RSS

Aylık arşivler: Nisan 2010

Biz “Bir Tek Kişiyiz”!

Bir süredir “Ne olacak bizim halimiz?”, “Nereye gidiyoruz?”, “Ne oldu bize?” sorularına cevap arıyor herkes. Giderek gruplara, kamplara ayrılıyoruz; karşımızdakinin görüşüne katlanamadığımız narsistik bir durum sergiliyoruz toplumca. Bize benzeyen kişilerle bir arada durursak, birlikte slogan, taş, laf atarsak; bir “sürü” olursak, “kurda” karşı güvencede olacağız. Öyle mi?

KURT KİM? Bu konu üzerinde kalbinizin derinliklerini araştırın.

Başkalarının ruh halini bilemem. “BEN” nasıl hissettiğimi ve nasıl bir duruş sergilersem hep inandığım değerleri ve dahası, insan olarak iç bütünlüğümü koruyabileceğimi biliyorum. Şimdi:

1. Sürü mantığını reddediyorum; aklıma yatmıyorsa bir şey “karakoyun” olmayı seçiyorum.

2. Bu süreç içinde, ikilik yaratacak her şeyi; kendime benzemeyeni “ÖTEKİ”” olarak nitelemeyi reddediyorum. Zengin ve derin tasavvuf geleneğimize uygun bir felsefe ile ÖTEKİNİN DE BEN olduğunun bilincinde kalmayı yeğliyorum. Ondan korkarsam bu derinliği kaybederim. (Haline üzülebilirim, yaptıklarına esef edebilirim, olanlar aptalca gelebilir, daha iyi yerde olacağına kendine ve başkalarına ettiklerine hayıflanabilirim ama onların gözünde kendi yaptıklarımın da belki aynı şekilde algılanabileceği perspektifini koruyaraktan…)

3. Korkmayı ve telaşa kapılmayı reddediyorum. Soruyu “Biz ne olacağız?” diye sormuyorum kendime. Ne olduğumu biliyor isem, değişen koşullarda bu bilgiyi unutacak mıyım? Hayır. Kim olduğumu açıkça biliyorum. Dolayısı ile yarın öbür gün, ister “mahalle baskısı”, ister polis zoru, ister molla kırbacı ile ne “oldurulmaya” çalışacağım önem taşımıyor. Neysem o’yum. O kalacağım.

4. Puslu ve karanlık bir ortamda ben korkmamayı seçiyorum. Çünkü KORKMAK İÇİNDE BOYUN EĞME OLASILIGINI BARINDIRIR. Benim için böyle bir olasılık yok. Bu MUTLAK bir gerçek; benim gerçeğim. (Yani; ben çarşafa girmek istemiyorsam, oruç tutmak istemiyorsam, ateşe, altın buzağıya, Orion’dan gelecek kurtarıcıya, ya da kendime filan tapmak istiyorsam, yarın öbür gün bana başka şeyler dayatacak kalabalık topluluklar karşısında da aynı kararlılıkla durabilirim. Beni insan yapan bu kararlılıktır. Bu duruşum beni maymundan, koyundan, sürüden ayırır, birey yapar. Karakoyun olmayı seçebilir insan; aykırı kalmaya dayanabilirse eğer… (Ama duruşundan emin değilse, haliyle korkar. “Ne olacagız?, diye, ben değil “biz” diye sorar. Ne olacağınla ilgili soruyu senden başka kim senin adına yanıtlayabilir ki?..)

5. Başkalarının hayat karşısında duruşunu ve inançlarını düzenleyemem. Onun inanç sistemi ruhunun gereksinimlerinden türemiştir. Onun ruhuna müdahale edemem… Buna hakkım yoktur zaten… Ben ancak kendi adıma bana ve inanışıma uygun bir duruş sergileyebilirim. Bu duruş başkalarının benim üzerimdeki karanlık veya aydınlık emellerinden bağımsızdır; benim nasıl durmak istediğimle alakalıdır.

6. Sonuç olarak işler ve oluşlar, gün olur da “ÖTEKİ” olarak beni dışlamaya, taşlamaya, yakmaya varırsa, varır. O ahval ve şerait altında dahi, seçimimi ve inancımı sonuna dek koruma kararlılığını gösterebilirim. Bu benim muhtaç olduğum yegane kudrettir. Tek başına veya kalabalıklar içinde…

Nokta….

Reklamlar
 

Etiketler: ,

Ruhsal Atık Geri Kazanım Programı

Çocukken ölümden çok korktuğum bir dönem yaşamıştım. Bunda henüz çok genç olan anne ve babamın davranışları etkili olmuştu sanırım. Moderniz, okumuşuz ve de yetiştirilecek bir bebeğimiz var ya elimizde? Tüm ilgimiz onun üzerinde. Tuttu annem, Vücudumuz ansiklopedisinden bana iskeleti gösterdi. Hadi gösterdin, anlatırken bari ‘Bak, içimizde bundan var, o olmazsa patates çuvalı gibi yere yıkılırız’ demeyeydin.

Çocuk aklı işte. Yere yıkılmadığım için kemiklerime şükredeceğime, ısıracak gibi 32 dişi ile bana bakan kuru kafa ne zaman aklıma gelse korkudan titredim durdum. Aksi gibi evimize giden anayol on dakika kadar Karacaahmet mezarlığına nazır bir şekilde devam ediyordu. Uzaktan selviler gözükmeye başladı mı gözlerimi kapar, kör gibi itile kakıla yürütülür, dolmuştaysak gözlerim kapalı iner, ancak arkamızı mezarlığa dönünce gözlerimi açardım.

Çok uzun sürdü ölüm korkusunu içimden atmak. Üzerine gitmem gerekti. Bir kaç şey etkili oldu sanırım ölümü kanıksayıp kabullenmemde. Zor oyunu bozar derler; okula giderken otobüs durağına kestirme bir yol keşfettim ama mezarlığın içinden geçiyordu. Kestirme yol yağmur çamurda daha az yürümek anlamına geliyordu. Siz olsanız ne yapardınız?

Bir iki keresinde de, babaannemin kaybolan mezarını bulmak için gidip geldim mezarlığa. Kaybolsun istemiş zaten. Doğanın içinde eriyip yokolmakmış isteği. Öyle de olmuş. Çocuk halimle mezarı bulamadım ama gide gele başka bir şey buldum; beyaz-üstü-yeşil-yosunlu mezar taşlarında ve selvilerin altında huzur vardı.

Yahu, neden kimse ölümle ilgili konuşmak istemiyor. Ne kadar çok insan kendi ölümünden korkuyor! Oysa bazen yaşamı anlamak için tersine bakmak gerekli. Ben çocukken kendi ölümümle ilgili hayaller kurardım ve hatta kendi ölümüme ağlardım. Neden öldüm diye değil ama. Geride bıraktıklarımın halini düşler, onlara ağlardım. Bensiz dünyaları ne kadar eksik olacak, hayat benden sonra da devam edecek ama aynı olmayacak diye. Hüsn-ü kuruntuya bak. O zamanlar çok önemliydim, bir taneydim, dünya benim boynuzlarımın üzerinde duruyordu. Büyüyünce bu geyik hallerim geçti.

Peki, nasıl oldu da ölümden gerçekten korkmamaya başladım? Çünkü, bir gün geldi, ölümün çirkin bir kuru kafadan ibaret olmadığını anladım. Bırakın öteki dünyayı, cenneti cehennemi filan, maddenin korunumu kanununu hatırlayın. Madde hiç kaybolmaz. Form değiştirir o kadar. Ben de ölünce bir gün bir kurtçuğun öğle yemeği olacağım. Kurtçuğu bir kuş kapacak, ağzından suya düşürecek, belki bir balık yutacak, balığı bir ayı yiyecek, beslenen ayı palağına süt verecek, palak işeyecek, çişi bir böğürtlen çalısını besleyecek, böğürtleni bir çocuk yiyecek, aldığı besinle hücreleri gelişecek, işte bu hücrede hala benim (kimbilir kimden devraldığım) hücre enerjim var. Ben hala varım… Öldüm mü yani şimdi?

Bu işin fiziksel tarafına bakış. Yem oldum, yemiş oldum.. Peki beni ben yapan içimdeki tanrısal nefes ne oldu; yani ruhum nereye gitti?. Yok mu oldu o şimdi? Uçtu mu? Havaya mı karıştı? Bunun cevabını bilmiyorum. Bizi biz yapan bu olağanüstü enerjiye ne oluyor? “Her canlı ölümü tadacaktır, sonra bana döndürüleceksiniz” diyor tabut örtülerinin üzerinde.. “Bana döndürüleceksiniz.” Kalıbım yem olacak, ruhum bu dünyada sabit adresi kalmayınca mahrece iade olacak demek ki…

Boşta gezen ruhlar için bir geri kazanım programları vardır herhalde.. Yoksa bu kadar ruhsal atık, öbür tarafı da yaşanmaz kılardı.. Ruhsal atık geri kazanım merkezinde ruhları şöyle ayrıştıran sistemler var mıdır acaba?

• Olgun ruhlar sağdaki kutuya, sıkılıp, posası çıkarılarak edindikleri deneyimlerden farklı bir boyutta yararlanılacak,

• Yarı olgun ruhlar birleştirilip tam ruh yapılıp, dünyadaki şaşkın ruhlara yardıma yollanacaklar,

• Olmamış, ham ruhlar tekrar paketlenip yerinde olmaları için dünyaya iade edilecek…

Annem “yeniden doğuş bizim kitabımızda yok” dedi. Onun yorumuna göre başka kaynaklardan inancımızın içine karışmış. Bir sürü açıklama yaptı telefonda, “Hmmm” modunda dinledim. Bir çok insanın yeniden doğuşa inanarak huzur duyduğunu ve yaşama katlanabildiğini bildiğimden, “geri gelmek isteyen varsa, buyursun” diyorum.

Ama o zamana kadar buradayız ve şimdilik elimizde olan bu yaşam. O zaman… (boşlugu uygun kelimelerle siz doldurun.)

 

Etiketler: , ,

Beşinci Element

 Alıntı: Scott Peck / Az Seçilen Yol isimli kitabından…

Genellikle öfke ya da sıkıntı içinde yapılan eleştiri ve suçlamaların çoğu, aydınlanmadan çok  karışıklığın  artmasına katkıda bulunur.

Gerçekten seven bir insana karşısındakini eleştirmek ve suçlamak zor gelir. Böyle bir insan, bu davranışın içinde büyük bir kendini beğenmişlik ve küstahlık potansiyeli taşıdığını bilir. Sevdiğinizi  hatalarıyla yüzleştirmek, ahlaki ya da akli açıdan ona tepeden bakar bir durum almaktır; en azından  söz konusu olayda böyle davranmaktır. Halbuki gerçek sevgi, diğerinin ayrı kimliğini ve kendine has kişiliğini  tanır ve buna saygı gösterir. Gerçekten seven bir kişi, sevdiğinin benzersizliğine  ve farklılığına değer verir ve “Ben haklıyım, sen haksızsın. Senin için neyin iyi olduğunu ben senden daha iyi bilirim” tutumunu takınmayı  gerçekten pek istemez. 

Ama hayatın gerçeği öyledir  ki, bazen gerçekten bir kişi, diğeri için neyin iyi olacağını daha iyi bilir ve gündemdeki olay hakkında  gerçekten üstün bilgilere ve bilgeliğe sahip olma durumundadır. Bu durumda, iki kişiden daha bilge olanı, diğerine duyduğu sevgi ve onun ruhsal tekamülüne katkıda  bulunma arzusu nedeniyle  onu sorunla karşı karşıya  getirmeye  adeta  yükümlüdür. Bu yüzden seven insan çok kez, sevdiğinin  kendi  yolunda  yürümesine  duyduğu saygı ile, sevdiğinin gereksindiği, yine sevgiyle yapılan  bir yol göstericiliğin sorumluluğu  arasında ikilem içinde kalır. Bu ikilem ancak titiz bir öz-eleştiri  yoluyla  çözümlenebilir; seven kişi kendi “bilgeliğinin” değerini  ve  karşısındakine yol  gösterme ihtiyacının ardındaki  güdüleri dikkatle incelemelidir.

“Olayları gerçekten açık bir biçimde görebiliyor muyum, yoksa bulanık bir takım varsayımlara  dayanarak mi hareket ediyorum? Sevdiğimi gerçekten anlayabiliyor muyum? Acaba gerçekten  sevdiğimin yolu akıllıca da ben sınırlı bakış açımdan dolayı mı bu yolu böyle olumsuz  değerlendiriyorum? Sevdiğimin yönlendirmeye  ihtiyacı  olduğunu  düşünerek, aslında kendi  çıkarımı mı gözetiyorum?”

Bunlar gerçekten sevenlerin kendilerine sürekli sormaları gereken sorulardır. Bu kendini dikkatle   inceleme,  mümkün olduğu kadar tarafsızca yapıldığı  takdirde alçak gönüllülüğün ya da uyumlu  olmanın  özünü oluşturur.

 

Etiketler: , ,

Erguvanlar açtı gördünüz mü?

Mimozaları yakalayamadım bu sene… Tek tük kaldılar ya! Şurada burada. Ada’ya gitmeliydi. İşler çoktu, gidemedim.. Bu sene hiç fark edemeden söndü gitti sarı kahkahaları…

Ben de erguvanları beklerim dedim.  Kararlıyım  kaçırmamaya… On gündür sabah ve iş dönüşü bakıyorum. Camdan  gördüğüm  korulukta birkaç tane cılız erguvan var; patladı  patlayacaklar diye bekliyorum.   Bir türlü hazırlanıp  evden  çıkamayan süslü hanımlar gibi ağırdan aldılar işi… Ya da bana  öyle  geldi. Sabırsız çocuklar gibi ya içim; “hadi, hadi ama…” derken bu haftasonu, şehrayin başladı… Artık Mayıs ayının ortasına kadar tepeler  pembeye  keser Boğaziçi’nde.

Erguvan kelimesi nereden gelmiş diye araştırırken bir kaynak Farsça “argawan” dan geliyor diye yazmış.  Sonra öğrendim ki “Murex brandaris” denilen deniz kabuklusundan çıkarılan ve “argaman” da denilen bir  boya  varmış. Bu boya ile boyanan kumaşlar antik Sur kentinde  üretilirmiş ve renge  Sur erguvanı ya da erguvan  kırmızısı  denirmiş.  Elde edilmesi o kadar zahmetli olunca, çok pahalı olan bu boya ile boyanan kumaşlar  imparatorların ayrıcalığı haline gelmiş… Bizans’ın son döneminde de erguvan rengine olan düşkünlük devlet  bütçesini batırıyorken  neyse ki Bizans batmış ve erguvan giyen  imparatorlar da kalmayınca  murex’ler de bir rahat nefes almışlar…

İngilizcesi Judas tree erguvanın. İsa’yı ele verdiğinden dolayı pişmanlık içinde kendini erguvan ağacına asan Judas Iscariot yüzünden beyaz  çiçekler  kan ağlayarak kızarmışlar bu üzücü durum karşısında…  Ancak bazı  kaynaklar bunun uydurma olduğunu söylüyor;öyle olsa  “alba” denen beyaz erguvan türüne ne diyeceksiniz; katı  kalpli erguvan mı?  Olasılıkla Fransa’da Judea denilen bir bölgede  yetiştikleri  için  “arbre de judée” denilen erguvanların  isminin  benzerlik nedeniyle bu menfur olaya karıştırılmış olabileceği iddia ediliyor.
Tevatür çeşitli, tarih patolojik derecede yalancı…

Neyse, ben istediğimi elde ettim..

Erguvanların keyfini sürüp kısa bir süre sonra teşrif edecek at kestaneleri ile mor salkımları beklemeye başlayacağım.  Sonra da kocamış ıhlamurların sarhoş kokuları var sırada.

Bugün yarın ne yapıp edip, bir erguvan bulup, gövdesinin bile üzerinde çiçekler çıkartan bu ağacın güzelliğine hayran kalınız derim naçizane…


 
7 Yorum

Yazan: 04/12/2010 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Nisan ve erguvanlar

Sevişirken hamile kaldım ben İstanbul’dan
Sırtımda hala tırnak izleri var; kan kırmızı
Mecbur doğuracağım bu erguvanları…
Deniz kokusundan mavi bir yatak üstünde…

 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: