RSS

Aylık arşivler: Şubat 2010

La Habana Vieja -3

Çoğu evde şifoniyerin üzerinde bir dini heykel veya ikona da bulunuyordu. Bazı giriş kapılarının üzerinde “bu ev şu şu aziz tarafından mutluluk ve sağlıkla kutsanmıştır” şeklinde yazılar vardı; nazarı uzakta tutsun diye. Demek ki dünya malı vermese de Tanrı’nın varlığına inançları  henüz tükenmemiş. Zaten Küba’da devrim ruhban sınıfına dokunmamış. Ruhban sınıfının ileri gelenleri arasında devrime karşı olanlar olduğu kadar
ondan yana çıkan din adamları da olmuş.

Devrimin ilk zamanlarında Kilise Miami’deki Katolik papazlarla ortak hareket edip, kendi çocuklarının başını yemiş. Herhalde Küba Devrim Tarihi’nin en acıklı kayıplarından
biri bu olsa gerek.  Çocukların velayetlerinin kendilerinden alınacağı, komünistler tarafından et konservesi yapılıp önlerine konacağı anti-propagandalarına inanan orta sınıf Kübalı’lar kilise eliyle çeşitli yaşlardaki 14.000
çocuğu ABD’ye yollamışlar. Bu büyük transferin telaşından olsa gerek, çocukların yanlarına verildikleri ailelerin doğru dürüst kayıtları bile tutulmamış.  Aileler bir kaç aya devrim ateşi söner, çocuklarımızı geri alırız umudundaymışlar.

Zaman geçtikçe, telefonda bile konuşamaz olmuşlar zira çocuklar anadillerini unutmuş. Sonrasında da sınırlar kapanınca hatlar toptan kesilmiş olmalı.  Bu çocuklardan bazıları ancak kırk yıl sonra insani bir proje  kapsamında Küba’ya tekrar ayak basabilmişler. Yaşıyor ise bir araya geldikleri anneleri ile tercüman aracılığı ile konuşabilmişler. İlk lafı ne olmuştur acaba annenin? Acı bir sayfa yakın tarihten…

Ana yolları bırakıp, ara sokaklara girmek gerek gerçeğe biraz daha yaklaşabilmek için. Her bir penceresine farklı tahtalar çakılmış, eskinin zengin binaları; oda oda bölünüp bugünün apartmanları; “solar”lar olmuş. Kepenkleri kapalı, açık olanların da içleri karanlık. Hiç birinin içini tam göremiyorsunuz. Balkonlardaki çiçek saksıları, su bidonları, muz hevenkleri, kümesleri, uyuklayan köpekleri ve atletli adamlar ile sokağı seyreden yaşlı kadınların yüzleri. Hiç biri yaşamlarının gündelik akışı ile ilgili sır vermiyorlar.

Yanınızdan geçen sarı Amerikan okul otobüslerini andıran belediye otobüsleri
itiş tepiş. Bir bekleme sırası yok; ortalıkta gezinerek bekleşiyor insanlar.
Derken bir araç geliyor, hooop, hemen bir sıra oluşuyor. Sıra varmış meğer ama biz görememişiz.  Halkın kullandığı peso’ları turist olarak kullanmanıza izin olmayınca, dolmuşların, marketlerin, ara sokaklardaki büfelerin kapısı da size kapalı.  Siz turist olarak sadece size gösterilen kadarına bakıp, yola devam etmek zorunda olan gel geç misafirlersiniz. Müzelere gidin, Calle Obispo’da kafelerde oturun, müzik dinleyip el çırpın, eğlenin, yiyin için, para harcayın, ama mutlaka evinize dönün.  Havana sizi sandalyenizde iğreti oturtuyor.  “Yiyin” kısmını ne kadar beceremediklerini sonra anlatırım ama “için” kısmında kusur yok. Mükemmel biraları “Buccanero”lar adanın korsanlarla içli dışlı tarihine atıfta bulunuyor; “Korsan Birası”. Daiquiri’nin anavatanı Küba. Mojito’nun naneli ferah tadı dünyaya yine Küba’dan armağan.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , ,

La Habana Vieja -2

Havana’dan başlayalım.

Havana turistik fasadın arkasında ustaca gizlenen bir şehir.  Orta yerde pazarları, bakkalları, mağazaları olan bir şehir değil. Halk hep sokaklarda. Evler dökülmüş, bir kaç yüzyıllık yapılar çok kötü durumda. İnsanlar sokaklarda sapsarı sandviçler yiyorlar, ele ele dolaşıyorlar, parklarda oturup laflıyorlar, akşamları dans ediyorlar. Girişken ama sayıca küçük bir grup insan ise size purolar, karpuz çekirdeğinden kolyeler, işli örtüler, resimler satmak istiyor. Ama gerçekte, evlerinin kepenkleri kapandığında nasıl bir hayat yaşıyorlar pek bilemiyorsunuz. Sıradan insanlar ne yer, ne içer, nasıl yaşar bilmek kolay değil. Çizmeleri simsiyah cilalı mağrur trafik polisi, müzede rehberlik yapan ve tek kelime yabancı dil bilmeyen kadınlar, koko-taksi şoförü, itfaiye eri, tombik okul çocuğu hangi evde, nasıl koşullarda yaşıyorlar? Bir şehri, bir ülkeyi o ülke yapan insanlarıdır ya  Havana’daki insanların yaşamlarını kısa sürede ve dışarıdan bakarak ancak tahmin edebiliyorsunuz.

Akşamları büyük olasılıkla, Karaiplere özgü bir düşkünlük olan salıncaklı sandalyelerine oturup, ailecek dizi seyrediyorlar. Rahat, puf koltuklar, işli yastıklar, camlı büfeler filan görmedim. Evlere çaktırmadan göz atıp geçtik önlerinden.  Geçtiğimiz yolların yarattığı örneklem hatası diyebiliriz belki. En çok gördüğümüz eşya salıncaklı sandalyelerdi. Sonra rahatsız, oymalı kakmalı ve bir örnek olmayan eski yemek masası sandalyeleri ve minik sehpalar vardı. Köy evlerinde şehir evlerine göre daha çok eşya olduğunu gözlemledim. Mutlaka altı sandalye ve yemek masası oluyordu, küçücük, daracık yemek odasına  ite kaka sığdırılmış gibi duran. Yataklar, bir divan, bir iki komodin, bir kaç sehpa ve belki bir şifoniyer. Vantilatör ise mutlaka. Ve her evde olmazsa olmaz aynalar… Demek ki hava sıcak… Demek ki, bu insanlar kendilerini seyretmeyi, süslenmeyi seviyorlar.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

La Habana Vieja -1

Onlar “La Habana vieja” diye dursunlar, bana göre Havana erkek; Karaiplerin Grand Dük’ü…

Evet, Havana bende erkek bir şehir izlenimi bıraktı. Belki tenindeki güçlü motorin kokusundan
belki de yabancılara diklenmesinden, meydan okumasından. İstanbul iniş çıkışları ve gizli köşeleri ile ona kıyasla daha dişidir mesela.

Yok, Havana illa ki dişidir diyorsanız, o zaman da ben onu Büyük Umutlar’daki Miss Havisham’a benzetirim. Yırtık gelinliği üzerinde ve küflenmiş, örümcek ağları altındaki yemek masasının dibinde…
Damat kaçtığı için hayatını düğün gecesinde askıya almış Miss Havisham.

Küba’nın düğün gecesi de Batista’nın tası tarağı devrimin çocuklarına bırakıp kaçtığı, 31 Aralık 1957 gecesi olmuş. Önce Che ve Camillo Havana’ya girmiş. Fidel ise sağa sola selam ede konuşa, sekiz gün sonra ancak gelebilmiş. Tas ve taraktan bir mucize yaratmak da devrimi yapanlara kalmış hali ile.

Düğün filan dedik de fasadın arkasını görmek niyetinde olmayanlar canlı, neşeli, çalmadan oynayan insanlara bakıp, mutlu ülke mitosuna kaptırıp düğünde sanabilir kendini. Zaten çoğunluğun Küba’ya geliş nedeni de bu. İnsanlığın eşitlik düşünün son kalesini, dış baskı ve yoksunluğa teslim olmamış, bir lokma bir hırkayı eşit paylaşan insanları görmek. Yaşamın tüm basitliği içinde, tüketmeden de mutluluğu yakalayıp yakalayamadıklarını yerinde gözlemlemek. Zaten devrim ateşine odun atan bir tek Küba kaldı ayakta. Gelenler de ellerinde Euroları ile ateşe bir odun atıp, seyrine bakmaya geliyorlar.

Havana’dan başlayarak gittiğimiz diğer minik kentlerde Küba ne gösterdi bize biraz onu anlatmayı deneyeceğim. Kısa sürede ve belirli yerlerde “gezdirilirken”  bir ülkeyi anlamaya dahi başlayamazsınız. İnsan olsa olsa kendi kafasındaki imgelerle öncesi / sonrası karşılaştırması yapabiliyor, o kadar.

Bir kaç bölümde,çektiğim fotoğraflarla süsleyerek anlatacağım
Küba’yı sizlere… Umarım ilginizi çeker.

 

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Yaşam akan bir ırmaktır…

Hepimiz yaşam boyu içinde bulunduğumuz durumları kendimiz yaratıyoruz, biz öyle istediğimiz, öyle seçtiğimiz, gerçekleri işimize geldiği, bizi rahat ettirdiği şekli ile yorumladığımız için geriye baktığımızda “yaşam” dediğimiz deneyimler bütününü kendi ellerimizle oluşturmuş oluyoruz. Zaman içinde çok geride kalmış bir noktaya hep bugünün bilinç düzeyinden bakarak kendimizi yargıladığımız için de hatalarımız olduklarından çok daha büyük gözüküyorlar. Teleskopla uzaktaki, ölmüş yıldızlara bakmak gibi bir şey bu. Oysa onlar yaşanmış ve bizi biz yapan şeyler olarak çoktan kimliğimizin, kişiliğimizin içkin birer parçası haline gelmiş oluyorlar. Başka bir seçim yapsan, başka bir yaşam yaratmış olurdun kendine.

Bu bu kadar basit.  Bu kadar basit… Bu kadar basit olunca da kelimelerin sesi çok kuvvetli çıkmıyor haliyle.

İçinde bulunulan durumda seni doyuran bir şeyler varsa devam ediyor, kimseye de bir şey demek düşmez aslında.  Kime ne? Ne haddimize?  Sen nasıl bu durumu yaratıp beslediysen ve içinde kendini huzurlu, mutlu, gereksinimlerin karşılanmış hissetiysen, gün gelir kendi planını tersine çevirmeyi de seçebilirsin. Bu gereksinimin kalmayan bir şeyi yenilemek, değiştirmek, gözden geçirmek gibi.

Değişim isteği herkesin kendi içindeki çalar saate göre işler zaten. Ne dersen de… Uyumak ve uyanmak istediğin saati sen kurarsın, o saat geldiğinde çalar; sen de ya düğmeye basar uyumaya devam edersin ya da yataktan kalkar, yeni seçimler yaparak yeni bir güne başlarsın.  Hatırlamak gereken tek şey kurban değil, karar veren olduğumuzdur. Yaşanan her anın kendi seçimlerimizin sonucu olduğunu düşünerek,  algılamamızın çerçevesini değiştirmek gerekir.  

Bu kadar emin cümleler ettiğimde hep aklıma gelen ve beni kendime getiren bir fıkrayı anımsadım diğer yandan:

Adamın biri hayatın anlamını aramak üzere yollara düşmüş, Hindistan’a gitmiş, sormuş soruşturmuş, kimse bilmiyor. Çin, Katmandu, Nepal. Bilen yok. Derken bir derviş demiş ki buna, “Bilmem nerenin tepesinde bir dağ var, orada bir in var, inde ulu bir keşiş yaşar, yılda bir iki defa inin önune çıkıp, gerinir, o anda yakaladın sordun sordun. Bilse bilse o bilir.”

Adam gitmiş, ini bulmuş, yaz geçmiş, kış geçmiş, inin önünde toprakta yatıp kalkıyor. Derken bir bahar günü ulu keşiş içeriden çıkmış, gerinip, huzur ve sükunet dolu bir halde ufku tararken gözleri, bizim adamı görmüş.

Adam koşup keşişin ayaklarına yüz sürmüş; “Yaşamın anlamını arıyorum. Siz biliyor musunuz?”
Keşiş gözlerini dağlara dikip, “Oğlum” demiş “Yaşam usul usul akan bir ırmaktır!”
“Usul usul akan bir ırmak mı?” diye heyecan içinde bağırmış bizimkisi.
Zavallı keşişin gözleri korkuyla açılıp, “Ne, yoksa değil mi?” demiş.

Bildiğim, anladığım(ı sandığım), savunduğum her şey başka bir bakış açısından yanlış da olabilir. Mutlak gerçek diye bir şey var mı ki?

Herkese güzel haftalar dilerim.

 
 

Etiketler: , , , ,

NE RENKTİR AŞK

Bozgunlara inat
Bir geri dönüş
Ve
İki konak arası göçebe yürek
Dün yoktuk
Yokuz yarın da
Tutsak ruh ve ten
günlere sayılara
uzun kısa uykulara
Bir gün ansızın duyumsanır
Ne renktir
Nasıl solunur AŞK

Esin Üçüncüoğlu’nun blogundan aşırdım.

Şiirleri için
http://www.esinucuncuoglu.wordpress.com’a tıklayınız.

 
Yorum yapın

Yazan: 02/08/2010 in Şiir

 

Etiketler: , , ,

Garip bir kurabiye bu…

 

Yaşama dair türlü çıkarsamalarımın hepsini yine kendi basit yaşamımın
gündelik durumlarından damıtıyorum. Haftasonu kurabiye yaptım.
Çalışmam gerekiyordu ve ben okul çocukları gibi Pazar günü çalışmak
istemiyordum. İş yapmayayım yeter ki; toz almak, film seyretmek ve kurabiye yapmak arasında gidip gidip geldim.  Toz almak açmadı,
film seyretmek sorumsuzluk gibi geldi..  Kurabiye yaptım sonunda.

Yaparken de düşündüm; yaşam da kurabiye yapmaya benziyor. Yapmakta olduğum yulaflı üzümlü kurabiye tarifimi en güzel haline getirene kadar sayısız denemeler yaptığımı düşündüm.
Bazen taş gibi, bazen yapışkan, bazen yanık oldular… Elimdeki malzemenin ve fırının bana sunduğu sınırlamalar içinde sonunda yapa yapa iyi kurabiye
yapmasını becermeye başladım. Yaşamım da böyle oldu hep.

Şimdi yapmaya çalıştığım şey kurabiye; yani sonuç baştan belli.
Buna “kader” de diyebilirsiniz isterseniz.

Bir kurabiye tarifi üç aşağı beş yukarı bellidir. Ama aynı malzemeye
ufak eklemelerle ve kendine has dokunuşlarla birbirinden farklı binbir
çeşit kurabiye yapabilir insan.  Başlangıç malzemeniz (kendiniz, isteğiniz
ve yetenekleriniz) aşağı yukarı hep aynıdır. Elde ne varsa en mükemmelini yapana kadar bir çok kez deneyecek, yanılacak, yanacak,
kavrulacak ama bütün bu denemelerden kendinize göre işe yarayan,
kendi damağınıza göre bir yaşam tarifi ile çıkacaksınız.

Yanık, kavruk, yapışkan, pişmemiş ya da muhteşem kurabiyelere
deneyim” deniyor.

Bir kez muhteşem bir kurabiye yapmayı becerdiğinde iş bitiyor mu peki?
Pek tabii ki hayır. Keşke öyle kolay olsaydı. Ertesi gün yine yapışkan veya
yanık bir kurabiye de çıkabilir fırınınızdan. Ama ne oluyor? Giderek on kurabiyeden sekizi öncekilerden güzel olmaya başlıyor, giderek ustalaşıyorsunuz.
Kurabiye kendini sana öğretiyor, sen de en önemli malzemeni; kendini kurabiyenin hamuruna gerektiği kadar katmayı öğrenmeye başlıyorsun.

Olay ne peki? Bunca laf neden? Aslında bir tek önemli nokta var demek istediğim; yaşamınız konusunda başkalarının tariflerinin işinize
yaramayacağını söylemeye çalışıyorum.  Yaşamınızı nasıl şekillendireceğiniz
konusunda kimse size yol gösteremez. Yol ve yöntem sizin kendi içinizde verilidir; elinizdeki malzeme baştan bellidir.  Bu sizin kurabiyeniz.

Eldeki malzemeyle en iyi tarifi de yapa boza kendiniz geliştireceksiniz. Kendinize has, kimsede olmayan bir kurabiye tarifiniz olacak.  Kendiniz pişirip kendiniz yiyeceksiniz.

Afiyet olsun!

Not: Şimdi verirdim o güzel kurabiye tarifimi ama yazmak uzun olacak, sıkıldım… Didem’in kurabiyelerine bakın siz…

 

Etiketler: , , , ,

Yanlış Kuşları

Yanlış kuşu sevdiğim bir çocuk hikâyesidir. Sihirli bir kuşu olan çocuk ödevlerini yaptıktan sonra yanlış kuşunu çağırır, o da sayfadaki yanlışları yiyerek beslenir… Bunu duyan arkadaşları da defterlerini getirince, kuş tüm defterleri temizler ama son satıra geldiğinde öyle çok yemiştir ki patlayarak ölür ve yuttuğu tüm yanlışlar gerisin geri defterlere dönerek etrafı batırır. Masal kitabında kuşun patlamış halinin resmi de vardı; zavallı ortadan yarılmış ve etraf mürekkep lekesi içinde…

Fabrikanın penceresinden baktığında gördüğü „“harfiyat yapılır” yazısına feci takıldığından bir süre işlerini aksatan bir arkadaşım var. O kendini bilmiştir hemen. Ben dâhil çevremdeki herkes böyle nedense. Dilimizin temizliğine çok titizleniyoruz. “Harfiyat ile hafriyat arasındaki farkı anlayabilmemiz için eğitimize eşek yükü ile para harcandı. Kocaman kütüphaneli evlerde doğduk, büyüdük. İlk doğumgünü hediyelerimiz kitaplardı. Şimdi hakkını vermeye çalışıyoruz işte.” diyerek sakinleştirmeye çalışmıştım kendisini. Bu arada kendim bana gelen maillerdeki imla ve düşük cümle hatalarını düzelterek saklamak gibi bir hastalıktan musdarip iken, onu rahatlatma çabalarım beni de pek kesmedi doğrusu.

Eğitimsiz insanlarımızın yazım konusundaki eksiklikleri hemen göze çarpıyor ve “Yurdum insanı, hah hah hah…” başlıkları ile “hadi gülelim” diye Internet’te dönmeye başlıyor. Gülüyoruz tamam da, dilimizin bu denli fakirleşip, yanlışlara saplanması beni hep çok ürkütüyor. Tek anlaşma zeminimiz o çünkü ve o da elimizden kayıp gidiyormuş gibi hissediyorum. Ama diğer yandan hep adil olmaya çabalayan içsesim “Ne yani, öğrettik de mi yazamıyorlar?” diye onları savunmaya geçiyor.

Düşündükçe, yaşadıkça ve bir arada çalışmaya çabalayarak geçen 25 yıldan sonra, eğitimine para ve emek harcanmış eğitimli insanlarımızın ruhça ve kafaca “eksi(k)lik”leri, inatçılıkları ve yeniliklere dirençleri beni inanın ki çok daha fazla ürkütüyor.

Mesela neden “eğitim”li insanlarımızın bir araya gelerek iki elleriyle bir gözlerini oyamadıkları, bir türlü etkin şekilde örgütlenemedikleri aklıma takılıyor. Mesela nerede epilasyon yaptıracağını deliler gibi araştıran eğitimli kadınlarımızın, kurban bağışlamak istediklerine tek dakika bile araştırmadan, soruşturmadan kurbanlarını Deniz Feneri’ne bağışlamaları gibi. Veya bu yazın moda renkleri konusunda iki saat durmaksızın konuşabilen genç kızlarımızın 
modanın ideolojisi üzerinde tek bir kelime edememeleri gibi… Ya da neo-emperyalizmin az gelişmiş ülke ekonomilerine eklemlenme biçemleri ve sermaye kanamaları üzerine iki saat doğaçlama laf paralayabilen, kendini “çağdaş” olarak niteleyen birinin e-posta kullanmayı öğrenmeyi reddetmesi gibi. Demokrasiye gönülden inandığını söyleyen birinin sırf türbanlı diye otobüste o kadının yanına oturmayı reddetmesi gibi, gibi, gibi, gibi, gibi…

Bu ülkenin eğitimli kadınları ve erkekleri gözlerine far tutulmuş tavşanlar gibi. Kafalar bulanık, nosyonlar birbirine karışmış, düşünceler ve uygulamalar eskimiş, çürümüş ama hala kullanılmaya çalışılıyor. Sıkı sıkıya tutunulan slogan tümcelerden medet umuluyor; onlar düşünce sayılıyor. Bir düşünceye kapılandıysan yıllarca onu değiştirmeden devam ediyorsun; üzerine kelime eklemeden. En önemlisi, artık bizi çevreleyen koşullara ve önümüzdeki onyıllarda yaşamımızı etkileyecek olan politik değişimlere “ilgi” bile duyulmaması. Nasılsa elden bir şey gelmez diye mi?

Benim de buna kafam çok bozuluyor. Bu insanların her biri harfiyat ile hafriyat arasindaki farkı biliyor oysa. Ne işe yarıyor daha iyi analizler yapıp, çözüm üretemeyince bu malumatfuruşluk? Tartışarak, farklı düşünsek bile bir zeminde buluşup, ortak yaşamımız için birlikte bir eylem üretemeyince ne işe yaradı dil bilgisi?

Dil bu işe yaramazsa, bir araya gelip de ortak yaşamımız için birlikte bir şey üretemezsek bizi “insan” kılan ne kalıyor geriye? Karıncalar, arılar ve dahi maymunlar, sokak köpekleri bile daha iyi örgütleniyorlar ona bakarsan.

Ah bizi “yanlış kuşları bizi”…

Özetle diyorum ki; önce kafalarda ciddi hafriyat yapmak lazım ki boynumuz doğrulsun. Yoksa yan yana getirmişsin abece’yi, anlamlı bir şey söylemedikten sonra. Ne farkımız kalıyor gülerek küçümsediğimiz “yurdum insanından”?

 

Etiketler: , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: