RSS

Aylık arşivler: Mart 2010

İncir misin erik mi?

Bahçeleri izliyorum kaç gündür. Erik ağaçları tüm ağaçlardan önce çiçek açıveriyorlar. En son mürdümler, incir ve nar geliyor. İncir o kadar geç yaprak çıkarıyor ki, meyveleri bile daha önce oluşmaya başlıyor. Temkinden ölecek yani. Yaşlı ruhlu bir ağaç türü. Zaten gövdeleri de yaşlılar gibi eğri büğrü. İncirden düşen iflah olmaz derler ya, bazı yaşlıların bilgelikleri de öyledir: bir laf söyler; yaşamından damıtmış, iflah olmazsın kaç gün düşün dur…

Zamansız açıp açıp sonra da üşüyüveren erik ağaçlarına baba baba nasihatte bulunuyorlar. “Çocuklar, çocuklaaaar, ilk güneşi görür görmez açmayın. Üşütüp çiçeklerinizi dökeceksiniz sonra…” diye.

Ama dinleyen kim? Çığlık çığlığa erik ağaçları dinler mi hiç? Onlar ağaç dünyasının heyecanlı yeni yetmeleri, mimozalarla birlikte.

Sen de bir erik ağacı mısın?
Kim incir, kim erik?

 
 

Etiketler: , , ,

Tokyo ile dağa tırmanmak

Biz çocukken yazları giyelim diye pahalı ayakkabılar değil, uyduruktan tokyolar alınırdı. Hem içeri-dışarı-içeri-dışarı-şıpıdık-şıpıdık, giyip çıkarması kolay olurdu, hem de ucuzdular. Şimdilerde tokyolar yine moda oldu; ismine sosyetik kadın dergilerinde flip-flop diyorlar. Şıpıdık daha güzel ve civelek değil mi? Şıpıdık şıpıdık şıpıdık.. Flip-flop, flip-flop. Şıpıdık üzerinde çiçekli, etekleri fırfırlı bir elbise, kırıta kırıta yürüyor. Flip-flop çok kaba, erkek Fatma kılıklı ve çocukça.

“Tokyo da nereden çıktı?” demeyin hemen. Aşağıdaki yazıda tokyolar başroldeler. Yazının ortasında tokyo ölüyor. Zaten yazın sonunu da nadiren çıkarırlardı. Şimdikiler daha dayanıklı. Parmak arası olanlar hemen atılırdı. Kalın bantlı olanları vardı, onlar bir süre yırtık, kopuk idare ederdi. Herşeyi şimdiki gibi hemen atamazdık.

Daha önce ilerlemek icin başka yollar seçmek, yöntemlerimizi değiştirmek ve farklı davranışlar benimsemek lazım diye yazmıştım. Sık sık elimizdeki malzemeyi gözden geçirip yeniden karar vermek lazım. Biz ise ne yapıyoruz? “Hele bir yürümeye başlayayım, yolda düşünürüm” diyerek, hayatın ta en başında donandığımız malzemelerle ilerlemeye çalışıyoruz. Koca bir dağa tırmanacağız ama bunu tokyo ile yapmaya kalkıyoruz. 30’lu ve 40’lı yaşlara yaklaşırken tokyonun lastiği yavaş yavaş erimeye başlıyor. Zaten ayaklarımız büyümüş, tokyo beş numara küçük kalmış. Geyşalar gibi miniminimini yürümeye çalışırken, yolun tam orta yerinde, yalınayak başı kabak, ayaklar kan revan içinde kalakalıyoruz. Geri gidemezsin çok yol katetmişsin, ileri gidemezsin dağ çok yüksek. Orada çok salınamazsın. Bırak yanında geçip gidenleri, en başta yenilgiyi kendine yediremezsin.

Mesela evveli sene iki tokyom birden koptu. Ne yapacaksın, mecbur kenara oturdum beklemeye başladım. Korktum tabii. Sonra bir de baktım ki, bir sürü insan. Hepsinin tokyosu kopuk. Bir kısmınınki de kopmak üzere ama farkında değil, anca bir iki adımlık ömrü kalmış. Önceleri insan başına gelenlerin nedenlerini anlamıyor tabii. Yol kenarında öylesine el elde, baş başta oturuken, önceleri kendimizi kurban sanıyoruz. Zamanla sakinleşip de biraz düşünüce kafaya dank ediyor. Ne kurbanı canım! Neyi seçtiysek onu yaşıyoruz. Kendi gerçeklerimize gözümüzü kapamışsak, boş hayallere kapılmışsak, ayağımızdaki tokyo ile dağa çıkılabilir sanmışsak… Hata kimde? Çoğumuz koptu diye tokyoya, “Sapasağlam tokyomun canına okudu” diye dağa kızıyoruz.

Tamam. Olabilir. Belki o dağa tırmanmak istemiyordun da seni gaza getirdiler. Bir heves başladın yürümeye. Hadi başta sana kimse fikir sormadı diyelim (zor bir ihtimal ama, öyle diyelim…) Peki, yaşamının kontrolünü eline aldıktan sonra sen neden bu soruyu kendine hiç sormuyorsun? Bir noktada durup düşünmek lazım gelmez mi? Yolun bir yerinde, yalın ayak başı kabak kalınca, anca o zaman panik içinde düşünmeye çabalıyoruz hepimiz. Devam mı yoksa burada mı kalalım, yoksa başka rota mı deneyelim? İşte, sıkıntı bundan.

Bu yolculukta seçimlerimizi arada bir korkularımıza esir olmadan sıfırdan tanımlarsak, işte güç olan bu.. Gerçekçi bir bakışla, durum tesbiti yapıp, eldeki malzemenin durumunu gözden geçirmek gerekli. Sırt çantana bir göz atmalısın. Bunu yapmak için illa tokyonun kopmasını beklemeden. Bir noktadan artık eminim. Hayat kimseyi kabak gibi soyup ortada bırakmaz. Hiç bir zaman. Çözümleri önceden cebine koymuşsundur, çantanın dibindedir de belki unutmuşsundur. Dert her neyse, devası mutlaka çantanda vardır.

Dök bir çantanı yere.. Ne var ne yok, envanter çıkar. Yolculuğun bundan sonrasında işine yaramayacak ise, at. Var mı unuttuğun başka bir yeteneğin? Mutlaka işe yarayacak bir kaç şey koymuşsundur çantana. Bir istek vardır belki ceplerden birinde, çok isteyip sonra unutuğun. Herşeye bir gözat ve sonra, hala istiyorsan dağa çıkarsın ya da istersen takıldığın noktada bir süre eyleşirsin. Hatta çok istiyorsan, ilelebet orada kalabilirsin de…

Sana ne söylendiyse öyle değil, sen ne istiyorsan öyle olsun.

 
4 Yorum

Yazan: 03/25/2010 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

La Habana Vieja -5

Küba yönetimi için batılı turist gelişmiş dünyanın tüketim çılgınlığı ve düşkünlükleri ile sakınılması gereken ama parası bol biri. Sokaktaki insan için, insani bir yaklaşımla, kendinde olmayan bir sürü güzel şeye sahip olan biri… Sakın yanlış anlaşılmasın, Küba insanı iyi eğitimli ve gururlu. Kimse kimseye el açıp yalvarmıyor. Evet, konuştuğumuz bir kaç aydın insan sistemin geleceğinin belirsizlik içinde olmasından dolayı çok karamsar ve ümitsizdiler. Kendi toprakları üzerinde bir türlü huzur ortamı yaratamamış bir ülkenin insanı olarak ülkenin sanatçıları ve aydın insanları ile konuşurken duygudaşlık kurmak çok zor olmuyor. Sıkıntılarını, korkularını ve boşa geçip gittiğini düşündükleri yaşamları ile ilgili derin hüzünlerini anlamak hiç de zor değil. Bizler de şu günlerde çok benzer duygular içinde değil miyiz?

Ancak Kübalılar yakın geçmişteki insanları kör eden, bebelerin canını alan açlık ve derin bir yoksullukla sınandıkları ama gururlu ve boyun eğmemiş bir yaklaşımla adına “özel dönem” dedikleri yılları kendi çabaları ile atlatabilmişler. Bu nedenle halk olarak başları dik. Bugün aynı şey bizim başımıza gelse birbirimizi yemeden, sağ salim bu gibi zorlukları atlatabileceğimizden emin olamıyorum.

Devrimin başarılı olup olmadığını tartışmak bizden çok Kübalılara düşer tabii ama bir yanıt üretebilmek çok kolay değil. Başarısızlıklar da olmuştur mutlaka. Nihayetinde bu insanlık için de hala sürmekte olan bir deney. Hesaba katılması gereken bazı gerçekler ortada. Bugün 11 milyon Küba nüfusunun 700bini üniversite mezunu. Çocuklar en fazla 20 kişilik sınıflarda, başlarında öğretmenleri ile güzel, kocaman okullarda ders yapıyorlar. Okullar restore edilmiş, en bakımlı, en güzel binalar. İçlerinde bir çok gelişmiş ülkenin okullarından daha iyi eğitim görmekte olan güzel çocuklar. Gördüğümüz tüm çocuklar neşeli ve mutlu gözüküyorlardı ve sağlıklıydılar. Toplum onlara çok değer veriyor. Evet, çocukların bonbonları, çikletleri yok belki ama çürük dişleri de yok. Anneleri onları doğurduğunda adam gibi doğum izni yapabilmiş ve onlar her gün süt içebilmişler. Bizim minik insanlarımızın çoğuna sağlayamadığımız güzellikler bunlar.

Bir anlaşılmaz kalan nokta şuydu benim için. Bazı yoksul insanlar sabun ve şampuan istediler bizlerden. Hatta minik sabunlar verip resim satın alırken pazarlık yapıldığına da şahit olduk. Ama yollarda gördüğümüz insanların, çocukların üstü başı, neredeyse her pencereden sarkan çamaşırlar tertemiz, mis gibiydi. İnsanların giysilerinde leke, yırtık, yama yoktu. Ter ve pislik kokmuyorlardı. Su bağlantısı bulunmayan, tankerle depolarına ücretsiz su basılan eski Havana solarlarından Pazar günleri pırıl pırıl kılıkları ile arz-ı endam edip, piyasa yapıyorlardı. Evet, Kübalılar susuz, çamaşır makinasız, deterjansız temizliğin yolunu bulmuşlardı herhalde ama dünyaya söylemiyorlardı. Kendi çıkardığım sonuç, bu pırıltının sebebinin, Latin Amerika’nın büyük bölümünde olduğu üzere, yurt dışına yerleşmiş akrabalar tarafından ülkeye aktarılan para ve hediyelerin parıltısı olduğu ama bu bir tahmin. Örneğin¸ Honduras ekonomisinin beşte birini ABD’de ki gurbetçilerin aktardığı dolarlar oluşturuyormuş. Ama Küba’da durum nedir diye sorsam, etrafta kesin ve doğru yanıt verecek kimse yoktu.

Sonuç olarak Havana bende kalma değil gitme isteği uyandıran bir şehir oldu. Belki yıkıntı ve yoklukların belki de, devrimin sönmeye yüztutmuş ateşinin hayal kırıklığıdır. Beni Havana’da derin bir hüzün sardı. İnsani hırsların diğer insanların yaşamlarını hiçe saydığı vahşi bir geçmişten sıyrılıp, ezilen insanlar için farklı şeyler başarmak isteyen gençlerin kurduğu sistemin 60 yıl sonraki düş kırıklığını yaşadım insanların gözlerinde ve sözlerinde. Zamanda yolculuk gibi. Müzeler, gazeteler, medya, posterler, duvar yazıları devrim ruhunu canlı tutmaya çalışıyor. Siz ise 60 yıl öncesine ait canlı tutulmaya çalışılan bu insancıl düşün ne hale geldiğini aynı anda sokakta yaşıyorsunuz. Belki de bu nedenle, kalmak değil, evime dönmek istedim.

 

Etiketler: , , , ,

La Habana Vieja -4

Tarih dedik de, Küba’da tarih 1500’lerde itibaren başlıyor. Öncesini ise İspanyol’ların marifetli itlaf planları sayesinde anlatacak kimse kalmamış. (İspanyollar sonradan özür dilediler mi acaba diye düşünmeden edemiyor insan, ve böylesi bir özrün anlamını…) Adanın özgün halkları Siboneyler ve Atabey’ler genetik haritalardan bile silinmiş. Bir iki isim kalmış geride sadece. Üst üste biriken tarih epi topu 500 yıl. Bizim gibi geçmişi onbinlerce yıla dayanan, tarihin üstüste dikey biriktiği topraklardan gelenleri bu sığlık pek kesmiyor tabii.

Şehri yayan gezerken, ekonomik anlamda bir çok ümidin bağlandığı yolunacak kazlara yönelik bir tiyatro dekoru içinde gezdirildiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Bir çok binanın restorasyonuna yeni başlanmış. “On yıl önce burada olsaydınız” diyor rehber, “Plaza Vieja’da tüm evler şunun gibi dökülüyordu.” Şimdilerde Havana Unesco’nun katkılarıyla insanlık mirası kapsamında, bir düzene oturtulmuş restorasyon projeleri ile eski günlerini arıyor.

Bu his ancak Havana dışındaki şehirlere gidince değişime uğruyor. Küçük şehirlere gidildiğinde şehrin turistlere karşı içinden geçirdiklerini okumak biraz daha mümkün. Kapı ve pencereler her daim açık. Çoğu köy evinde sabit jaluziler var; ahşap ya da metalden. Ama çoğunda cam yok. Belki pahalı, belki bulunamıyor, belki de hava sıcak olduğu için; hep açık tutacak isen cama da gerek yok zaten.

Dış gözlere görece kapalı olan Havana’nın aksine (belki kısa sürede biz bakmayı bilememiş de olabiliriz tabii), daha ufak şehirlerde kuyruğu dik tutmaya çalışma çabası da daha az belirgin. Evler zamana daha iyi karşı koymuş; belki onları seven sahipleri içlerinde yaşadıkları, ellerinden geldiği kadar evlerini korudukları içindir.

Turist yolları üzerinde şunu iyice seziyorsunuz; yabancılara ve memlekete bırakacakları paraya bağlanmış umutlar var. Hem kapitalizme karşı başarılmış olan “olağanüstü devrimin mucizelerini” yeni kuşaklara ve dahi kapitalistlere unutturmayacaksın, ama halkının bekası için de kapitalistlerin bırakacağı “konvertibl pesolara” yüz sürmek zorunda kalacaksın. Bu yaman çelişkinin üstesinden Küba yönetimi halkını yabancılardan ayrı tutmaya çalışarak gelmeyi amaçlamış sanki. Çok değil bir kaç sene sonra bunun olanaksızlığını anlayacaklar sanırım. Ignacio Romanet ile yaptığı söyleşide Fidel Castro’nun geçmişteki bazı başarısız denemelerden bahsederken en sık söylediği şey “Çok gençtik, idealisttik, deneyimsizdik, bilemedik” oluyor. Allah uzun ömürler versin kendisine.. Şimdi seksen küsur yaşında. Acaba bu konu da ileride “Deneyimsizdik” dediklerinden biri mi olacak, merak ediyorum.

Dünya dönüşürken Küba onun dönüştüğü tarza ayak diremeye çabalamış. Zaten dünya Küba’nın bu direnişine “bakmaya” geliyor. Küba’ya gelen bir çok turistte “Fidel ölmeden Küba’yı görmek” gibi bir düşünce olması, dünyanın beklentisini de gösteriyor. Bu ne demek? Fidel ölünce, yıllarca bastırılmış yoksunluklar patlayacak, Küba yine Amerika’nın partiler verdiği arka bahçesi olacak; vur patlasın çal oynasın. “Kısa sürede bizim gibi olacaklar, bak dediydi dersin” kehaneti. Dünya bakmaya geldiği şeyi de “un peso”ları, yoksul çocuklara dağıttığı bonbonları, T-shirtleri, Dolarları, Euro’ları ile hızla değiştiriyor… Raoul Castro 1 Nisan 2008’de cep telefonu sahibi olunmasına izin verdi. Halkına şaka mı yaptı acaba? “Gereksiz baskılardan artık vazgeçmek lazım” demiş. Değişim kapıda bekliyor, halk da dünyada olup bitenlere kör değil, bunu yürekten istiyorlar gibi geldi bana.

Şimdilik Küba hala insanlığın en büyük eşitlik deneyinin olası olduğunu gösteren bir örnek; deneyin başarılı olup olmadığını sonra tartışalım. Hangi pencereden ve Küba’ya ne kadar sevecenlikle ve tarafsızlıkla bakabildiğimize bağlı. Örneğin hala Afro-Kübalılar yani teni koyu renk olan eski kölelerin torunları eşit iş ve haklardan yararlanamıyorlar. Hakları var ama eğitimsiz oldukları için yararlanmasını beceremiyorlar deniliyor. Suça eğilim bu sosyal grup arasında daha fazla imiş. Görülen o ki, beyazlar hala diğerlerinden daha eşit. Kölelik tarih olmuş olsa da geleneklerin kalıntıları günlük yaşamda devam ediyor. Algılar ve önyargılar 60 yılda değişmiyor. Örneğin, devrimin ön saflarında bir çok kadının erkeklerle omuz omuza çarpışmış olması gerçeği, kadın erkek eşitliğinin toplumun her katmanına yayılmasını sağlamaya da yetmemiş. Kadınlara da kağıt üzerinde her türlü hakkı tanınmış. Haklarını kullanmayı biliyorlardır herhalde.

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: