RSS

Aylık arşivler: Ocak 2011

İki İkiiii; Kulakları Miki….

İkilikten bahsediyorduk geçen gün bir dostla… “İkilik gerekli,” dedi kısaca… “yoksa evreni algılayıp yorumlayamazdık”. Her şeyi ancak karşıt referansı sayesinde algılayan bir bakış açısını başlangıçtan beri reddediyor içim. Duygularım diyor ki her şey aynı büyük bütünün parçası ise, karanlık / aydınlık, iyi / kötü diye tanımlar yapıştırınca birine taraf olmak zorundasın. Hangi tarafı seçeceksin? De ki İYİ olmayı seçtin? Senin iyinin "mutlak iyi" … Read More

via Ebrulikedi's Blog

Reklamlar
 

Etiketler: , , ,

(Ö)teki kayıp çorap…

O haldeyim ruhen yani. Ama bu (u)mutlu bir yazı olsun da istiyorum bir yandan.

İşte bu yüzden bugün kendimce bir liste yaptım. Acılı arabesk, politik, dinsel, cinsel, bir sürü liste de yapılabilir tabii. Ne zaman bir şeyler beni mutsuz edecek yönde gitse, liste yaparım kendime… Umut besleyebilmek için ileriye dönük bir çaba diyebiliriz.

Soruyorum kendime “daha kötüsü ne olurdu?” diye:

İstanbul’da beyaz bir kedi olabilirdim; temiz kalmak için sürekli yalanmak zorunda olan,

Teki kaybolmuş bir çorap olabilirdim

Fasülyeli dürüm olabilirdim, manasız bir şey yani…

Çalkalanmış bir gazoz şişesi, az sonra her yere fışkıracak

Kondomun içinde sperm olabilirdim,

Ağda bezine yapışmış kıl,

Müridi kalmamış bir tarikat,

2800 sayfalık alt komisyon raporu olabilirdim.

Bir çocuğun yere atmak üzere hazırlandığı mantar olabilirdim, patlayınca kimsenin yüzüne bakmayacağı

Boş bir midye kabuğunun teki olabilirdim, diğer tekini sonsuza dek kaybetmiş

Yıkılmak üzere olan bir eski evin üzerinde büyümüş incir ağacı,

Kesilmek üzere olan kırmızı açılış kurdelesi olabilirdim.

Karşıdaki terasa bağlanmış, kimsenin yanına uğramadığı köpecik ben olabilirdim,

Gazı bitmiş bir çakmak…

Unutulmuş bir parola, az sonra değiştirilecek.

Floppy disk olabilirdim; bir sürü bilgi saklayan ama artık açılamayacak

Yere düşmüş karıncalara emanet bir elma,

Yaaa, böyle işte… Yani, beterin beteri var.

Bakalım daha neler çıkacak? Biraz haber izleyeyim, çok malzeme var orada… Herkese mutlu bir gün olsun, diğer tekinizi bulasınız inşallah…

 
6 Yorum

Yazan: 01/28/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Konserve bilgelikler

Good and Evil – Souad Massi

Bazıları ilk bakışta çok güzel geliyor kulağa ama şu Facebook veya Twitter’daki tek cümlelik bilgeliklere hasta oluyorum desem? Bezelere benziyorlar, tatlı ama ağzına atınca eriyen, içi kof.

Gerçek yaşamdan damıtılmış olan öğretiler ise farklı olduklarını hemen hissettiriyor zaten. Has ekmek gibi, kepekli, lezzetli, pişkin ve doygun oluyorlar ama onlara bu modern fırınlarda rastlamak pek zor. Bu tür bilgeliklerde bir yontulmamış elmas saflığı, alçakgönüllülük ve sessiz, iddiasız bir derinlik oluyor.

Onlarda hem gerçeklik buluyoruz hem de içimize bir niyet koyabiliyorlar. En önemli farkları da burada zaten. Yaşamım boyunca karşılaştığım en iyi öğretmenler bunu becerenler olmuştur; içime niyet koymuşlar ama despot bir tavırla yol göstermemişlerdir.

Oysa şu konserve bilgelik parçacıklarının cüretine ve gürültüsüne de bakınız… İçimize herhangi bir niyet koyamadıkları gibi kaskatı reçetelerini dayıyorlar burnumuza. İnsanı yoruyor ve zamanını çalıyorlar. Bak herkes aynı şeyi söylüyor, mutlu aşk yokmuş madem… Dostluk yokmuş madem… İyi dost şöyle olurmuş, nerede böyle güzel insan? On tanesini arka arkaya oku; on Kemalpaşa tatlısını mideye indirmiş gibi oluyorsun… Anlamsız bir yük bindiriyorlar ruhuna insanın.

Düşündükçe aslında bilgeliklerin paylaşılmasının da olanaksızlığı dank ediyor kafama.

Kimse kendi deneyimlemeden bir şey öğrenemiyor yaşamda. Yaşamanın bir yolu var: hayatın içinden süzülerek geçmesine izin verip senin için işe yarayacak, kendine özgü olacak bilgeliklerini kendin damıtmak.

Bilgeliğinden emin olsan bile, paylaşmaya gelince de çok istekli olmamalı insan çünkü senin özgün koşullarının sonucu içinde biriken bilgeliklerin başkaları için pek uygulanabilirlikleri yok.

İyi niyetli ve olgun bir öğretmensen zaten, yap-yapma’lar yerine insanlarda o bilginin kendilerine uyarlanması üzerine bir istek yaratır; uzun sürede hazmedilecek bir ekmek pişkinliğinde sunarsın, yani içlerine bir niyet koyarsın. Ruhları doyar.

Yoksa, ne desen boş laf…

 
10 Yorum

Yazan: 01/25/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , , ,

Kelebeklerin Aklı

Pa’ llegar a tu lado – Lhasa de Sela’dan….

“Benim adım Ebruli” şarkısının sözlerini hep çok sevmişimdir. Gerçekten böyle insanlar vardır; “ebruli-insan…

Kelebeklerin aklı olan, her gece gemilerle çok uzaklardan gelen, karafakiden akan… Ve herşeyden önemlisi siz ona geçmişinizi anlattığınızda, onu sizin için aklında tutan.

Ancak karşısındakine anlatırken kendisi ile diyalog kurabilen ne çok insan var…

Birine geçmişini anlatmak kendiyle konuşma gereksiniminin sonucu sanırım. Peki, ne kadarını gerçekten anlatabilir insan? (Yaşam öyküsünü asla başka biri ile paylaşmamış bir kişi var mıdır? Çok acıtıyorsa canını, insanlık dışı deneyimleri olmuş ise anlatmamayı seçer çoğu insan sanırım…) Ama benim dediğim bu gibi derin travmalar haricinde, kendi geçmişimizi bir başkası ile paylaşma isteği..

Yazı iyice dağılmadan Ebruli’ye bağlayayım iyisi mi… Maksadım onu yazmak zira. Ebruli insanlarla tanıştıktan çok kısa bir süre sonra tüm geçmişinizi en ince ayrıntısına kadar onlara anlatırken bulursunuz kendinizi; her kelimede bunu yaptığınıza şaşarak… Ebruli insan da neden hep insanların kendine yaşam öyküleri sunduğuna şaşar.

Ebruli’ler bir tür geçmiş-zaman çöpçüsü mü acaba? Bir nevi ruhsal temizlik işçisi?.. Toksik hale gelmiş anıların çöpü eline tutuşturulan insanlar?

Burada aslında önemli olan Ebruli’nin işlevi kadar sizin onlara geçmiş hikayenizi hep aynı laflarla, ezberlenmiş ayrıntılarla ve hep aynı köşe taşlarına ayağınız takılarak anlatıp anlatmadığınız… Her yeni Ebruli’ye kendinizi anlatırken, açılış cümleniz ve aktardığınız yaşam öykünüze neleri katıp, neleri dışarıda bıraktığınız… Bazen görürsünüz ki hep aynı şeyi, aynı sözcüklerle aktarıyorsunuz. İşte o zaman aşikar olur takıldığınız nokta. Oysa, her sabah aynı yoldan işe gidiyorsanız, yolun ortasında bir çukur olsa, her sabah bu çukura düşer misiniz? Belki de Ebruli-insanlar bizim kendi öykümüzün anahtar taşlarının farkına varabilmemiz için bir anlatma olanağı sunuyorlar bize.

Kendi öykünüzün farkına varabildiğiniz nokta özgürlük yolunda yeri öptüğünüz köy oluyor çünkü öykünüzü bir Ebruli’ye değil, her seferinde kendinize anlatıyorsunuz yeni baştan aslında..

 

Etiketler: , , , , , ,

Elegeia – Sonsuzlukta bir gün…

Şiir filan yazamam ben. Aşağıdaki de şiir değil zaten. Sessiz mezar taşlarının bana fısıldadıkları.

Fotoğraf çekmek için mahallemizin minik Hristiyan mezarlığında dolaşırken, burada yatan eski komşularımızın, bu toprakların bizlerden önceki sahiplerinin yaşam hikayelerini düşündüm. Bir toprağa aşık olup, o toprakların hakkını sonuna dek verip, sonra oradan çekip gitmek zorunda kalmanın ne kadar dayanılmaz bir şey olduğunu. Ve mezar taşlarının fotoğraflarını çekerken de öykülerini kendileri anlatsınlar istedim. Onlar için seçtiğim aşağıdaki parçaya tıklayın ve hüzünlü öykülerini dinleyin.

Depart And Eternity Theme Variation-Eleni Karaindrou

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kaybolurken ışığımız bu tepede,
Taştan yastıklarımıza daya başını,
Aç sayfalarını mermer kitaplarımızın,
Yaşadığımız mahalleye çökerken
Kış akşamının nemli karanlığı.

Sükun vaktidir şimdi; yum gözlerini,
Mermer su taslarındaki yansımalarda
dinle çoktan kaybolmuş seslerimizi.

İstanbul’un gülleri idik biz; solduk!
Yeşil yapraklarıydık; kuruduk!
Salınırdık eskiden taze güzelliğimizle,
Balık sürüleri belirlerdi mevsimlerimizi.
Yeni yılda Vasilopita’yı kırardık,
Mart ayında mis gibi çöreklerle Paskalya.

Sokaklarda kurulurdu bazı akşam sofralar,
Yorgun işten dönen babalar,
Domatesler İlia’nın bostanından,
Beyaz örtüler üzerinde midye dolmalar,
İki susuz kadeh sonra hep beraber,
Bahçelerde çınlardı kahkahalar!

Su faturası hala Sofia’nın üzerineymiş sizin evin?
Recep Beyler’in bahçesindeki manolyayı
doğumunda ben dikmiştim Aliki’nin.
Ne ise işte, sorma oldu olanlar,
Oysa nicedir paylaşmıştık şu mavi göğü.

Önce evlere çekildik sokaklardan,
Sonra vatansız kaldık, bu uğursuz yüzyılda…
Birden yersiz yurtsuzduk; fena bastırdı fırtına.
Oysa İstanbul bize aşıktı, biz ona vurgun;
Boğaz’ın neşeli çocuklarıydık;
Aşktı özümüz.

Şimdi geride kalanların sığındığı
Son toprak parçası bu yalnız tepe…
Ben Dimitrios!
Ben Niko!
Ben Yannis!
Ben Marika!
Ben Olympia!
Ben Elefteria!
Ben Konstantinos!

Buradayız hala ve küskünüz komşum sizlere…
Bak Iohannes babanın kaşları ölümde bile hala çatık.
Yaşar giderdik dostça bir arada oysa…
Bir bardak susuz rakı dolar taşardı da,
Boğaz’ın balıkları yeterdi hepimize…

 
 

Etiketler: , , , , , ,

Bir dosta veda…

Şule’yi bu denli özel kılan ve herkesin sevgisine mazhar olmasına yol açan neydi diye düşünüyorum kara haberi aldığımdan beri. Di’li geçmişi kullanırken, nasıl kolaylıkla bir zaman kipinden ötekine geçebildiğime şaşırıyorum şimdi… Şule’li anılarımı yokluyorum ve ve di’li geçmiş kullanıyorum…

Kendi olmayı başaran ender insanlardandı bir kere… Neyse o… Bir su damlası gibi; serin, berrak ve sakin… Upuzun boyu ile bana sarıldığında göğsüne gelirdi başım ve yanağını öpmem için dizlerini kırıp eğilirdi…

Anımsamaya çabaladıkça görüyorum ki en derin konuları bile hep gülümseyerek konuşmayı becermişiz. Öyle narin ve kibardı ki; bir gün konuşurken “Kadın paranın a..a koymuş desene…” deyivermişti; her zamanki rahatlığı ile. “Bu sözcüğü nerende ve nasıl sakladın bunca yıl?” deyince birlikte çok gülmüştük. O nazenin güzelliğin altında bambaşka bir Şule de vardı demek.. O an görmüştüm onu; hafif bıçkın, vurdumduymaz, ama yine neşeli, güleç… Olumsuzlukların içindeki mizahı çekip çıkarır ve bunu olağanüstü bir sakinlik içinde yaparak şaşırtırdı beni. Ben el kol sallayarak birilerine verip veriştiriken o sakin sakin bir laf eder, benim ateşime bir kova su dökerdi.

Hastaneye yattığı ilk günün sabahında rahatsızlığı ile ilgili SMS atmıştı. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Çöküp kaldım. Bir sosyal sorumluluk projesinde, kimsenin umursamadığı tali bir konuda, biz önemli gördüğümüz için birlikte uğraş veriyorduk o sıralar. Minik kızlar okula gidebilsin, yaşamlarında bir kapı açılabilsin diye. Mutlu, mutsuz bir çok şey yaşamış ama yaşama şanslı başlamış ve bu nedenle ayakta kalmayı başarmış kadınlar olarak, onlara da bir açık kapı gösterebilmenin önemine inanmıştık. Onca işin gücün ve gündelik sorunlarımızın arasında epey zaman ayırıyorduk bu projeye. Böylesine derin bir sosyal sorumluluk hissine de sahipti Şule. “Bir süre ben yokum” demişti. İyileşeceğine inanıyorduk. Bir an bile başka son düşünmedik bu güzel öyküye. Hastalığı sırasında bile bu yaşadıklarını bir kitaba çevirip, ileride aynı derde düşecek olanlara bir başvuru kaynağı haline getirmeyi düşünecek kadar da ileriye dönüktü her zaman yüzü.

Düşünüyorum da korkmamış mıydı hiç? Eminim çok korkmuştu ama korkuya pabuç bırakmayan, kahraman duruşunu elden bırakmadı sonuna dek. Zaman geçti ve gördük ki o büyük acılar çekerken bile espri duygusunu kaybetmemeye çabaladı. Suladığı çim adamla yarıştı kimin saçı önce çıkacak diye… Umutsuzluğa kapıldığı günler elbette olmuştur. Ama işte o zaman da onu çevresine hep yansıttığı güzel gülücüklerin, gözlerindeki ışıltının, nezaketinin ve inceliğinin ona geri yansıması çekip çıkarmıştır karanlıklardan.

Sevenleri, onun herkese hesapsızca dağıttığı umudu, neşeyi ona resimler, şiirler, battaniyeler, şarkılar ve dualarla geri yansıttılar hastalığı boyunca. Çok az insana nasip olur sevildiğini yaşarken bu denli içeriden ve kuvvetle hissetmek. Sevginin gücünün bu kara hastalığı yeneceğini düşledik başından beri hepimiz. Onun rahatsızlığı aracılığı ile hep kendi önceliklerimizi sorguladık; onun acıları ile biz de büyüdük, idrak ettik, sürekli geçmişe gittik gittik, geri bugüne döndük.

Ve anladık ki bir kez daha “İçinde yaşadığımız andır önemli olan.” Bir nefes, bir nefes daha… Ve yaşam iki nefes arasında olandır.

Olmadı, Şule’ye zaman kısa geldi… En büyük eşitleyici ölüm, benim güzel arkadaşıma ziyarete geldi. O sonsuz bir uykuya yattı şimdi; hep genç, hep mutlu, hep aydınlık olacağı anılarımızda kanlı canlı ve neşeli haliyle gülümsemeye devam edecek. Ben de onun anısını hep aydınlık bir gülüşle içimde yaşatacağım. Her aklıma geldiğinde ağzım iki kulağıma dek yayılacak; bana sarıldığı, merhaba dediği her seferinde olduğu gibi… Uzatacağım yanağımı dudaklarına, o da dizlerini kıracak hep beni öpmek için… Ben ölene dek o da yaşayacak bendeki haliyle…

Ve onun beni yukarıdan izleyeceğini düşleyerek hep iki nefes arasındaki anı kollayarak yaşamaya devam edeceğim. Son bir yıl içinde ondan öğrendiğim gibi.

Bak sevdiğin gelinciklerle veda ediyorum sana… Nurlar içinde olasın güzel dostum.
Güzel yaşam yolculuğunun en zorlu kısmını senin kendi blogundan okumak ve veda mesajı bırakmak isteyenler olursa diye blogunun adresini de buraya koyuyorum:

www.suleayral.blogspot.com

 
17 Yorum

Yazan: 01/03/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: