RSS

Aylık arşivler: Ocak 2010

Yılanın Kuyruğu

Bunu bir belgeselde gördüm ve yine kafamın karışık olduğu, içinden çıkamadığım sorularla boğuştuğum günlerden biriydi. Anlatacağım olayda bir yanıt buldum sanki.

Şimdi durum şöyle; bir yılan türü var. Sadece oturduğu yerden kuyruğunu oynatarak besleniyor. Kuyruğunun ucu tombul bir solucana benziyor. Sarı, sulu, tombik bir solucan. Bir kurbağa başka ne ister yemek olarak? Toprağın üzerinde oynayıp, kıvranan bu kocaman solucan o kadar iştah açıcı ki ve kurbağa buna o kadar kilitleniyor ki, önünde çöreklenmiş yılanı göremiyor. Tam solucanın üzerine atladığı an, yılan da onu kapıyor.
Kurbağa tombul ve lezzetli olacağını kafasında kurguladığı o sarı şeye odaklanıyor ve resmin geri kalan kısmını görmüyor.

Bazen hallerimiz buna benzemiyor mu? Sonra da sorunlar (hikayemizdeki yılan) bizi yutuveriyor. Bir çok şeyi biz kurgulayıp, kafamızda yaratıyoruz. Çok bunaldığımız anlarda, geriye doğru bir adım atsak, önümüzdeki resmi biraz daha geniş bir çerçevede algılamaya çalışsak, hayat o kadar da çıkmaz sokaklardan oluşmuyordur belki.

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 01/29/2010 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: ,

Retoksa karşı detoks…

Son yıllarda, kendini emniyette hissetmeme konusunda hepimiz aynı yerdeyiz herhalde. Bence dünya üzerinde şiddet tırmanmadı. İnsanoğlu hep aynı oranda şiddet
ve güzellikle çevrelenmiş haldeydi. Ama şimdi bunlardan haberdar olma
oranımız yükseldi. Medya ticari bir yaklaşımla, satan neyse onu duyuruyor bize;
acı, kan, keder, silahlanma, ölümler, tecavüzler.

Sorun büyük ölçüde satılacak çok fazla „yayın saati“ olup, bunun içini dolduracak kalitede „içerik“ olmayışından kaynaklanıyor. Hergün içi doldurulması gereken yüzbinlerce saat yayın süresi var dünya üzerinde ve bu saatler çabucak, en sansayonel şekilde doldurulmalı ki ticari meta olarak bir değeri oluşsun.

Ciddi bir kirlilik getiriyor bu yaşamlarımıza. Sürekli zerkedilen medya zehrinin yan etkilerinden topluca “beyin ve ruh uykusuna” çekilerek kendimizi korumaya aldığımızı düşünüyorum. Ama bu koma halinin
giderek derinleşmesi, sonunda beyin ölümünü (yani kültür ölümünü) getirir. Toplumsal olarak fişi çekemeyeceğimize göre, bu ölümün yaratacağı kötülüklerin çilesini çekmek zorunda kalıyoruz hep beraber.

Ben kişisel olarak medyanın “incilerinden” uzak kalarak ve seyredeceklerimle, okuyacaklarımla, beynime alacaklarımı çok dikkatli seçerek ve hep kendim düşünerek, okuyarak, kafamın içine
başkalarının fikirlerini etraflıca ölçüp biçmeden „ithal“ etmemeye çalışarak “uyanık” ve “temiz”
kalmaya uğraşıyorum. „Organik beslenme“ gibi; uzun yaşamak için yediğin içtiğine dikkat etmek gibi, beyinlerimizin de besinlerini dikkatle seçmek gerekli.

“Huzur” ise ne yazık ki bizim bu coğrafyada hiç yok. Hemen dibimizde bilmem kaç cephede birden süregiden, artık kanıksadığımız savaşlar her gün bizim gibi insanların yaşamlarını tarumar ederken, bebeler annelerinin kucaklarında son nefeslerini verirken, huzurlu kalabilmek için cidden vicdanını susturmuş, “insan” olmayı reddetmiş olmak gerek. Elden bir şey gelmediği duygusu ise insanı çileden çıkarıyor. Vicdanın ile başedemediğin ölçüde kendi kabuğuna çekilip, kendi içine dönüyorsun… Bari orayı temiz tut değil mi?

Kurtuluşumuz kendi ruhumuzu tertemiz, beynimizi işler tutmak ve insanlar, çevre ve
dünyaya olağanüstü bir şekilde “duyarlı” kalmaktan geçiyor. Okumak, araştırmak, sormadan kabullenmemek, düşünmek, çok düşünmek, haberdar olmaya çabalamak ve çözüm üretmek durumundayız.

 

Etiketler: , , , , , ,

Söyleyeni Çok Yapanı Olmayan Öksüz Öğretiler

Otuzlarında bir kadın olası bir iki yaş daha genç bir erkeğe durmaksızın, 
cümle cümle “hayat dersi” veriyor. Çocuk da benzer laflar yarıştırıyor onunla… 
Belli birbirlerini etkilemek istedikleri.  Ahir zamanın moda öğretilerinden  ortaya karışık bir demet şeklinde sohbet kopuk kopuk, bir yarış şeklinde,
kim daha bilge oyununa dönüşüyor minik kafede..

Alt yapısı zayıf,  söyleyeni çok,  yapanı fazla olmayan ama  başkasına aktarması 
güzel öğretiler. Masalar yakın, duymadan olmuyor…  
Bu aralar bu kafede buna benzer kaç diyalog duydum bilemezsiniz.

Çoğu kere diyaloğun bir tarafı “Hmmm, hmmm” şeklinde cereyan ediyor,
diğer taraf ise ateş almış gibi, acelesi olan bir şekilde beğendiği öğretileri 
aktarıyor diğerine..

Yaşamı görece rahat, geçim derdi fazla olmayan, her yaştan insanın kahve-çay içerek bilgelik yarıştırmasına şahit oluyorum. Bir kitap okuyorlar, güzel bir cümle duyuyorlar, hemen paylaşmaya koşuyorlar. Kendileri yaşamadan, deneyimlemeden, aktarması güzel,
yapması zor yaşam derslerini birbirlerine akıtıyorlar.

“Bak Mevlana’nın bir lafı var; onu yazdım en çok ben kafama..
Diyor ki; en büyük günah sıkılmak. Demek ki aslında sıkıldığında değişiklik yapmalısın. Seni mutsuz eden durumlardan, insanlardan  uzaklaşabilirsin. Bir seçim koyabilirsin yani ortaya.”

Oğlan hemen şimdi bir seçim yapsa ve “eyvallah” deyip kalksa gitse masadan 
ne yapardı kız diye düşündüm… Kaçımız başkalarının burnuna dayadığımız 
öğretilerimizi kendimiz içselleştirebiliyoruz?

Acaba içselleştirmeden bir çok kere terennüm mü etmek gerekiyor?
Başkalarının üzerinde „bakalım oluyor mu?“ diye denemek?

Farkındalık içinde olmak da iyi bir şey bir yandan ama farkındalık yaşantıya dönüşmeyince insana diken gibi batar hale gelmez mi bir süre sonra?

Ancak “kendin yapabileceksen, önce yap, becerebildiğine emin ol ve gerçekten sonuç alırsan durumuna bakarak başkasına öner” diye kendime not alıyorum.  Ve hemeeeeennnn burada sizlerle paylaşıyorum..

En bilge bugün benim, var mı itirazı olan? 😉

 
1 Yorum

Yazan: 01/19/2010 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

İlişik yaşamak

Beklenti yüklemeden ilişki kurmanın olası olup olmadığını tartışırken biri dedi ki “Ama ilişki olabilmesi için “ilişmek” de gerekmiyor mu?”

Soru ortada.. Herkesin ilişki kurma şekli ve ilişkilerine yüklediği anlam
farklı oluyor doğal olarak.  İlişmek tabii gerekiyor ama yapışmak, takılıp kalmak ve karşındakini “yutmak” şeklinde değil.  

Çocuğumuzdan, eşimizden, sevgilimizden, anne babamızdan, patronumuzdan, çalışanımızdan, arkadaşlarımızdan sürüyle beklentimiz var ve bunlar yaşamımızı ve mutlu olma durumumuzu belirliyor.  Beklentilerimizi gerçekleştirmeleri için zorluyoruz çevremizdekileri…

Beklentisiz olma kavramını açmam gerek. Beklenti beslememek derken yaşamdan ve insanlardan kopuk, içine dönük bir çekiniklik halini anlatmak istemiyorum.
Tam aksine, yaşamın tam göbeğinde ve bize deneyim  çeşitliliği  sağlayan insanlarla bir arada olmayı başarmanın 
anahtarı olarak görüyorum.   Bunu nasıl başarır insan? Böyle bir “ermişlik” hali olası mı? Hazır yanıtım yok.  Düşünüyorum sadece.

Okurken “ilişik yaşama” diye Türkçe yorumladığım bir kavrama rast geldim.  Bu kavramsal anlamda belimizi doğrultmamızı sağlayabilecek bir 
yaklaşım gibi göründü bana.  

Kendinizi ilişki içinde mutlu edecek ve gereksinimlerinize karşılık gelecek şekilde davrandıktan sonra, sonuçlarından ari olmak hali diye özetleyebilirim. Yani, siz kendinizi mutlu etmeyi amaçlarken ve bu yönde adımlar atarken, bu adımların mutlaka bir karşılığı olmasını beklememek.. Diğer bir deyişle, karşındakinin davranışlarının sorumluluğunu ona bırakmak ve istediğiniz gibi davranmadığında bunu üzülmeden kabullenmek. Baş koşul olarak, karşındakinin “insan olma” ve kendini mutlu etme hakkını, serbest iradesini teslim etmeyi gerektiriyor.

Kimsenin seni, beni mutlu etmek gibi bir yükümlülüğü olmadığını, senin mutlu edebileceğin tek kişinin kendin olduğunu içtenlikle 
baştan kabullenmek.. Birinin seni mutlu etmeyen davranışlarından sen istiyorsan uzak durabileceğini fark etmek.. Zira onu seni mutlu edecek şekilde davranmaya zorlamak kişilik hakkını ona teslim etmemek olmaz mı;  “Benim duygularım, gereksinimlerim seninkilerden daha önemli” anlamına gelmez mi?

İlişik yaşamak” kavramsal olarak ilişkiler yaşarken 
üzerinde düşünebileceğimiz bir yaklaşım gibi geliyor bana.. Gündelik yaşamımıza uyarlanması problematik olsa da, belirli bir deneyim birikiminden sonra uygulama da kolaylaşıyor. Yaşayarak bir şekilde farklı yollardan da olsa oraya varıyor kimileri.

“Ben benim, sen sensin.. Kesişim  kümemiz “biz” ama ikimiz farklıyız” demek.. Biz’i onurlandırmaya çabalayalım ama bu süreçte “kendi”mizi kaybetmemiz gerekmez demek kısaca..

 

Etiketler: , , , , ,

Sen unut geçmişini, ben aklımda tutarım…

Kimi insanlara dökülüveririz; önlerine serdikçe geçmişimizi anlattıklarımıza kendimiz de şaşarak… En sevdiğimiz, çok güvendiğimiz, iyi tanıdığımız biri olması bile gerekmez bazen..

Aslında akış ona doğru değil de kendine doğru yaşanır. Karşısında dinleyen biri olmadan “kendi”si ile “konuş(a)mayan” çok insan var. Ama bu aşağılanacak bir durum değil, bir aşama sadece…

Kendi” egonun karşıtıdır” diyor Jung.   “Olduğun gibi görün” demesi de aynı laf Mevlana’nın; egonun yok olup kendin ile buluştuğun nokta.  Ruhun özgürlük yolculuğunda toprağı öptüğü yer..

Her insan bir nehir ve herkes “kendi” yatağında menzile doğru akıyor. “Kendi”n olmaya çabalamak doğamızın gereği. Kimisi kestirmeden gider, çağlayanlardan dökülür, erken erer. Kimisi ise kendine doğru olan yolculuğunda dümdüz ovada dolambaçlı menderesler çizer. Ama er ya da geç kendi denizine ulaşır can suyu… İçinde aktığı coğrafyanın koşulları ve beslendiği kaynaklar belirler çizdiği yolu, derinliğini ve akış hızını.

Aktıkça keşfederiz ve bazı hallerimize, durumlarımıza ve duygularımıza uyanırız.  Bazı noktalarda başkalarına yapılan o ilk konuşmalar dışarıdan içeri döner, artık aktarılan bilgi içselleşmiş, hazmedilmiştir. Ama ilk başlarda hep birilerinin tanıklığına gereksinim duyulur.

Birine kendini anlatmak tamam da, biri sana anlatınca “karşılayan” taraf olmak da büyük incelik, duyarlılık ve sorumluluk istiyor.  Saçıp savuruyoruz çoğumuz tavsiyelerimizi, dayatmalarımızı, ‘yap-yapma’larımızı… Sadece karşı tarafın kendine kendini anlatmasını dinlemek yetecek iken…  Kendine bir demet çiçek sunulan filin onu hortumu ile tutması gibi bir durum yaşanıyor çoğu kere.

Biri bana kendini ve geçmişini anlatırken; “Sus, konuşma ve yorum yapma” diye sürekli hatırlatıyorum artık kendime..  Yorumum çok eksik olacak.  Ben o değilim; anlatılan şeyleri ben yaşamadım..  Ne kadar anlayabilirim ki zaten. Ve ne biliyorum ki ben? Anlayamam… Duygudaşlık kurabilirim ancak.

Sen sus! O sadece dinlemeni ve kıyıda durmanı istiyor…” diyorum kendime..

Suyun kıyısında oturup, onu dinlemek gibi… Bir nehire “öyle akma böyle ak, çok şırıldadın ama şimdi..”  denir mi?

 

Etiketler: , , , , , ,

Koltuğum liman

İstediğim nedir bilmiyorum
Başka bir deniz?
Başka hava?
Gitmek istediğim tek yer yok
Oturduğum koltuğum liman
En unutulmaz yolculuklara
Buradan kalkıyor gemilerim
Tüm uzun seyahatlerden
Sıkılmış dönüyorum
Evim bildik ve dost
Toprağına yüz sürüyorum.

 
2 Yorum

Yazan: 01/03/2010 in Şiir

 

Etiketler: , , , ,

Lodoskadın

Kurtadamın dolunaydaki halleri benim bünyemde lodos’a karşılık geliyor.

Gözlerim yerini kulaklarıma bırakıyor. Duyma yeteneğim keskinleşiyor. Aman sakın stajyer bir şaman veya doğaüstü güçleri olduğunu vehmeden bir vikan (ahir-zaman cadısı) olduğum sonucu filan çıkarılmasın.

Umursamaz lodosun uzaklardan cümlesini önüne katıp sonra tepenin orada başı şişince, türlü sesleri kapımızın önüne döküp gitmesi ile ilgisi var. Bir de içindeki sesi susturup, tek tek bu sesleri ve öykülerini duymayı istemekle…

Oturduğum yerde, açık camdan serçelerin cip ciplerini duyuyorum. Karşı damdaki su birikintisinde yalnız bir kuyruk sallayan duş alıyor, şıpır şıpır. Yolcu motoru geçiyor, görmüyorum ama dalgaları yarıyor.  Dalgalar da lodosa uymuş, aşağıdaki yalıların rıhtımını dövüyorlar. Bahçedeki ağaçlar uğulduyor. Bir yaprak seli dökülüyor hışırtıyla bahçenin taşlarına. Uzaktaki köprünün uğultusu bugün çok yakın. Martı yavrusu kedi kadar olmuş ama hala mıyır mıyır ıslıksı bir tonda annesine serzenişte bulunuyor. Karga ise gevrek bir gak ile üzerlerinden uçuyor.

Üç ayrı köpek havlıyor karşı tepede, tonları farklı. Yan komşunun öksürük nöbeti tutuyor. Alt komşu neyine yumuşak bir nota üflüyor. Arka daireden tabak çanak sesi ve minik bebeğin sözcüksüz “yemek istemiyorum” itirazlarını duyuyorum.  Balkon kapısı tam örtülmemiş, rüzgar uğuldayarak içeri sızıyor. Bonsai bir yaprak düşürdü. Kaloriferler ısınırken tık tık diye genleşiyor.

Ne var şimdi bunda derseniz, hepsini aynı anda ama ayrı ayrı duyuyorum. Olan bu..

Eminim Orhan Veli de İstanbul’u dinlerken lodos vardı. Evet, lodos dalgaları kudurtur, insanı serseme çevirir ama aynı zamanda Istanbul’un yanaklarına farklı bir renk de getirir. Aşk gibi (mi) biraz..

 
 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: