıyor… Ha, bu arada Yay erkeklerinden eş asla olmazmış, uzak durulsunmuş… Kocası Yay mensubu olsa gerek ki bu kadar içeriden ahkam kesiyor. Yoksa Pliton mu fısıldadı kulağına?

Yeter mi?

Neil Postmanın lafı geliyor aklıma;  Ölümüne Eğlence (Amusing Ourselves to Death) isimli kitabından çevirmeyi deneyeyim:

“Ne zaman ki bir insan topluluğu gereksiz ayrıntılarda kafayı dağıtır, kültürel yaşam sonugelmez eğlentilerle yeniden tanımlanır ve ciddi kamusal tartışmalar bebek konuşmasını andırır hale gelir, kısaca, ne zaman ki halk seyirci koltuğunda oturur ve  onların kamusal işleri bir vodvil sahnesini andırır, O HALK İÇİN TEHLİKE BAŞ GÖSTERMİŞTİR VE KÜLTÜR-ÖLÜMÜ AÇIK BİR OLASILIKTIR.”

Ardından da hemen Thomas Jefferson lafa karışıyor

Hiç bir halk hem zır cahil hem de özgür olamaz!diye…

Hadi bakalım… Buyurun buradan yakın. Sigara 5…

Sigara sağlığa zararlıdır anladık ama bence sigara molaları daha da zararlıdır…


 

Etiketler: , , , , , ,

Arada bir de “İnsan Günü” olsa?

Sekiz Mart geri zekalılığını şükür geride bıraktık. Dünyayı kadınlara teslim etsek,  ne kadar başka bir yer olurdu diye demeçler vererek tribünlere oynayan erkeklere de çok kızıyorum. Kadınları tanımıyor olmalılar. Kadınların hırslarını, ezilmişliklerini, manipülatif karakterlerini bilmiyorlar mı? Kadınlar dünyayı yönetseymiş hiç savaş olmazmış…

Aman ha diyeyim bu cahillere. Aman ha!

Kendini kadın veya erkek diye ayrı kutuplarda tanımlamaktan vazgeçmedikçe insanoğlu, bu anlamsız döngüden kurtuluş yolu sımsıkı kapalı bizlere.  İnsan olarak görmedikçe kendini, teslim oldukça dinlere, yalan yanlış inanışlara, erk dolambaçlarına, hep duvara toslayacak salak başını insanlık.

Erkeğin ve kadının birbirini nasıl tamamladığını görmezden gelerek. Biri olmadan ötekinin yarım olduğunu anlayamadan.  Bir arada, gözgöze, gönül gönüle nasıl güzel bir bütün olduğuna aymadan, sürekli ikilik yaratıp, nifak sokarak araya…

Araya sokulan ikiliğe göz kapayarak salakça bir kolaycılıkla “anneler merhametlidir, savaş istemez” diye kadınların egemen olacağı bir dünyayı düşlemek de en az bugünün erkek egemen dünyası kadar kocaman bir salaklıktır.  İnsanoğlunun özünü tanımazdan gelmektir.

Çünkü kadın-erkek yoktur; insan vardır. Doğası farklı olsa da ikisi aynı bütünün parçaları. Birinde ne varsa ötekinde de aynısı var; hırs ise hırs, sahip olma isteği, erk düşleri, dengesizlik, saldırganlık. Eksiği yok, fazlası var; erkeklerin hiç bilemeyeceği denli iniş çıkışlı hormonal serüvenlerimiz de üstüne cabası.

Bu nedenle, 8 Mart gibi günlere karşıyım.  Bu dünyada günü hiç bir zaman gelmeyecek kadınlar, günü hiç gelmeyecek erkekler varken… Günü hiç gelmeyecek insanlar… Kendi yaratısı olan 365 günün biri bile kendine ait olmayan insanlar.  Doğdukları gün kayıtlara bile geçmeden tükenip ölen milyonlarca insan-oğlu-kızı.

Önce bu dünyaya yaraşacak insan gibi insanlar olalım, sonra bir gün uydururuz kutlamak için kendimize… Bugünün ayrımcı kadın-erkek paradigmasını yok edebilirsek, bize hergün bayram olacak. Uyduruk hatırlatmalara hiç gerek kalmayacak nasıl olsa.

Seal’den: “This is a man’s world” ama “What is a man without a woman?”

 

Etiketler: , , ,

Anlamsızlık her yerde

Taksideyim…

Önümüzdeki otobüsün üzerinde Bonny Food yazan bir reklam var. Yenebilir şeylerden çiçek buketleri yapan bir şirketin web sitesi.  Taksi şoförünün reklamı anlamasına (iyi derecede yabancı dil bilmiyorsa) olanak yok. Hedef kitle o değil zaten. Az ileride, otobüs durağında yine yabancı isimli bir ürün daha.. Bir tane yabancı dilde slogan, bir tane daha…  On dakikalık yolda kaç tane?  Önde giden minivan yabancı bir şirkete ait; aracın üzerini reklamla kaplamışlar, yine yabancı dilde. Bu sefer sloganı ben de anlayamadım.  Hedef kitle ben değilim herhalde.

Çevresinde gördüğü şeylerden sürekli anlam çıkarmaya uğraşır insan beyni. Gün içinde binlerce uyaranı görür, dikkatini çekeni içeri alır, gözü tutarsa ziyareti uzatır ve uzun vadeli belleğe buyur eder. İçeri buyur ettiklerini  istifler, sınıflar, kutulara koyar.  Arta kalanları da geceleri rüyalarında yerli yerine yerleştirmeye çalışır.

Anlam verebildiklerini günü gelince kullanmak için daha öncekilerin yanına dosyalar ki istediğinde çekip çıkarabilsin.  Bir yerden ve bir yaştan sonra,  bu depo çıfıt çarşısına döner haliyle.  Çöp ev gibi olur. Kendini toptan formatlama isteği de zaten bu zamanlara denk gelir sanıyorum.

Düşünme işini de depoladıklarına başvurarak yapar. Kısa vadeli bellek, bir anda en fazla dokuz parça bilgiyi işleyebiliyor. Oysa hergün binlerce ürün (mal olsun, insan olsun)  reklamlarla, haberlerle sürekli ilgimizi çekmeye uğraşıyor. Bunların çoğu görülüp, anlaşılmadan geçip gidiyor yanımızdan. Çok azı belleğe buyur ediliyor. Bu belirli bir zaman sonra eldekilerle yetinme ve yeni bilgiye ilgi bile duymama sonucuna götürüyor insanı.  Hangi biri ile uğraşsın zavallı bellek?

Belleğin işi hayatta kalabilmek için anlam avcılığıdır bir yerde ve bunu yaparken de mevcut bilgilerini gördüklerini anlamlandırmakta kullanır. Duyuları, konuştuğu dil ve yazı avcının araçlarıdır.

Konuştuğu dil ve yazı ile bağı kopmuşsa insanın,  elinde duyuları  kalmışsa yalnız, nasıl anlayabilir dünyayı?

Anlayamadığı, yorumlayamadığı binlerce uyaran karşısında kafa kendini korumaya alacaktır haliyle. Sağlam kalabilmek adına duyularını da sık sık kapatacaktır uyaranlara.

Ve her gün daha az görerek, daha az anlayarak ve daha az düşünerek ve daha az ifade ederek geçirecektir günlerini.

Kendimi şoförün yerine koydum ve Bonny Food reklamına bir de onun gözü ile baktım; hiç bir şey göremedim.  Çevremizde  hiç bir şeyi farketmeden ve hiç bir şeye değer vermeden yaşayagiden insanların durumunu  bir anda çok iyi anladığımı hissettim.

Dilimizi öldürerek kendi ayağımıza ateş ediyoruz. Karşılıklı iletişim kapımızın üzerine kocaman bir kilit vuruyoruz ve sonra da söyleniyoruz; ne biçim insanlar bunlar? diye…

 
1 Yorum

Yazan: 03/07/2011 in Psychobabble

 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: