RSS

Emeğin Gücü

ImageDün 1 Mayıs idi ve yine emekten ve emekçiden korkulan bir gün yaşadık. Üretmeden tüketenlerin yönetici olduğu düzende, emeğin kutsanması olanaksızdır elbet.

Emeğin hakkını vermek ve ona saygı duymak kavramı ile doğduğumdan beri içiçeyim. Beni yetiştirenler, başta anne ve babam her zaman çok çalışmayı yüceltip,emeği ile varolan insanlara karşı saygılı olmayı öğrettiler. Ama benim için bu olgunun içselleştirilmesine yol açan anı olanca netliği ile anımsıyorum.

Edmond de Amici’nin Çocuk Kalbi isimli kitabını almışlardı bana. Kitabın ana karakteri kendisine sevgiyle sarılan, arkadaşının babası duvarcı ustasının boya ve alçı lekeli iş elbiselerinin üzerini kirleteceğinden korkarak geri çekilir. Eve gidince babası ona emeğin kirli bir şey olmadığından, yaptığının çok ayıp olduğundan bahseder…

Ömrüm boyunca bu öyküyü içimde taşımışım.

 

 

Emeği ile varolanlara saygı duyarım. Hiç bir şey yapmadan, üretmeden varolanların da  elbette bu evrenin kozmik örgüsü içinde bir yerleri, bir ödevleri vardır bize aşikar olmayan… Belki de emeğin değerini anlayabilmemiz için karşıt örnek oluşturma zorluğudur onların payına düşen… Ve en zorudur aslında bir şey üretmeden varolmak, hep tüketen konumunda olmak… İçin için suçlu hissettirir başkalarının emeklerinin üzerine çöreklenmek. Bundandır öfkeleri aslında, üreten bir gün olur da uyanır diye korkmaları.

Günaydın hepinize… Dünya aşk ile harmanlanmış  emeğin üzerinde dönüyor. Farkında olduğunuz ve kendi emeklerinizi de kutsadığınız bir gün olsun.  

 
4 Yorum

Yazar 05/02/2013 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , ,

Edilen Söz Canlıdır!

Bir yazısında keshishadam yaşlı bir amcadan duyduğu bu sözü yazmıştı.Gerçi o “verilen söz canlıdır” demiş, bambaşka bir bağlamda ama ben “sözün canlı olduğu” şeklinde notumu almışım. Beğendiğim lafları yazıyorum, sıcak bir köşede mayalanmaya bırakıyorum. Bir zaman sonra hala anlamlı geliyor ise, üzerinde de düşünmüş olarak, dağarcığıma ekliyorum.

Edilen bir sözün can kazanmış olması çok anlamlı geliyor bana. Sözlerimizin canlı olduğunun gerçekten farkında mıyız? Saçıp savuruyoruz onları. Sevgi sözcükleri, yarına dair vaatler, nefret tümceleri, tehditler, ödünler, kışkırtıcı tümceler… Söyleyenin kendinin henüz deneyimlemediği  ama “mış” gibi yaparak ulu orta sarfettiği sözcükler… Yargı tümcelerimiz, yap-yapma’larımız, uyarı tümcelerimiz.

Söz canlıdır gerçekten de…

İnsan ruhunda her şey bir düşünce ile başlar… Söze dökene dek, sesini kazanana dek her düş-ünce, adı üzerinde düşlerin gücünü taşır.  Düşler de güçlüdür ama yakıtı olmayan düş, eyleme dönüşmediği sürece, durduğu yeri kavurur; kor gibi. Bir çok insan düşlerini kendine bile söylemekten çekinir; yaşamda bir hedefinin olmadığından yakınır.  Söze dökülmeyen, eyleme geçirilmeyen her düş, insanın içinde mayalanır, ekşir. Eskilerin deyimi ile ufunet saçmaya başlar. Düşlerinin fosseptik çukuruna dönüşen ne çok ruh var çevremizde…

Düş-üncelere eylem gücünü katan şey, sözcüklerimizdir.. Söze dökülen her düş-ünce, ileriye doğru  ivme kazanır. Düşünü söze döken, ilk defa sesli olarak düşünü kendi ağzından duyar. Ok  yaydan çıkar. Düş-ünce harekete geçmeyi arzulamıştır bir kere… Her tümcenin bir yüklemi yok mudur; edimi yüklenmeyi bekleyen? Öznesi vardır, edimi gerçekleştirmek üzere hazırlanan. Bazen nesnesi vardır, yardımcı olacak… Her şey hazırdır eylem için.

Bir sonraki adım ise, eylemi büyüterek devam ettirmektir… Çoğumuz bu noktada takılıp kalıyoruz. Alıştığımız düzende, henüz gerçekleşme tehlikesinin farkında olmadığımız için sıcaklığına sarıldığımız düşlerimiz içinde mayalanmayı yeğliyoruz. Düşlerinin farkına varmamayı tehlikesiz buluyoruz, ruhumuzun yakıtını tüketene kadar. Bu nedenle “konfor bölgesi” deniyor adına ya…

Düşünceyi, söze, sözü de eyleme dönüştürebildiğimizde, varoluşumuz da hız kazanıyor.  Zira, söze (veya yazıya) dökülmüş, beyan edilmiş her şeyi deneyimleme olasılığı çıkıveriyor insanın karşısına. Öyle paranormal bir durum değil bu. Evrenin sen “ne düşlersen vermek” gibi  tanımlı bir görevi yok. İnsanın kendi evreninde zaten her şey verili; uzanıp alma isteğini ortaya koymak bu.

Düşlerini cesaret ile kabullenen ve onların doğrultusunda gitme niyetini aşikar eden herkes, daha önce görmemeyi, duymamayı seçtiği şeyleri birden fark etmeye başlıyor. Fark yaratan da bu olasılıkları görür olup, bir ucundan yakalamak.  Bu şekilde, ortaya çıkan aslında sizin kendi düşünce tasarımınızdan kaynak bulan, ruhunuzun en derinindeki düşleriniz ile inşa ettiğiniz kendi gerçekliğiniz. Bir nevi “yaşam mühendisliği” olup çıkıyor.

Eyleme dökülemeyen her söz de; kendine veya başkasına edilmiş olsun, canlı ve hakkının verilmesini bekleyen bir olgudur. Bu nedenle de sözcüklere, verdiğimiz sözlere önem vermek gerek.

Çünkü söz gerçekten canlıdır. Besleyip, büyütülmeyi bekler…

 

Etiketler: , , ,

Beni taşıyacak, adam gibi adam arıyorum!

Başlık ilginizi çekmiş olabilir. Aman yanlış olmasın, beni taşıyacak adamı arayan ben değilim; Esra Abla’nın programına çıkanlar. Geçenlerde hastayken arkası yarına bağladığım evllik programlarından bir kaç not almışım onları buldum.  Türkiye bu değil. Yanılmasın kimse. Bu bir medya sirki, bir vodvil…Oyuncuların bir kısmının haberi yok, bir kısmı sustalı, psikopat, gariban ama farkında değil…

“Ben şeffaf adamım, gizlim saklım yok. İlk dakikada kendisine verdim facebook şifremi  zaten. Açsın baksın. Beni böyle beğenen alsın, beğenmeyen almasın. Ne diyeyim?”

“Beni bara götür dedi bu. Neyim ben bar mı işletiyorum ya?”

“Adam gibi adam olsun”

“Yanıma yakışacak birini arıyorum”

“Beni  taşıyabilecek karakterde birisi olsun”

“Beni  ve çocuklarımı taşıyabilecek biri olsun”

Beni taşıyacak adam ...

“Oturup kalkmasını bilen biri olsun.”

“Kendisinin bir evliliği varmış…”

“İkisi imam nikahı 3 evlilik yapmışsınız.”

“Evlilik dediğiniz şey lay lay lom değil.”

“Beni sahiplensin.”

 

 

“Erkeğin bu fedakarlığı yapabileceğine hiç inanmıyorum.”

“Bunalıma girdim, seviyodum, iki hafta ormanda yattım. Niye yaptım bunu? Erkekler de fedakarlık yapabilir.”

“(Orkestra araya girer) Aman ormancı canım ormancı, köyümüze bıraktın bir acı.”

“Fedakarım zaten çok fedakarım ben.”

“Fazla bir beklentim yok, düzgün bir insan olsun.”

“Sevgi saygı muhakkak. Ailemi hor görmemeli ve hiç bir şeyi ileride yüzüme vurmamalı benim. Ben ailemden şiddet gördüm ama onlar her zaman benim gönlümün tacı ve her zaman da olacaklar.”

“Ben de yanıma yakışabilecek bir baayan arıyorum.”

“X abi balık burcu, romantik bir adam. Höt zöt bir havası var ama öyle değil…”

“Ben iki evlilik yaptım diye kimse gelmiyor galiba. Ben temiz bir insanım bana gelecekse temiz biri gelsin yoksa hiç gelmesin, ömür boyu bekar kalırım ben, olsun.”

(Reklam arası girer) Evlerin sultanlarına Padişah halı… / 118 33 yani 118 33…

“30-38 yaş arasında adayları bekliyorum. Göstermiyorsa  40 olabilir. Beni üzmesin, agresif olmasın.”

“Ben ahlaklı ve şerefli  bir ailenin kızıyım. Sapına kadar delikanlı bir kadınım.”

“Temiz pak ve bakımlı biri olsun.”

“Kız istemeye gelen adam öyle blujeanle mi gelir? Takım elbiseli olması lazım değil mi Esra abla?”

“Benim neyimi beğendiniz de geldiniz?  Annem sizi televizyonda görmüş, bana da gösterdi, o an telefona sarıldım…” (On dakikada üç kere annem diyerek annesine sonsuz teşekkürlerini ileten bu genç adam genç kız tarafından anında reddedildi…;-)))

“Ciddi ise niyetinde yemekte o cep telefonunu kapatacaktı. Ciddi insan birisi ile evlendi mi o Internet’e de ara vermeli bir birbuçuk sene kadar… “

“Ben evlenince o Facebook’u kapatacağım zaten…”

“İlk buluşmada benim Facebook’ta bu kadar kız arkadaşım var dedi Esra abla…”

Hadi ben de bu yazıyı Facebook’a koyarak, daireyi tamam edeyim… Herkese evli barklı günler, ben almayayım ;-)

 

Etiketler: , , , ,

Kuzine 34 yola devam ediyor.

ImageSevgili dostlar,

Kuzine 34 adı altında Ocak ayında başladığımız yemek kültürü ve tarihi ile ilgili sohbetlerimizin ilk beş tanesini tamamladık. Nisan ayı sonuna kadar programımız, konular ve konuşmacılarımız da belli oldu.

Birbirinden ilginç konular seçtik. Daha doğrusu okurken, araştırırken yıllar içinde “ne ilginç” diyerek bir kenara yazdığımız konuları ele almayı uygun bulduğumuz için onlarla başladık. Katılımcılarımızın içten ilgisi bizi çok yüreklendirdi. Programımızı hafta sonlarına denk gelecek yemek konulu gezilerle de renklendireceğiz. Ayrıntısını yakında paylaşacağız. Üzerinde çalışıyoruz.

Şubat ve Mart ayı sohbet konularımız ve konuklarımıza bir göz atın ve yerinizi şimdiden ayırtın derim. Linkini veriyorum. İlgisini çekebileceğinizi düşündüğünüz dostlarınızla paylaşırsanız, sevinirim.

http://www.kuzine34sohbetleri.com/#!schedule/cee5

Bu da Açık Radyo’da Evrenin Suyuna Giden tasarım programında Nurhan Keeler ile yaptığımız sohbetin linki… Amacımızı, ne yapmak istediğimizi anlattık…

Gördüğünüz üzere, asla boş durulmuyor. Yazılara ara verdiysem, sorun bir neden diye? İki ayrı kitap projesini geliştiriyoruz şu günlerde. Örneği olmayan, ayrıntılı, çok dolu yemek kültürü kitapları olacak. Hem Türkçe, hem de yurtdışına yönelik olarak İngilizce. Neredeyse eminim ödüllük kitaplar olacaklarından. Öyle bir hisle başladık yazmaya. Hayırlısı olsun inşallah…

Bu yemek sohbetlerinin az da olsa damla damla geliri, kitaplarımızın prodüksüyon maliyetlerinin bir kısmını  karşılayacak diye ümit ediyoruz. Dün bir adam “neden size para vereyim?” diye e-posta yazmış… Ne diyeyim? Verme kardeşim, boğazına basan mı var diyecektim, demedim… Ama ben size söylüyorum işte neye yarayacak bu sohbetler…

Umarım bir sohbette karşılaşır, tanışırız. Gönülden sevgiler, selamlar hepinize…

 

 

 

 
1 Yorum

Yazar 02/12/2013 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , , ,

The Sunset Limited

SunsetLimitedcoverDVD’ler arasında yalnızca oyuncularına bakarak adını hiç duymadığınız bir film seçip de seyrettikten sonra bir zaman etkisi altında kaldığınız oldu mu?  The Sunset Limited öyle bir film işte.  Cormac McCarthy’nin  eserinden sinemaya uyarlanmış.  İki kişi arasında geçen yaşam, ölüm, intihar gibi karanlık konuları çok etkileyici diyaloglar ile ilmek ilmek örmüş McCarthy.

Samuel L. Jackson ve Tommy Lee Jones  eşyaları dökülen bir odadalar.  Adamlardan siyah olanı eğitimsiz, eski bir hükümlü. Hapishaneden derin bir inanç sahibi olup çıkmış.  Beyaz olanı ise bir profesör; herşeye olan inancını yitirmiş ve tanrıtanımaz biri. Az önce Siyah olan Beyaz’ı atlamak istediği metro vagonunun önünden kurtarıp, evine getirmiş.

Siyah diye isimlendirilmiş karakterin içi, şiddet dolu geçmişine rağmen Tanrı’ya olan sorgusuz sualsiz inancın güveni  ile aydınlık.  Beyazın içi ise alabildiğine kara ve  ümitsiz.

ThesunsetLimitedFilm boyunca bu iki karakterden daha baskın olanı Siyah. Tanrıya olan inancının büyük gücüne dayanarak Beyaz’ı  ölme isteğinin anlamsızlığına ikna etmeye çabalıyor.  Beyaz olanı ise Siyah’ın inancına ve iyi niyetine saygıdan salvolarına karşı alttan almayı yeğliyor. Aslında entellektüel olarak Siyah’a göre çok daha derin, kelimelerle arası çok daha iyi ve Siyah’ın onun umutsuzluğunun derinliği konusunda en ufak bir fikri bile yok.  Kendi inancının kuvvetinin ikna gücüne yansıtarak Beyaz’ı kendi iç karanlıklarından çekip çıkaracağına inanıyor. Nafile olduğunu Beyaz’ın konuşmayı ele geçirdiği son dakikalarda anlıyoruz.

Neyse uzatmayayım. Kısaca güzel film diyeyim.  Her şeyin saçma sapan bir hal aldığı şu memlekette akıllı diyaloglara hasret kalanlara öneririm.

 

Ağzın doluyken konuşmak… Olur mu? Oluur…

ImageKendimi bildim bileli yemek yapılır, yemek konuşulur, bir şeyin en iyisini yemeye bir yerlere gidilirdi baba evimde… Haftasonu sofraları kahvaltı ile başlar, hiç masadan kalkılmadan, şarkı türkülerle, akşam içki sofralarına evrilirdi… Bir baş sarımsak ve bir kolot peynirle bir şişe votkayı devirebilen dedemle babam, akşamına da  kuyuya sarkıtıp soğuttukları rakılarla, sabah dedemin tuttuğu istavritlerle akşam sofrasını kurarlardı.

Sonra büyüdüm, kendi evim oldu. Önceleri çalışan bir ev kadını tadında her şeye yetişmeye çabaladım, beceremedim.  Çalışma hayatının yoğunluğu ve düzensizliği içinde kolay çözümlere yönelmek zorunda kaldığım, yorgun bir dönem oldu yaşamımda.  Mutlu mesut beslenebildik diyemeyeceğim, köşedeki köfteci ile mahallemizin kebapçısını abad ettiğimiz garip bir dönem.  Sonra, etkin çalışma hayatıma son verdim. Yaşam düzenim görece rahatladığında da tekrar zevkle yemek yapmaya döndüm.

Ama yaz ve kış tatillerinde her fırsatta yemek yapardım… Özellikle bahar ve yaz aylarında, Alaçatı bugünkü saçmasapan, dekorasyon dergilerinden fırlamış halini henüz almadığı yıllarda, tatlı bir Ege köyü iken, Cumartesi günleri pazarına giderdim. Onu kaçırdı isem Pazar günleri Çeşme veya  Perşembe günleri Ilıca pazarına gider, mini ailemizin yiyemeyeceği kadar çok şeyi doldurup bagaja, eve dönerdik.  Yaşlı bahçıvan Selahattin amca, pancar motoru ile GDO’dan habersiz yetiştirdiği karpuz, börülce, nohut, incir, domates taşırdı her sabah bahçesinden,  taze taze…

Enginarlar bahçe duvarlarından gelen geçene baş sallar, mevsimi geçince mor çiçek olup pazarlara düşerdiler. Bahar ayında yaptığım koruk ekşili kuzu etli bamyaların tadını unutamıyorum.  Ocağın başında rahmetli kayınpederim istedi diye Ağustos’un kavurucu sıcağında, Urla’daki bahçede patlıcan, kabak kızartırken, arada koşup kafamdan aşağı bir kova buz gibi kuyu suyu döküp, tekrar tavanın başına geçişimi, sabah ağlardan tezgaha düşmüş üç kilo sardalyenin pullarını ayıklayışımı, Kurban bayramında kilolarca etin ailece bir arada işlenişini anılarımdan silemiyorum.  Bütün bunlar benim için meditasyona benzer  derin  zevklerdi.  Bugün bile her anını anımsıyorum.

İnsanın sevdiklerine yemek yapması, pişirdiklerine gözleri parlayan müşteriler bulması anaç bir tarafı besliyor olmalı içimde…

Giderek her şey gibi, yemekler de zamanın ruhuna uygun, tatsız tuzsuz haller aldı. Hızlanan zaman, hızlı ve prefabrike malzemeler ile, besin olmaktan çok geçiştirmeye yönelik lezzetler türetti. Bir çok insanın “müthiş lezzetli” dediği yerlere gittiğimde, damak tadıma uyan hiç bir şey bulamadığımdan, dışarıda yemek alışkanlığım da azaldı. Yemek konusunun popülerliği arttı. “Food is new porn” diyorlar ya, bir süre sonra o da kabak tadı vermeye başlıyor insana… Gerçek bir şeyler arıyorsun. Bu gerçek de bizim için yemeğin kültüründe, tarihinde, toplumsal olarak konumlanışında, etnografyasında gizli.

Çalışırken hep yemek ile ilgili düşler kurardım; kaçış düşleri… Yemekle ilgili konuların  bu denli çok kişinin hobisi halini almadığı yıllarda, yemeğin kültürü, tarihi ve sosyolojisi ile ilgili belgeseller çekmeyi düşlerdim. Ben aktif düş kuran birisiyimdir. Sanki proje gerçekleşmiş gibi malzeme toplar, dosyalar hazırlardım. Hepsi bir kenarda gerçekleştirilmeyi bekliyor.  Şimdi bu düşün ilk adımında, istekleri benim ile çakışan dostlarım ile bir etkinlik başlattık. Evimizin mutfağında düzenlediğimiz yemek sohbetleri…

Yaptığı işe aşk ile bağlı olan ve yemek içmek kültürü ile ilgili konuşmacılardan oluşan bir dizi yemekli sohbet düzenledik.  Arkadaş ve dostlarımız ile onların çevrelerinden yoğun ilgi ile karşılandı bu girişimimiz.

Raki ve rakı kültürünü anlatacak bizlere

Raki ve rakı kültürünü anlatacak bizlere

10 Ocak’ta Erdir Zat’ın rakı anlatımı ile  başlıyoruz, 17 Ocak’ta ise Nazlı Pişkin’in Osmanlı Mutfağı anlatımı ile devam ediyoruz.  Hep beraber yaşayarak geliştireceğimiz bu program  bakalım nerelere götürür bizi.

İlgilenenler için hazırladığımız web sitesi burada: www.kuzine34sohbetleri.com

Kuzine sıcaklık, ocak başı, içtenlik ve ev demek. 34 de zaten kapı numaramız. Sohbetimize katılmak isteyenler olur ise, ayrıntılar sitede var. Bekleriz.

 

Etiketler: , , ,

Ruhunuzun mırıltılarını duymanız dileği ile….

Yılın son gününe girmeye az kaldı.  Geçen sene yaşama şükran dolu bir şarkı yayınlamış, verdiği vermediği her şey için teşekkür etmiştim. Bu sene biraz kişisel bir yazı ile noktalanacak.  Okuyanlardan çok kendime bir mektup bu sanki. Kendi kişisel tarihçeme düşülmüş bir not. İleride okuyup, duygularımı unutmuş isem, tekrar anımsamak için.

2012 benim için dolu bir sene oldu. Büyük bir rahatsızlık geçirdim, sağlığım bozuldu, sonra düzeldi, sağlığın önemini kavradım. Musibetten ders çıkardım. Dostlarımın ve ailemin beni çok sevdiğini bir kere daha anladım. Sonra ev değiştirdim. 25 yıldır aralıksız yaptığım işi artık eskisi gibi sevgiyle yapamadığımı farkedince,  kendime ve işime olan saygımı yitirmemek için hiç hüsran duymadan işimi bıraktım. En çok kazandığım dönemde, başkalarına hiç de akılcı gelmeyen bir karar vererek şirketimi kapattım.  Lola; minik kedim geldi, evimi şenlendirdi.  Kardeşlerime ikinci bebek geleceği ve bir kızımız olacağı haberini aldım. Hiç ummadığım bir anda, ömür boyu süreceğinden emin olduğum sevgi ve saygıya dayalı yeni dostlar edindim.

Kafamdakileri çok açığa vurmamış olduğum kişilere işimi bırakmam ani bir karar gibi gözüktü. Ama benim için hiç de ani bir karar değildi.  Yıllardır içimde kısık ateşte pişirdiğim, sürekli kokusunu duyup yutkunduğum,  tadına varmayı  özlemle beklediğim bir andı sanki.  Masamın başında sabahlarken, teybe koyduğum kumru kuğurdamaları, su şırıltıları, sevdiğim müziklerle uykuya yatırdığım, geleceği günü hasretle  beklediğim bir dönemdi. Dışarıda yaşam akıp giderken dahil olamadığım anların sızısını hep hissetmiş idim bu 25 yıl boyunca.

Şimdi benim eskisinden daha mutlu olduğumu gören bazı genç arkadaşlarım “senin yerinde olmak isterdik” diyorlar. Bilmiyorlar ki, 25 yıldır çok fazla ve çok uzun saatler, içimde biriken isteklere “Siz şurada bekleyin, biraz işim var” dedim ve kenarda bekleyen düşlerimin sinirli mırıltıları hilafına çalıştım, çalıştım, çalıştım.

Böylelikle, yaşamımın üçüncü büyük kapısından geçtim.  Yeni, bilmediğim, kocaman bir avluda uzun aradan sonra tekrar güneşe çıkmış gibi oldum.  Derin bir nefes aldım. Biraz dinlendim. Ruhumun  sesini tekrardan duydum.  Ve bambaşka işler yapmak vardı kafamda, onlara hız verdim.

“Benim hedefim yok galiba” ya da “Yaşamdaki rolüm ne?” diyenlere şunu da anlatmak isterim.  Uzun süre, hedefleri  netleştirmek, yaşamdaki rolümü sezebilmek, beni ömrümün ikinci yarısında sırtında taşıyacak düşlerimi belirlemek  hiç de kolay olmadı.  Hatta bir ara herkese soruyordum; “Sizin yaşamınıza dair hedefleriniz var mı?, “Hedef koymak şart mıdır?”, “Hedef koymak kendiliğindeliğe, akışa direnmek midir, değil midir?” diye…

Sanki uyuşmuş, yaşama dair hiç bir beklentisi kalmayacak denli kendimi işe kaptırmış idim. Ama şimdi görüyorum ki, ruhumun istekleri karın altından akan bir dere gibi şırıltısını hep korumuş, beni hep canlı tutmuş. Okuduğum kitaplarla, ara sıra gitmeyi becerdiğim kurslarla, seyrettiğim filmlerle, gittiğim geziler ve kurduğum ilişkilerle kendimi hep beni mutlu edeceğini umduğum bugünüme hazırlamışım. Hem de bunu kendi burnumun dibinde, kendime çaktırmadan yapmışım.

Demem o ki, bugünden yarınınızı göremezsiniz. Çoğu kere yaşamın hayhuyu içinde bu olanaksız olur. İş, ev, çocuklar, aile, arkadaşlar, sevgililer, mülkleriniz, paranız ya da onların yokluğu, sağlık sorunları  kendinizin önüne çektiğiniz setler gibi düşlerinizi puslandırıp, görünmez kılabilir. Yapmanız gereken tek şey, kendiniz için ruhunuzu onurlandırma zamanına dair belirlediğiniz yaşa bir kertik atmak ve gerisini zaman bırakmak olsun.  45 midir, 50 mi, 60 mı? Buna karar verin ve severek çalışacağınız bir işte, bu zamana doğru yol alın.  Ve o günün geleceğine yürekten inanın… Kendinizi ona hazırlayın.

Bakın bir yıl daha geçti bile… Yeni yıl hepinize kutlu olsun.  Klişe belki ama sağlık her işin başı… Hepinize sevdiklerinizle birlikte, sağlıklı, doyumlu ve mutlu bir yeni yıl diliyorum.

 

Etiketler: , , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 108 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: