RSS

Aylık arşivler: Temmuz 2010

Ayna ayna söyle bana…

Nedense akıştan bahsedilirken sanki o senin dışında ve sen de onun sürüklediği bir şeymişsin gibi edilgen bir durum olarak yorumlanıyor. Böyle pasif kalınca, mutlaka bir hedef koymak lazım diye rahatsızlanıyor kontrolü kaybetmekten korkan egomuz.

Şimdiye dek öğrendiğim ve deneyimlediğim her şey bana hedefin kendisinin yaşam yolculuğu olduğunu ve yaşarken de “akışın kendisi olmak” gerekliliğini fısıldıyor sürekli.

Hedef koymak gerekiyorsa eğer, bunun önceli bazı varoluş durumları var bana göre. Hedef koyabilmek için kendini tanımak gerekiyor. Tanımak ise kısaca akış dediğimiz süreç sırasında gerçekleşiyor. Yaşamak ve deneyimlemek ve deneyimlediğini fark etmek ve fark ettiğini de hazmetmekle oluyor. Bu da akışın kendisi olmak zaten. Yani önce bir hayli yaşam törpüsünden geçecek ve pişecek ki yürek, kendi yerini kavrasın evrende…

Burada ayağa takılan en büyük taş ise, kendi gözünle kendini görmeye çalışmak. Nedense, illa ki bir ayna lazım oluyor insana kendini yansıtacak. Bunu da sevdiklerimizde bulmaya çabalıyoruz, bize bizi anlatsınlar, biz onlara kendimizi anlatalım ve anlatırken de yolumuzu aydınlatalım gereksiniminde oluyoruz. Oysa aynada gördüğün bile sen değilsindir; aksindir o senin…

Bu aralar “ayna” kavramına takmış, bunu irdeliyorum. Bir sürü aşkın inançta, folklorda ve mitlerde “ayna” bir sembol olarak sürekli karşıma çıkıyor. Algıda seçicilik diyebiliriz belki. Neyse, o yazıya kadar zaman var, okumaktayım daha… O zamana kadar aşağıdaki güzel deyişi yazıp bırakayım ve diyeyim ki “kendini başkasında görmeye çabalama boşuna”:

Kavga ve gıybete sen olma yakın
Cahil ile sohbet etme ha sakın
Aynayı alıp da kendine bakın
Sıratı surette bul bana göre

Aşık Kederî

Reklamlar
 
 

Etiketler: , ,

Bir doğumun ölüme dair düşündürdükleri…

Hayatta en çok sevdiğim insanlardan biri olan kardeşimle eşi iki hafta önce yeğenimin doğumunu fotoğraflama onurunu verdiler bana. Onları sevenlere verebilecekleri en güzel hediyelerden biri yeğenim. Bebek kokusunu özlüyor insan. Taptaze bir yaşamı ellerinizin arasında tutmak ruh açıcı bir deneyim.

Son zamanlarda yaş dönemi itibarı ile bilindik yaşamın sonu ile ilgili düşünmelere kafayı daldırmış durumdayım. Kendi ölümlülüğü ile herkes bir gün yüzleşiyor ve bu çok özgürleştirici bir deneyim. (Acaba Kuran’daki Ali İmran suresindeki “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır” ayetini bu açıdan değerlendirmek doğru mudur ? “Ve sonra bana döndürüleceksiniz”; yani “gerçek kendinizle ancak böyle karşılaşacaksınız”….)

Bu nedenle “yaşamın başlangıcına” şahitlik etmek olağanüstü bir deneyim olmalıydı. Peki öyle oldu mu benim için? Hayır. Herkesin mucizevi bir şey dediği doğumu da beni de şaşırtan doğal bir sükunetle karşıladı ruhum. Benim açımdan bu deneyim kafamda dönüp duran ve daha derin bir bilişe ulaşabilmek adına zaman zaman susmasını arzu ettiğim karmakarışık düşüncelerin hizaya sokulmasına yaradı biraz.

Gerçi vizörün arkasından izledim her şeyi. Araya mesafe koymama sebep biraz da bu “belgesel fotoğrafçısı” durumu olmuş olabilir. Zira kendi üzerimde bu özel anı fotoğraflarda hakkı ile dondurabilmek için büyük bir baskı kurmuştum bir ay öncesinden. Deneyimim yeterli olacak mı? Nerde durursam iyi bir açı yakalarım? Oluşu değil duyguları nasıl yansıtmalıyım? diye kendimi sürekli bombardımana tabi tutarken…  Bir ağlama duydum ve Deniz doktorunun elinde baş aşağı, hiç de saygın olmayan bir pozda ciğerlerine havayı doldururken psikologların doğum travması olarak nitelendirdikleri olguyu deneyimliyordu…  Ağlarım sanmıştım o an ama ağlamayı düşünemedim bile.

Daha sonra karnı doymuş, zıbınlarını giymiş, daha henüz pek bir şey görmeyen gözlerini kırpıştırırken, dizlerime yatırdım onu. Ve taze bir yaşama bakarken onun tazeliğine yakışmayacak düşüncelerimden epey fazlaca utanarak düşündüm:

Ne çok şey öğrenecek ve sonradan ne çok şeyi unutması gerekecek “kendi olmak” ve mutlu olmak için. İlki ile ilgili sorun yok, çok şey öğretecek bir sürü insan olacak çevresinde. Sorun ise bu aslında.. Ona öğreteceklerimiz bize öğretilenler, değer yargıları, toplumsal koşullanmalar her biri azar azar, ufak ufak gerçek özgürlüğünü elinden alarak kendi olma sürecini törpüleyecek.

Daha sonra “kamil insan” olmak için bu yaşantıların tümünün etkilerini üzerinden atarak kendi olma sürecini başlatma gereksinimini hissedecek yaşamının bir yerinde ya da hiç hissetmeyecek. Şimdiden bilinemez bu..

Bugünlerde bildiğim her şeyi unutmanın, ölmeden önce bu şekilde bildiğini sandığın her şeyi unutarak bir şekilde mecazi anlamda ölmenin “kendi”ne ulaşmanın yegane yolu olduğuna inanmış durumdayım. Ama tüm inançlarıma yaptığım işkence sınavını bu inanışa da uygulayarak dayanıklı olup olmadığına bakacağım.

Hoş geldin Bebek… Dünyamıza hoş geldin.. Kendin olmayı başarman ve ruhunun gerçek çağrısının peşinden gidebilme yürekliliğine sahip olman en büyük dileğim.

 
1 Yorum

Yazan: 07/05/2010 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: