RSS

Aylık arşivler: Haziran 2010

Barbunyadan Bardo’ya!

Uzun süredir sabah yazıları yazmıyordum. Bugün içimden geldi. Buyrun… Pazar günü mutfaktayım, barbunya pişirmeyi planlıyorum. Aklım zeytinyağlı barbunyayı hep aynı şekilde pişirdiğime takıldı. Annemin pişirdiği gibi… Belki başka yollar da vardır derken kafam uçuştu. Şunları düşündüm: Yaşam boyu hep öğrendiğimiz usuller ile yola devam ediyoruz. Belki de bildiğimiz usul en lezzetlisi değil. Ama biz erken yaşta öğrendiğimiz yöntemle kendimizi ço … Read More

via Ebrulikedi's Blog

Reklamlar
 
 

Yekpare Zaman

Erguvanlar, mor salkımlar, at kestaneleri geçti… Şimdi ıhlamur zamanı. Baygın kokusu ile sokak başında yakalıyor yakamdan ve çekiştire çekiştire koruluğa sürüklüyor. ‘Gece inmek üzere, dur yapma!’ diyorum; ‘bu saatte, karanlıkta tekin değildir oralar!

Bir şey olmaaaz’ diyerek dansediyor çevremde.  Kendi kokusundan baygın, kafayı bulmuş. Şuh ve sarışın bir koku bu.  Ben duraksayınca, tekrar yanıma gelip yanağımı okşuyor. İçime çekiyorum çocukluğumun kokusunu…

Gel, sana bir sürprizim var,’ diyor kahkahalar atarak, yeşil elbisesinin eteklerini savurarak.

Ozzy’yi alıyor yanımıza, güya bizi koruyacak. Oysa Ozzy karanlık koruya dalarak deli gibi koşturuyor. Onun kendi işleri var; her çalı koklanacak, aniden banktaki aşıkların dibine kadar gidilerek adam yerinden hoplatılıp, karizması çizilecek, büyük çamın dibine işenecek, koruda yaşayan küpeli köpek familyası ile takaza çıkarılmadan birlikte koşturulacak, köşelere konmuş kaplardaki sular içilecek, piknikçilerin bıraktıkları torbalar karıştırılıp bakılacak  filan… İşi çok zamanı yok; deli gibi koşturuyor.

Tembel Pazar gününden sonra herkes gitmiş. Kahkahalar, çocuk çığlıkları havada asılı kalmış gibi. Hava çok sıcak, koru nemli ve zifiri karanlık. Parke yoldan ayrılıp ağaçların altındaki toprak patikaya çekiştiriyor koku bizi… Ozzy çoktan gözden kayboldu.

Bak kimler var burada…” diye kahkaha atıyor ıhlamur kokusu… Zifiri karanlık koruluğun derinliklerinde yüzlerce minik ışık; yanıp yanıp sönüyor… Heyecandan ağlamamak için kendimi zor tutuyorum… Ateş böcekleri bunlar; hem de yüzlercesi…

Çocukluğum hücum ediyor göz pınarlarıma… Babamın kocaman avucuna eğilirken buluyorum yüzümü; yanıp sönen bir ateş böceğini ilk görüşüm… Minik ellerim ellerini kavrıyor, anlamaya çalışıyorum böceği ve ışığı. Böceği pantolonunun önüne düşürüyor babam; “Aaaaah” yapıyoruz minik kardeşimle. “Yandım, yandım” diye zıplayıp, gülüyor babam… Gülüyoruz hep beraber…

Büyülü bir koruluk burası; adım attığım andan itibaren beni çocukluğumun ağlarına takan bir zaman genleşmesi yaşıyorum. Tanpınar’ın dediği gibi:

Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında,
Bir garip rüya rengiyle
Uyumuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sukutu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradıma ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;

Koku bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim

Bugüne dönmeye çabalamam boşuna. Ateş böcekleri yanıp sönüyor, yaşlı ağaçlar hafif meltemde yapraklarını birbirine sürterek fısıldıyorlar; ‘Yaaaaa, işşşşşte böyle, bir varmışşşşş, bir yokmuşşşşş…”

Ihlamur’un başkalarının yakasına yapışmak üzere uzaklaşan şen kahkahasını duyuyorum; ‘Bir sürprizim var dememiş miydim sana?’


 
1 Yorum

Yazan: 06/14/2010 in Şiir

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Düş Çukuru

İnsan kendi düşlerinin fosseptik çukurudur; gerçekleşmemiş düşler,  karşılanmamış istekler insanın içinde birikip ruhunu zehirler. Oysa, kabul edeceğimiz ilk gerçek, kendi düşlerimizin gerçekleşmesinin önündeki tek engelin  kendimiz olduğudur.

Bir kaç farklı içsel durum ayrı ayrı ya da hep birden yaşanıyor olabilir.

Ya insanın kendine bakış açısı sağlıklı değildir,  gerçek doğasını henüz tanıyamamış, neleri becerebileceğine dair gerçekçi bir bakış açısı edinememiştir. ‘Hay Allah, ya ben kendime uygun düş kuramamışım’ diye anlayışla yaklaşmaz, “Bak yine beceremedin” diye kendini kemirmeye başlar;  egosunun davudi sesiyle… O ses de kendi sesindir aslında ama çevrenin sözcükleri ve  kavramlarıyla yüklenir üzerine.

Evet, içimizde yankılanan, kaba, hep incitici, hep eleştiren laflarla konuşan nobran içseslerimiz var; Pembe Panter’deki Müfettiş Cluseau’nın uşağı Kato gibi en beklenmedik anda üzerimize saldırılar düzenleyip cesaretimizi kıran, korkularımızı sürekli besleyen. Dışarıdan bakınca pek komiktir hallerimiz; Kato ve Müfettiş Cluseau’ya  katıla katıla gülmeyen yoktur.

Korkularımız düşleri gerçekleştirmekten pek bir güzel alıkoyar bizi;  içsesimiz egonun baş-yardakçısı korkularımız. Yapamazsın, beceremezsin, sen salaksın, bir işe yaramazsın, çok şişkosun, çok zayıfsın, çirkinsin, sesin güzel değil, kalem tutmayı bile beceremiyorsun, tutarsızsın, delisin, bencilsin, kimseye bağlanamazsın, yapamazsın, edemezsin… Belki de yapmak zorunda kalmamak için bu denli sıkı sarılırız korkularımıza. Çünkü yapmaya kalksan önündeki yol uzun, zahmetli ve çetrefildir. Yolculuğun sana büyük bir mutluluk vereceğini bilsen bile…

Kimse “Ya ben tembelim galiba” demez kendine ama çoğu kere düşleri gerçekleştirmek çok çalışmayı da beraberinde getirir. Tembelliğe dikkat etmek gerek. Kendini bir düşe vakfedecek kadar içeriden istemiyorsan bir şeyi, sürekli erteler, bahaneler bulur durursun.. İngilizlerin sevdiğim deyimi “If there is a will, there is a way” der; istek varsa, bir yolu da vardır.

Ya gerçekten çok istemiyorsun, ya çok korkuyorsun,  ya da aslında içeriden, derinlerden bir yerden sana göre bir yol olmadığını seziyorsun.. Hangisi?  

Cesaret aslında korkunun yokluğu değil, korkunun kabul edilmesi değil midir?  Ve korkusuna rağmen ilk adımını attığında insan, gerisi de gelir. Gerçekten isteyen başarabilir. Düş çukurumuz ruhumuzu zehirlemeden ilk adımı atmaya bakar. Bebek adımları ile başlar yürüyüş, acemice, paytak, düşe kalka ama bir bakmışız ki bacaklarımızın tüm gücü ile koşuyoruz…  

Çağırın vidanjörü;  alın kalemi, fırçayı, klarneti, gitarı, iskarpelayı elinize, geçirin spor ayakkabılarınızı ayağınıza, fotoğraf makinenizi alıp sokaklara çıkın, o diyete bugün başlayın, avaz avaz şarkı söyleyin, mutfağa girin ve en sevdiğiniz yemeği yaparak BAŞLAYIN.

Her neyse içinizde gizli bir yerlerde mayalanan düşleriniz, onları kapalı çukurlarda çürümeye bırakmayın. Yeteneklerinize ve düşlerinize bir şans verin.  Olmuyorsa ne gam, düşlere kıran mı girdi? Başka bir düş seçin.

Bir şeyi çok isteyen illa ki yolunu da bulur; YOL ÖNÜNDE AÇILIR MUTLAKA… 

 

Etiketler: , , , , , ,

İki İkiiii; Kulakları Miki….

İkilikten bahsediyorduk geçen gün bir dostla… “İkilik gerekli,” dedi kısaca… “yoksa evreni algılayıp yorumlayamazdık”.

Her şeyi ancak karşıt referansı sayesinde algılayan bir bakış açısını başlangıçtan beri reddediyor içim. Duygularım diyor ki her şey aynı büyük bütünün parçası ise, karanlık / aydınlık, iyi / kötü diye tanımlar yapıştırınca birine taraf olmak zorundasın. Hangi tarafı seçeceksin?

De ki İYİ olmayı seçtin? Senin iyinin “mutlak iyi” olduğundan emin misin? İyilik adına yaptığın her eylemin mutlak “iyi” sonuçlar yaratacağını ummak, iyi olmasına yeter mi?

Belki kötü sadece “iyi”nin olmama halidir, karanlık belki de aydınlığın karşıtı değil, aydınlığın “olmaması” durumudur..

Yani mutlak kavramlar an gelip yeterli olmayabilir değil mi? Yani kötü biri senin düşünce kavramlarınla “iyi” olmayı “bil”miyorsa ne olacak? Hiç görmemişse… Yaşamında şiddetten başka bir şey görmemişse, sevgiyi görünce tanıyabilir mi? Tanıyamazsa o seçeneği nasıl seçebilir (mi)?

Aynı mantıkla İYİ diye bir şey de olmayabilir… İyi-kötü ikiliği yoktur yani… Ne özgürleştirici bir düşünce!

İkiliği ortadan kaldırırsak, daha rahat ederiz diyor yüreğim. Hiçbir şeye yafta yapıştırmadan algılamayı dönüştürmek ve öyle yaşamak özgürleştirici bir deneyim. İkilik yok, hiçlik var bence. Her şey kendi karşıtını da içinde taşır çünkü.

Her şey algıya bağlı. Boşluk mu şekli belirler, şekil mi boşluğu?

İçimde büyüyen büyük bir boşluk duygusu… Olumsuz anlamda değil ama… Büyük bir boşluğun, “hiçliğin” parçası olmak… Bilerek “hiç”lik dedim. “Tek”lik desem, tek kavramı doğrudan ikilik kavramının kapısını çalacak… İkilik de komşusu olan akla başvuracak; ‘Kap yaftalarını gel, mitinge gidiyoruz, kafa karıştıracağız’ diye… Alıp megafonu karşıma geçecekler vaaz vermeye; iyiydi-kötüydü, sen-o, biz-siz-onlar… Başlayacaklar lafları ve kavramları köpürtmeye…

Oysa “hiç”liğin kapısını çaldığımda, en “t(aşkın)” hali ile açıp buyur ediyor beni benden içeri. Onun yanında iyi ya da kötü, eril ya da dişil, karanlık ya da aydınlık, namuslu veya namussuz olmak zorunda olmadığımı hissettiğim anlar yaşıyorum. Tüm evren benden içre, benden ötürü…

Ve o zaman tam anlamıyla akışın kendisi olduğumu hissediyorum. Mutlu olmak için “ol”maktan başka şeye gereksinim duymamak bu. Pisi otları, meşe ağacı, daldaki ispinoz veya bir istavrit gibi yaşama hali…

“Kendime” en çok yaklaştığım an aynı zamanda “kendimi unuttuğum an” haline geliyor. İnsan “kendi”ni nasıl unutur?

Eh, buyurun bakalım. Bana uygun bir hedef olsa olsa bu olur… Başarıp başaramadığını da insan ancak son nefesini verirken belki anlar… Çünkü değişim ve dönüşüm sürekli ve bu yazdıklarım yarın öğrenip deneyimleyeceklerimin ışığında belki de deli saçması gelecektir bana… Ama ikiliği ortadan kaldırmıştım ben… Deli saçması diye bir şey yok o halde… Oh, gel keyfim gel… Buyurun birlikte yiyelim…

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: