RSS

Aylık arşivler: Aralık 2009

Chora..

Kaidesi nakışlı  
Kendi yarım kalmış 
Bir chorayım ben  
Susuz bir aşk çeşmesini 
Kuru gözlerle bekleyen  
Beni oyan acemi eller  
Bırakıp gittiler çoktan  
Oyundan sıkılıp  
Bekliyorum gelecek ve  
Yüreğimi işleyecekler  
Ki çeşme aksın yeniden…  

27.10.2009  

 
Yorum yapın

Yazan: 12/31/2009 in Şiir

 

Etiketler: , , ,

Anlama; Yalnızca Hisset!

Kendinizi olağanüstü güzel hissettiğiniz bir günü hatırlayın. İnsanların dönüp sizden yansıyan ışığa bir daha, bir daha  bakmak istedikleri bir günü.. Tanrı’nın sureti / Evrenin yansıması olarak yaratıldı isek, zaten o güzel olduğu için biz de güzeliz. 

Bana bu sabah dank eden düşünce ise şu oldu: içinde O’nun güzelliğini hisset, onun bir parçası olduğunun bilincine var. Tamam. Ama bu işin bir yarısı.. Diğer yarısı ise şu: karşındakinin tanrısal güzelliğini bir ayna gibi onlara yansıtamazsan, senin güzelliğin onların ilgisini o kadar fazla çek(e)miyor. Herkes kendi güzelliğinin bir başkasının gözünden yansımasını görmek istiyor. 

Kısaca, ne kadar yansıtabiliyor isek, o kadar güzeliz. Bu ise karşındakinin her şeyi ile güzel, tam ve yeterli olduğunu kafan ile değil, ruhun ile bilmekten geçiyor. Kafamız “Bu güzeeeel, benim olmalı. Bu ise çirkin istemem..” diyor.   Kafamız (nam-ı diğer egomuz) güzellikleri sadece görüyor ama hissetmiyor, içselleştiremiyor. Çoğumuz ruhumuz ile sevmeyi bilmiyoruz. 

Hep birilerini değiştirmeye, dönüştürmeye, kendi doğru bildiğimiz şekilde davranmaya zorlayarak yaşıyoruz. İçsel gereksinimlerimiz ne kadarına mahal veriyor ise, bizi değiştirme / dönüştürme zorlamalarına da o kadar katlanıyoruz. Bunu yapan hep kafamız. 

Kafamızla değil, ruhumuzla sevebilsek… Ruhumuz sorgulamadan sevme yeteneğine sahip. Bu karşındakini hiç tanımadan bile sevebilmek gibi bir düşünceye götürüyor beni. Ne kadar tanımaya çalışıp,  anlamlar yüklersek (ki kendi kafamızdaki arayışlar ve anlamlardır o insana yüklediklerimiz ve aslında o kişinin gerçeğinden uzaktır) o kadar ruhumuz ile sevmekten uzaklaşıyoruz.  Sonuç her zaman felaket.. Karşımızdakini bizim istediğimiz kişi olamadığı zaman sevmiyoruz. Kimseyi sadece “kendisi olduğu” için sevemiyoruz, ancak “bizim istediğimiz” olduğu zaman seviyoruz. 

“Ben şuyum, buyum, şöyleyim, sen nesin, kimsin?” gibi tanıma çabalarına girmeden once, bir süre susup, karşımızdakinin ruhuna baksak ve gördüğümüz güzelliği ona geri yansıtabilsek. Güzel bir şey göremiyor isek, ruhumuzla ruhuna degil, kafamızla kafasına bakıyor olmayalım acaba? 

Anlamaya çabalarken, analiz ederken hissetmeyi unutuyoruz hep.  

Haa, ufak bir nokta daha var önemli olan. Karşındakine güzelliğini ona yansıtma işinde kendi güzelliğinizin de karşınızdaki aynadan eşit şekilde yansıyıp yansımadığına bakmak gerek. Yansımıyor ise, “narsist” ve kişilik açısından zayıf bir kişiyi kendinize çekmiş olma olasılığınız var. Onlar sadece sizin aynanızdaki kendi yansımalarına hayran hayran bakar, kolay kolay size sizi yansıtamazlar. Onun güzelliğini yansıtmaktan helak olursunuz. 

Sadece size kendi güzelliğinizi yansıtıyor ise, bu da olmaz. Kendini sevmeyen biri ile karşılaşmışsınız demektir. Bu da dengesizlik yaratır. 

Yani, karşılıklı iki ayna gibi, yansıtacaksın ve karşındakinden yansıyacaksın. 

 SEVGİDE SONSUZLUK İŞTE ORADA… 

"Hayat asla düz bir çizgi değildir!"

 
4 Yorum

Yazan: 12/29/2009 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , ,

G-String kefen…

Alışveriş Merkezinden Soyutlamalar

Bir başka açıdan bakmayı dene yaşama...

Olayı hiiiç dramatize etmeye gerek yok. Gülerek yanıt aramaya çalışıyorum hep insanlık hallerimize.

Hayat aslında basit. “Life is shit, and then you die….” demişti bir İngiliz sokak bilgesi. (Hayat boktandır ve sonra da öleceğiz zaten.) Hayyam’ın (biraz kötümser) İnciluzcesi… Ama önemli olan bunu gülerek demişti..

İşte, “before the SHIT hits the fan” konuşup, gülelim, dalgamızı geçelim.. Engel ne? Kim? Kendimizden başka.

Ben iki gündür bir arkadaşımın “Ben ölünce G-string şeklinde kefen istiyorum” esprisine gülüyorum mesela…
Bir başka arkadaşım ciddi ciddi açıklamalarda bulundu; “Prozac demode oldu, artık Cipralex var!” dedi. Ciddi dedi.. Gülmeden.. Gülünesi bir laf ama…

Bu hallere nerelerden geldik yahu? Yeni yetmeler olarak hayatın sorunları (ki yeni yetmelik daha ciddi bunalım dönemidir haddi zatında) ile iyi kötü ama yine de başedebilip buralara kadar gelip, sonra ne oluyor ki duvara tosladık?

Neden bazılarımız dünya ve varoluş sorunlarıyla başa çıkmak yolunda daha kolay uyum sağlarken yaşama, bazılarımızın sürekli “uyuşmayı” tercih edecek kadar canı yanıyor? Bu süreç neden bazılarına kolay, bazılarına çok daha zor geliyor? Bu sorunun yanıtı çok önemli. Kendi ve geçmişi, ailesi, hayatındaki diğer kişiler ile hesap kesip, barışık olma hali neden dünyanın en zor işlerinden biri çoğumuz için? Bazıları bunu nasıl başarıyor?

Yoksa barışık görünenler numara mı yapıyor? Belki de gel geç bir ruh halidir. Bir karikatür görmüştüm yıllar önce Mad dergisinde. Adam kafasının üzerinde amuda kalkmış. Alt kattaki adam da matkapla tavana delik açarken, matkap ucu bizimkinin kafasını delince zavallı “Yaşasın, Nirvana!” diye seviniyordu. Belki de nirvana filan yoktur. Ama ne biliyorum ki ben, belki de vardır… ;-))

 

Etiketler: , , , ,

Bazen susulur…

Bir alışveriş merkezinden soyut bir kartpostal

ARADA BİR TERSTEN BAK YAŞAMA !

KUŞLAR VARDIR

Kuşlar vardır, cana benzer havalarda;
Soğuksa kar, baharsa yaprak;
Bir başına büyür toprakta ömrümüz,
Güneşle yeşil elleriyle çıplak;

– Uslu ayaklarla başlamış yolculuk –
Yürünmez öyle, bazen durulur,
Ve iner erenler katına yorgunluk;
Kapanır sükun üzre kitaplar.

Nefeslerle sürüp giden yaşamamız
Bir su kenarına gelir durur;
Ekmekten, şaraptan öte nimetler vardır;
Yürünmez öyle hep, bazen susulur.

CAN YÜCEL

 
 

Etiketler:

“Smack it hard with a large dong”

Siber dünya sizleri de benim gibi “t*ş*klı karı” kategorisine sokup, sürekli penis büyütme haberleri yolluyordur herhalde. Hadi biz çalışıp didinen, bağımsız kadınları sınıflama işini yanlış yapıyorlar, mesajlardaki olağanüstü yaratıcılığa ne demeli? İşte bu sabah çok yaratıcı bir başlığı olan bir e-posta geldi…

Smack it hard with a large dong” (Büyük bir dong’la ona bir sıkı şamar indirin gibi bir çeviri uygun düşer herhalde..)

Smack mi edilmek istiyoruz bakalım? Bu biiiir.

Hadi istiyoruz diyelim, bekar olsam kulağıma “I will smack you hard with my dong” diye fısıldayan bir adam olsa, kaç saniyede oradan sıvışırdım acaba? Bu ikiiii…

Bu konuda fikir beyan edin hanımlar; bana söz düşmez artık. Anket formumuz aşağıdadır:

a) Önce hakikaten Dong mu Ding mi bir bakarım, ona göre…
b) Dong ding farketmez, smack olsun yeter
c) Hard mı? Dong mu? Hatırlar gibiyim de… Şeyy, neydi yahu? N’apacaktık onunla biz?
d) Ben artık HAKİKATEN erkeksiz bir dünyada yaşamak istiyorum.
e) Ding ding dingi ding ding ding dingi ding dang dong…

Hepinize güzel günler olsun. Gülmek varken ağlamak niye?
İnsanlık hallerimiz hala maymundan hallice.
“e” seçeneğini tercih ettiğim anlaşılmıştır böylece… 😉

 
2 Yorum

Yazan: 12/25/2009 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Öğreten Kabak

Öğlen mönüsünde “Öğreten kabak” varmış fabrikada. Arkadaşım yazdı. Tam bana göre bir yemekmiş, kaçırdım.

Öğreten Kabak en sevdiğim yemek olacak bundan böyle. Hem ye hem öğren… Daha ağzına çatalı götürürken başlıyor; “Söyle bakalım, iki kere iki?” Yanlış cevap verirsen, mideye gitmeyi reddediyor mesela.

İkinci çatalda: “Rembrandt’ın resimlerindeki chiaroscuro anlayışı?… Hemen hamm yapmazsan anlatmaya başlıyor, uzuyor gidiyor. Kabak tadı bile verebilir tabii öğretiler. helekarnın açsa, acelen varsa..

Her lokma ayrı bir bilgi lokması… Pek severiz zaten hammm yapmayı bilgileri, hap yapıp ağzımıza atmayı, sonra orada burada “Efenim” diye başlayan cümlelerle insanlara satmayı…

Ben çok sevdim bu yemeği yaa… Okullara öğlen yemeklerinde “öğreten kabak” konulsun. Kabağı kıskanıp, işimden olurum diye yemek listesine koymayan öğretmen oyulsun…İçine bade koyulsun. Derneklere de bu fikri götürelim , “Her kabak bir öğretmen, al sen de öğren!” kampanyası başlatalım. AÇEV’e “yedi cok geç, kabak ye bilgiyi seç” varyasyonu ile bir kampanya fikri olabilir.

“Yıldız kabaklar” okulları, “Mini kabak” anaokulları filan düşlüyorum ayak üzeri şimdi. Rahatlıkla sponsor bile buluruz herhalde. Her kabak kafadan beş lira alsak. Ohoooo…

Dilimiz, güzel dilimiz… Ah sahip çıkamadığımız, her yabancı kelimeyi yanlış yumurtladığımızda eşek arıları sokasıca dilimiz…

 
2 Yorum

Yazan: 12/25/2009 in Ne oldu bize?

 

Etiketler: , , ,

Ruhun iri kıyım koruması…

Ruhunuzun dış kapısında, her daim elinde koca bir kazma sapıyla nöbet bekleyen  ve ancak içeri gözü tuttuklarını sokan, iri kıyım bir koruma olduğunu düşünün. Cahil, küstah, saldırgan, kendine göre kuralları olan ve kontrolü eline geçirmiş biri.  Üstelik güçlü bir görev aşkına ve değişmez bir sorumluluk hissine sahip, sadık bir koruma; EGOMUZ

Zaman zaman varlığından sıkılıp, işten çıkarmak için türlü numaralar çekseniz de, gider gibi yapar ama ertesi gün bakarsınız ki yine kapınızda bitmiş. Türlü kendine acındırma numaraları çeker.  Cahil mahil ama ağzı çok iyi laf yapar, türlü ikna yöntemleri vardır. Tehlikeler uydurur, sürekli korkutur sizi.. Yutarsınız.  “Hadi kal bakalım ama ayağını denk al” dersiniz.. İki gün uslu durur, sonra bir bakarsın birini daha pataklamış. “Ne yaptın yahu?” diyecek olursunuz,  dellenip sizi de pataklar. On gün rapor alırsınız, ruhunuz yerlerde sürünür.. Geri döndüğünüzde yine oradadır. “Demedim mi sana, tehlikeler her yerde. Bak nasıl feci dayak yedin” der. Kendi yaptığını unutacak kadar da yüzsüz ve şuursuzdur. 

Yaşamımızı batağa çeviren beklentilerin mayalandığı, fokur fokur kaynayan küpe sürekli bir şeyler ekler ve her sabah çayınıza, akşam çorbanıza katar çaktırmadan. Gece yattığınızda da yastığa değmeden kafanız tüm günün kazançlarını kuruşuna kadar eline teslim ederiz..

Yüreğimizin kapısındaki bu beter korumadan kurtulmanın yolu nedir?

 
 

Etiketler: , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: