RSS

Boğaziçi’nin kucağında yaşamak…

04 May

Pazar günü Murat Belge‘nin yalıları ve eski Boğaziçi dedikodularını anlattığı artık gelenekselleşmiş turuna katıldık. Benim çocukluğumun yazları Boğaziçi’nde zar zor ayakta duran ahşap bir yalıda ve aralarında duvar olmayan bitişik, kocaman bahçelerde ağaç tepelerinde geçtiği için anlattığı çoğu şeyin benim belleğimde bir karşılığı vardı ama nostaljinin de eski tadı yok galiba; baktım ben çocukken yıkık dökük, boyasız, metruk olan bir çok yalı şimdi yeni sahiplerinin elinde ikinci baharlarını yaşamaktalar. Bizim büyük büyük dedenin orta halli yalısı da yeni sahiplerinin elinde bizim elimizde olamadığı kadar bakımlı hali ile dimdik ayakta idi…

Bahçeler bakımlı, çimenler yeşil, salıncaklar, bahçelerde rahat koltuklar… Önlerine bağlı irili ufaklı fiber tekneleri ile Türkiye’nin aslında bir çok yönden yol katettiğinin de göstergesi olarak bahar güneşinin ılık ışıkları altında yalılar minik mücevher kutuları gibi parlıyorlardu. Büyük olaslıkla mirasçıların anlaşamadığı bir kaç metruk yalı dışında neredeyse hiç eski ve bakımsız yalı kalmamış, hatta yanıp yok olanların yerine yeniden eskisi model alınarak yapılmış bir sürü yeni yalı da vardı.

Olaylara hep kötü tarafından bakma alışkanlığında olanlar Boğaz tepelerindeki rezil-ötesi yapılaşmaya, yok olan balık türlerine, orijinal planına uygun restore edilmemiş bazı yalılara, hilkat garibesi radar kulelerine filan odaklanadursunlar, ben bunları görmek ve esef etmekle birlikte biraz da iyi tarafından bakmaya çalıştım ve “hilkat harikası” doğaya ve “insan eseri” güzel evlere odaklandım.

Murat Belge’nin deyimi ile kara kuvvetleri ile “para kuvvetleri” arasındaki mücadelede kara kuvvetleri sath-ı müdafaada başarılı bir grafik çiziyor hala. Ordunun elinde olan yerler en azından yeşil ve korunmuş durumda. Ancak yalıların da sahipleri tarafından paralı yaşamlarının vitrinleri olarak iyi durumda tutulması bence iki şeye işaret ediyor; Türkler’de kayıt dışı ekonominin yarattığı kişi başına ortalama gelir hesaplarına yansımayan, küçük bir grubun elinde büyük bir zenginlik var; bu bir.

Ama bana daha önemli gelen bir diğer şey de şu oldu; genel bir “gusto” gelişmekte.  Tamam kabul; baktığınızda dekorasyon dergilerinden fırlamış gibi “konserve” konseptlerle dekore edilmiş ve içinde yaşayanın kendi stilini, yaşam zevkini ve Boğaziçi’nin kendine has “gusto“sunu yaşatacak şekilde kişisellik taşımasa da ileriye dönük bir umut da vaadediyor.

Boğaz’ın kendine has gusto’sundan ne kastettiğimi anlatmak istersem “nostaljik” olmasından  korkarım sözcüklerimin ama bir örnek vermem gerekirse, kayıkhanelerin kapatılıp evlerin depolarına dönüştürülmesi bana yalıların denize sırtını dönmüş olduklarının göstergesi gibi geldi. Oysa Boğaz’da yaşam deniz ile içiçe yaşanmalıdır. Kayığa atlayıp gün doğarken balığa çıkan insanlar olmalıdır yalı insanları. Kendi tuttuğu istavritlerle akşam deniz kenarında bir rakı sofrası kurup, dostlarını davet etmelidir. Sabah kahvaltılarında bahçeden toplanmış eriklerin marmelatını köyün fırınından aldığı ekmeklere sürüp yemelidir. Bahçelerde çocuklar koşturup, geceleri ellerinde fenerler ile kıyıya tırmanan pavuryaları rahatsız etmelidirler.

Leb-i derya yaşam sevgilinin yanında oturup, onun mavi gözlerine dalıp, dudaklarını öpmeye doyamamak demektir. Ama bahçelerde gezinen kimsecikler yoktu bahar güneşinin altında; ne büyük ne çocuk…

İşte dedim ben size. Ne kadar istemesem de nostaljik  tümceler kurmaya başladım. Neyse, burada keseyim. En azından “para kuvvetleri” de kendi saflarında bu eski evleri restore edip, yaşatarak belirli bir koruma görevini yerine getirmişler. Boğaziçi bu Pazar günü estetik cerrah elinde gençleşmiş yaşlı bir hanım gibiydi;  güzel, bakımlı ama ifadesiz. Yine de eskiye dair bir şeylerin yaşatıldığını görmek bana iyi geldi.

Zamanla yeni bir “Boğaz tarzı yaşam” da yeşerir belki bakımlı bahçelerde. Belki çocuklar yine koşuşup ağaçlara tırmanır, vapurlara seslenir “Kaptan amca düdük çal, kimseye çalma bana çal!” diye ve kaptan amcalar da hiç bir zaman sekmeden  “Vuut vuuut” diye onları mutlandırır ve babalar yine balıktan döner gün doğarken…

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , ,

3 responses to “Boğaziçi’nin kucağında yaşamak…

  1. Şule Tanju Ayral

    05/05/2010 at 12:02

    Petek’cim,
    İstanbul’a, Boğaziçi’ne ve Erguvanlara olan hasretimi senin yazılarında dindirebiliyorum. Çok özledim, çok….
    Şule

     
    • Ebruli Kedi

      05/05/2010 at 13:52

      İstanbul da Şulesini özledi canım. Hasretle bekliyoruz dönmeni.
      Sevgiler

       
  2. umit

    01/03/2011 at 20:53

    ruhu şadolsun Allah Rahmeteylesin
    Acımız büyük sevenlerine ve kederli ailesine başsağlığı diliyorum

    SENİ HİÇ UNUTMAYACAĞIZ…..

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: