RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2010

Akmak kolay mı hemşerim!

Şu aralar “akışta olmak” lafı dillere pelesenk oldu. Arzu edilir bir şey, onu anlıyorum ama “akış” nedir, nasıl akılır, akılmazsa kokulur mu, her isteyen öyle sallim aleyhüsselam, orta yerde çağıl çağıl akabilir mi, başkaları dururken sen akarsan ne olur? Akana bakmak sevap mıdır? Akanla akılır mı?

Akıl işte benimkisi de… Koyduğun yerde durmuyor… Şöyle bir gürül gürül akamazsam çatlayacağım vallahi… Cosmopolitan bile yüz yolunu yazmış geçenlerde.. Gerçi onlara sorarsan orgazmın da yüz yolu var ya, hadi neyse.. O başka yazının konusu. Sadede dönelim şimdi; akmak istiyorduk biz…

Psikolog Mihály Csíkszentmihályi bu terimi 1975’de ilk kullanan kişiymiş. Bu konuda yazdığı kitabin ismi de “Akış / The Flow” . İncelediği vak’alar akarkenki durumlarını “bir nehir içinde akmak gibi bir duygu” diye tanımlayınca, bu ruh haline “Akış (Flow)” terimini uygun görmüş.

Mutlaka akmalı insan da… Nasıl akmalı? İsteyen herkes akabilir mi? Hayır efendim, herkes öyle akamazmış… Vaktiniz yoksa, sağa çekeyim, yazıdan burada inebilirsiniz. Bu sıkıcı yazıyı okuma azminde olan arkadaşlar için, anlaşılır bir özet yapmaya çabalayacağıma izci sözü veriyorum.

Öncelikle, Csíkszentmihályi on ayrı etken sıralıyor “akış deneyiminin tanımlayıcısı” olarak:

1. Net tanımlanmış hedeflerin olması lazımmış : Yetenek ve deneyimlerin ile elde edebileceğin hedefler olması önemli ama bir tutam da “meydan okuma” içermesi gerekiyormuş. (Haydaaa, isteyen burada da atlayabilir yazıdan. Ben bile sıkılmaya başladm yazarken…)

2. Konsantrasyon : Kısıtlı bir alanda veya konuda içine derinlemesine dalabilme olanağı olmalıymış; “Valla duymadım karıcığım, akıyordum da.. Ne demiştin sen?” durumları

3. Öz-farkındalığın yitirilmesi; eylem farkındalıkla bileşince kendini unutmalıymış insan… “Ama karıcığım, vallahi akıştaydık; di mi Necla? Sonra bir baktım… Amaaan, akıl mı kaldı bende…”

4. Zaman kavramının yitirilmesi / bozulması: Kişisel zaman deneyiminin değişme uğraması olgusu yaşanırmış; “Aaaa, zaman nasıl akıp geçmiş, evde yemek de yok vallahi… Ne zaman saat yedi oldu?” gibi bir şey herhalde…

5. Doğrudan ve anında “geribildirim” alınması lazımmış ki eylem sırasında başarı ve başarısızlıklarımızdan ders çıkararak gerekiyor ise akışımıza çeki düzen verebilelim.

6. Beceri düzeyi ve girişilen eylemin dengeli olması (yani ne çok kolay ne de çok zor olmalıymış giriştiğimiz iş) gerekirmiş; çiğneyebileceğin lokma ısırmak gibi… Bu hesaba göre Ajda Pekkan’ın konserlerinde arya söylemesi onun kişisel akışına engel.. Haberi olsun..

7. Durum veya eylemimiz üzerinde kişisel denetimimizin olduğu duygusu önemliymiş; yani akıyorsun ama giriştiğin iş kontrolün altında gelişiyor. Akarken başını taşlara çarpmayasın diye..

8. Eylemin kendisi ödül niteliği taşımalıymış; bu nedenle çaba harcıyormuş gibi hissetmemeliymişsin kendini.

9. Bedensel gereksinimlerimizi unuturmuşsuz kendimizi kaptırdığımızda; acıktığının, çişinin geldiğinin, yorulduğunun farkında olmamak gibi…

10. Kişinin kendini yaptığı eyleme kaptırması; öyle ki farkındalık yanlızca o eyleme odaklanırmış; bazı meditasyon tekniklerinde “eylemin kendisi haline gelmek” der ya, onun gibi bir durum yaşanırmış. (Bazı kocaların maç seyrderken aktıklarını da çıkarabiliriz bu durumda. Bu yazıyı onlara okutmayın isterseniz. “Ne yapıyorsun Ekrem? “Akıyorum karıcığım.”)

Hadi buyrun bakalım. Liste ortada. Dakika bir gol bir; bir hedefin yoksa akış da yok.Yok yaaaa….
Neyse ki, bir açık kapı da bırakmış sağolsun beyefendi. Bunların hepsi birden gerekmeyebilirmiş akmak için. Ohhhh, neyse kafama göre akma olasılığım hala var.

Hedefi olma / olmama durumuna kafayı takmış durumdayım şu sıralar. Açıkçası bir süre daha herhangi bir hedef filan istediğimi de sanmıyorum. Ben öööölesine akmak istiyorum yahu… Gerçi yaş geldi dayandı, bir hedef hala görünürde yok. James Cook’un gemisindeki skorbitli bir gemici gibi hissetmiyor değilim kendimi zaman zaman… Ne zaman bir hedefim olacak Ya Rab?

Daha yazacağım bu konuda… Bakarsınız yazarken akışı yakalarım; sonra tutabilene aşkolsun beni… Neyse; çişim geldiğini farkettiğime göre henüz akışta değilim şu anda. Belki yarın, belki yarından da yakın… Becereceğime inancım sonsuz…

 

Etiketler: , , , , ,

Durdurun zamanı inecek var!

Bazen insane hakikaten ne yapacağını bilemiyor. İçinden bir ses “Bir şeyler yap, durdur zamanı, hayat akıp geçiyor, ne için bunca çaba? Değmez bunlara.. Bunu bitir ve hemen sıfırdan başla” diye bas bas bağırıyor. Çok aceleci, acımasız ve yargılayıcı oluyor iç sesimiz çoğu zaman. Nedense hep bizi “birşeyleri yap(a)mamakla, becerememekle” suçluyor.

Neden her şeyi kendi başımıza kontrol edebileceğimiz, her şeyi yerinde müdahalelerimizle değiştirip dönüştürebileceğimiz, her şeye muktedir oldugumuz gibi bir inanca körükörüne bağlı oluyoruz acaba? Bazen geriye doğru bir adım atıp “Bu sefer bir şey yapmadan bir iki gün geçirmeyi deneyeceğim. Bakalım neler olur, neler gelişir. Bekleyeyim görelim.” diyebilsek.

Çoğu kez zihnimizi ve ruhumuzu basan azgın sel suları geri çekiliyor, gelgitlerin arkada bıraktıklarından yeni bir şeyler inşa edebiliyorsun. Bazen de sular sürprizler getiriyor ayağına kadar. Hiç ummazken çok daha güzel bir şey bırakıyor kapına zaman.

Benim böyle iç sıkıntısının bastırdığı anlarda sığındığım bir minik oyunum var: yaşamımdan güzel, minicik huzur anlarını hatırlıyorum. Mesela bir ağacın altında yattığım güneşli bir gün parçası, severek aldığım bir koltukta battaniyeye sarılıp müziğin notalarında kaybolduğum bir akşam üzeri, kayıktan ayaklarımı suya sarkıtıp gökyüzünü seyrettigim bir an, çam ağacının dalındaki kumrunun kuğurdması…

Bu minicik pulcuklardan bir mozaik yapıp oturuyorum içine ve bekliyorum. Bir süre sonra yüreğimi burkan, içimi sıkan ne varsa dağılıp gidiyor, iç güneşim karanlık bulutlarımı delip, parıldayarak ortaya çıkıyor.

Yaşam pul gibi bu minik huzur anlarından oluşuyor. Sahip olduğumuz o minik anlardan daha büyük, daha görkemli ve kesintisiz bir mutluluk yok. Artık bundan eminim.

Bu nedenle iç sesim can sıkıntısı tehdidi ile beni her sıkıştırdığında “Sus bakayım, şimdi “ol”mayı deneyimliyorum. Gürültünden ne hissettiğimi duyamıyorum” diye onu susturup, minik kumrunun sesine kulak veriyorum.

 
2 Yorum

Yazan: 05/24/2010 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , , ,

Ganohora nire?

Geçen haftasonu Hıdrellez bahanesi ile Istanbul’a pek de yakın olan Hoşköy’e gittik. Şimdi kısaca şunu diyeceğim; bu bölgenin adı Napa Valley, Bordeaux veya Toscana olsaydı, çoğumuz herhalde çoktaaaan gidip görmüş olurduk. Ama burnumuzun dibinde olunca bazı güzelliklerin geç farkına varıyoruz bazen. Kendi adıma kocaman bir (k)ayıp yazdım.

Hoşköy’ün eski adı Hora imiş ve Ganos (Işık) dağı’nın eteklerinde kurulduğu bugünün Gaziköy’ü eski çağlarda Ganohora olarak birlikte anılırmış. Ganos dağı eski çağlarda kutsal kabul edilen bir dağ imiş.

Ben çok şey anlatmayayım, fotoğraflar anlatsın yeşilliği, denizden esen rüzgarları karşılayan tepelerin üzerindeki bağlar ve gelincikler anlatsın kendi güzelliklerini. Sessiz bir manastırın bahçesindeki eski üzüm sepetleri anlatsın kendi öykülerini.

Ve siz de bir haftasonu iki saat yol gidip kendiniz görün.

 

 

Etiketler: , , , , , ,

Boğaziçi’nin kucağında yaşamak…

Pazar günü Murat Belge‘nin yalıları ve eski Boğaziçi dedikodularını anlattığı artık gelenekselleşmiş turuna katıldık. Benim çocukluğumun yazları Boğaziçi’nde zar zor ayakta duran ahşap bir yalıda ve aralarında duvar olmayan bitişik, kocaman bahçelerde ağaç tepelerinde geçtiği için anlattığı çoğu şeyin benim belleğimde bir karşılığı vardı ama nostaljinin de eski tadı yok galiba; baktım ben çocukken yıkık dökük, boyasız, metruk olan bir çok yalı şimdi yeni sahiplerinin elinde ikinci baharlarını yaşamaktalar. Bizim büyük büyük dedenin orta halli yalısı da yeni sahiplerinin elinde bizim elimizde olamadığı kadar bakımlı hali ile dimdik ayakta idi…

Bahçeler bakımlı, çimenler yeşil, salıncaklar, bahçelerde rahat koltuklar… Önlerine bağlı irili ufaklı fiber tekneleri ile Türkiye’nin aslında bir çok yönden yol katettiğinin de göstergesi olarak bahar güneşinin ılık ışıkları altında yalılar minik mücevher kutuları gibi parlıyorlardu. Büyük olaslıkla mirasçıların anlaşamadığı bir kaç metruk yalı dışında neredeyse hiç eski ve bakımsız yalı kalmamış, hatta yanıp yok olanların yerine yeniden eskisi model alınarak yapılmış bir sürü yeni yalı da vardı.

Olaylara hep kötü tarafından bakma alışkanlığında olanlar Boğaz tepelerindeki rezil-ötesi yapılaşmaya, yok olan balık türlerine, orijinal planına uygun restore edilmemiş bazı yalılara, hilkat garibesi radar kulelerine filan odaklanadursunlar, ben bunları görmek ve esef etmekle birlikte biraz da iyi tarafından bakmaya çalıştım ve “hilkat harikası” doğaya ve “insan eseri” güzel evlere odaklandım.

Murat Belge’nin deyimi ile kara kuvvetleri ile “para kuvvetleri” arasındaki mücadelede kara kuvvetleri sath-ı müdafaada başarılı bir grafik çiziyor hala. Ordunun elinde olan yerler en azından yeşil ve korunmuş durumda. Ancak yalıların da sahipleri tarafından paralı yaşamlarının vitrinleri olarak iyi durumda tutulması bence iki şeye işaret ediyor; Türkler’de kayıt dışı ekonominin yarattığı kişi başına ortalama gelir hesaplarına yansımayan, küçük bir grubun elinde büyük bir zenginlik var; bu bir.

Ama bana daha önemli gelen bir diğer şey de şu oldu; genel bir “gusto” gelişmekte.  Tamam kabul; baktığınızda dekorasyon dergilerinden fırlamış gibi “konserve” konseptlerle dekore edilmiş ve içinde yaşayanın kendi stilini, yaşam zevkini ve Boğaziçi’nin kendine has “gusto“sunu yaşatacak şekilde kişisellik taşımasa da ileriye dönük bir umut da vaadediyor.

Boğaz’ın kendine has gusto’sundan ne kastettiğimi anlatmak istersem “nostaljik” olmasından  korkarım sözcüklerimin ama bir örnek vermem gerekirse, kayıkhanelerin kapatılıp evlerin depolarına dönüştürülmesi bana yalıların denize sırtını dönmüş olduklarının göstergesi gibi geldi. Oysa Boğaz’da yaşam deniz ile içiçe yaşanmalıdır. Kayığa atlayıp gün doğarken balığa çıkan insanlar olmalıdır yalı insanları. Kendi tuttuğu istavritlerle akşam deniz kenarında bir rakı sofrası kurup, dostlarını davet etmelidir. Sabah kahvaltılarında bahçeden toplanmış eriklerin marmelatını köyün fırınından aldığı ekmeklere sürüp yemelidir. Bahçelerde çocuklar koşturup, geceleri ellerinde fenerler ile kıyıya tırmanan pavuryaları rahatsız etmelidirler.

Leb-i derya yaşam sevgilinin yanında oturup, onun mavi gözlerine dalıp, dudaklarını öpmeye doyamamak demektir. Ama bahçelerde gezinen kimsecikler yoktu bahar güneşinin altında; ne büyük ne çocuk…

İşte dedim ben size. Ne kadar istemesem de nostaljik  tümceler kurmaya başladım. Neyse, burada keseyim. En azından “para kuvvetleri” de kendi saflarında bu eski evleri restore edip, yaşatarak belirli bir koruma görevini yerine getirmişler. Boğaziçi bu Pazar günü estetik cerrah elinde gençleşmiş yaşlı bir hanım gibiydi;  güzel, bakımlı ama ifadesiz. Yine de eskiye dair bir şeylerin yaşatıldığını görmek bana iyi geldi.

Zamanla yeni bir “Boğaz tarzı yaşam” da yeşerir belki bakımlı bahçelerde. Belki çocuklar yine koşuşup ağaçlara tırmanır, vapurlara seslenir “Kaptan amca düdük çal, kimseye çalma bana çal!” diye ve kaptan amcalar da hiç bir zaman sekmeden  “Vuut vuuut” diye onları mutlandırır ve babalar yine balıktan döner gün doğarken…

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: