RSS

Sıradanın sıradışılığı (ya da sıradan hiç bir şey yok!)

(Önce bunu dinleyin mutlaka… Kuzguncuk’un güzel köşelerinden bir olan Muhayyer’den olağanüstü bir “Yansıma”)

Eveeet, bugün hava çok soğuk. Ama içim hiç öyle değil nedense. Karlı, bembeyaz bir İstanbul sabahı. Göz gözü görmüyor. Bende ise güneş var… Gözüm gözlerinin içine bakıyor sanki Evrenin. Öyleyim. İyiyim, tamım, hoşum, dinginim. Döndüm dolaştım dikenli tarlalarda, sonunda “yuvama” geldim. Sanki öyleyim…

Bir gün biri bana sormuştu: “Sence sıradan insanlar çok büyük aşklar yaşayabilirler mi?” diye. Yanıtımı da, soruyu kimin sorduğunu da unutmuşum ama soru kalmış. Hemen “Sıradan insan yoktur ki ama…” diye içimden geçtiğini anımsıyorum bir de…

Yılbaşından bir gün önceydi. Kafenin önünde sigara içmeye çıkmıştım. Köşedeki kebapçının garsonu yanıma geldi. Kendisi ile göz tanışıklığı dışında hiç bir samimiyetim yok. Derin bir iç çekip “Ablacığım ya… Zaman ne çabuk geçiyor. Bu sene de bitti gitti…” dedi.

“Evet öyle, yaşlandıkça daha da hızlı geçiyor sanki,” dedim.

“Nedir bu insanların paylaşamadığı? Altı üstü 3.5 metre kefen, o bile senin değil.” dedi.

“Ne kadar haklısın, keşke hepimiz bunu idrak edebilsek…” dedim.

“Yaa,” dedi. Diyalogumuz bitti, o dükkana döndü. Hava soğuktu.

Bugün lapa lapa kar yağıyor. Aynı garson arkadaş, aynı dükkan önü… Ben geçerken, dükkanın önünü süpürmeyi bitirmiş,  saçı başı kar içinde bana bakıp “Kar mı yağıyor yoksa bana mı öyle geliyor?” dedi. Kemal Sunal tadında, kocaman bir gülümseme ile…  Sorunun muzipliğinden mi yoksa adamın beklenmedik komikliğinden mi bilemem ama gideceğim yere varana dek gülmekten gözümden yaş geldi.

İlk bakışta sıradan gelebilecek, bakmadan geçip gideceğiniz insanlar, yaşam filmini yavaş sarınca bir anda fantastik şahsiyetlere dönüşüveriyorlar. Gözünüze farklı çarpıyorlar. Her yaprağın ardında bir çiçek perisi görmek gibi… Ben de kebapçının garsonunda, köşedeki nalburda, eczacının çırağında, pazarcıda, evlere temizliğe giden hanımda, bilmemkaçbin kilometre öteden gelmiş Amerikalı müşterimde, alt katımda oturan mutfak camını sokak kedilerinin giriş çıkışı için aralık tutan doktor beyde, arkadaşlarımın gül yüzlü çocuklarında, bahçedeki köpekte, kedilerin mamalarına ortak çıkan salyangozların geride bıraktıkları ipekten izlere benzer, başka bir tayfın, bambaşka renklerini ve pırıltısını görüyorum sanki.

Sıradan insan yoktur ki” demem o yüzden.

Binlerce yaşam,  aynı anda nefes alıp veriyor, nefes alıp veriyor. Siz de hissediyor musunuz? Hep birlikte aynı anda bir şeylere karar veriyor, aynı anda karar verdikleri şeyleri uyguluyor, sürekli devinip döneniyorlar. Birbirimize sınırlarımız dokunuyor, bazen iç içe geçiyor, sonra ayrılıyor, hep birlikte ve aynı anda var oluyoruz.

Kocaman ve uyumlu bir organizmanın hücreleriyiz.

Bazı insanlar yararlı bakterilere benziyorlar, bağışıklık sistemimizi sağlam tutuyorlar varlıkları ve yaptıkları ile.  Bazıları bu bedenin temel yapıtaşları;hücreler arası iletişim sağlıyorlar. Bazıları vitamin gibi anlık yarar sağlamakla görevli. Kimileri enzimlere benziyorlar, birlikte bir şeyler yapabilmemize yardım ediyorlar.  Bence bu garson vitamin gibi bir kişilik… Yararlı, işlevinden ve varoluşundan hoşnut, işin çok farkında.  Güleryüzü ve derinliği ile berrak bir kişilik, sana kendini iyi hissettiren. Sanki derin değilmiş gibi geliyor berraklığından dolayı. Öyle biri sanki…

İçinde sevgiden çok korku ve endişe taşıyan, insan ayrımı yaparak ona buna saldıranlarımız da var. Serbest radikaller diyebiliriz onlara da… Bazıları da işi iyice azıtıp, kanser hücreleri gibi davranmaya başlıyorlar. Onlar da aslında aynı bedenin hücreleri ama varlıklarının sınırını unutmuş, işlevlerini şaşırmış oluyorlar. Önemlerini ya da korkularını abartarak birlikte var oldukları diğerlerinin varlığını yok sayabiliyorlar.  Organizmayı oluşturan hücrelerin bazıları yok olursa kendilerinin de yok olma tehlikesi olduğunu bilemiyorlar.

Neyse, uzun uzun, derin laflar, kötümser çıkarsamalar gününde değilim.  Havanın kötülüğü ile ters orantılı, olağanüstü güzellikte bir kristal gibi parlıyorum.  (T)aşkın hallerime geri dönüş yaptım şükür.

Bütün gün dudağımda bir şükran türküsü vardı. Şimdi de aynı türküyü ıslıkla çalarak,  gün batımına yol alıyorum. Red Kit’in son karesi gibi ama Red Kit’ten ziyade Rin Tin Tin tadındayım. “Bu amca beni seviyor galiba…” diyerek, Evrenin peşine takılıp gidiyorum; nereye götürürse beni.  Ve işte Evren; “o mükemmel uyum”, gülüşü ışıklı bir garson kılığında karşıma çıkıp “Kar mı yağıyor yoksa bana mı öyle geldi?” deyiveriyor.

Aaaa, ne karı yahu. Sana öyle gelmiş…” deyip, kahkahalarla yola devam ettim. Ne de olsa benim pencereden bu sabah dünya güneşli gözüküyordu. Ama belki de kar topluyordur… Ne malum…

Kalın sağlıcakla…

 
6 Comments

Posted by 01/30/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Poşetlerle Dans

Levent tarafında çalışırken, ofisim yüksek yüksek plaza bloklarının dibinde idi.  O bölgede hava hep rüzgarlı olur, Boğaziçi ve Karadeniz tarafından gelen rüzgara bir tür koridor oluşturur Büyükdere caddesi.  Öyle böyle değil, sürekli şemsiye kıran cinsten bir rüzgar…  Bazen bir beyaz poşet havalanır, hava akımlarına kapılır, saatlerce yere düşmeden gezinir dururdu. Modern bir “happening” sanki; tasarlamaya kalksanız bu kadar olur, poşet havada dolanır, yükselir alçalır, bazen rüzgarın dönüşleri ile yere çakılacak gibi hareketlenip sonra ani bir hareketle tekrar gökyüzüne yükselirdi. Sanırım plastik poşetleri zevkle seyrettiğim yegane durum bu “rüzgarla dans” gösterileri olmuştur.

Neredeyse yirmi yıldır çöpleri ayrıştırıyorum. İlk kez  sevimli bir uzaylıya benzeyen sarı kova ile başlamıştı çöp ayrıştırma alışkanlığı. O zaman farketmiştim ki bir evden aslında oransal olarak çok daha az organik çöp çıkıyor. Gerisi hep kağıt, karton, plastik… Ve minicik hanemizin ne kadar çok çöp üretebildiğine şaşakalmıştık. O günden bu yana hep çöpleri ayrıştırıyorum. Şimdiki eve taşınırken  ilk aldığım şeylerden biri  yine kocaman bir katı atık / ambalaj toplama kovası oldu. Gerçi belediyenin çöpleri ayrı toplama gibi bir uygulaması yok ama çöpten yaşamını kazananlar bu ayrıştırma işini bir nebze üstleniyorlar sanırım. Bizim eski mahallede kağıt, metal ve plastiği ayrı ayrı toplayan kişiler gezinir ve hergün iki üç  kere koca tekerlekli sepetleri ile çöpleri karıştırarak sokağımızdan geçerlerdi. Şimdi taşındığım yer çok dik yokuşlu olduğu için bu kişileri hiç göremiyorum. Bir tek kağıt toplayan kamyonetli bir aile var.

Ben hiç istemesem de bir çok plastik poşet bir şekilde yolunu bulup evimize geliyor. Ne kadar hızla biriktiklerine şaşa kalıyorum. Apartman görevlisine sipariş verdiğimde, pazardan topluca ve yüklüce bir şeyler aldığımda evdeki poşet nüfusu geometrik biçimde artıyor. Çok planlı programlı yaşamayı sevmediğim için, ne zaman toplu alışveriş yapacağımı kestiremediğimden poşet istilası ile başa çıkamaz durumdayım.

Bu arada bez çanta ve file kullanmaya cidden çabalıyorum. Annemin getirdiği bir şişe çantası var mesela; şişeleri kolayca taşımak için altı tane gözü var. Bunlar hep çantamda. Çantamı eline alan aman ne ağır deyip bırakıyor ama ne yapayım… Bir yandan  not defterim, fotoğraf makinam, minik eskiz defterim, o ara okumakta olduğum kitap gibi şeyler, diğer yandan da çantamın değişmez demirbaşları… Lök gibi… “Aaa, bavulu ile gelmiş…”, “yolculuk nereye hemşire?” diye dalga geçiyorlar. Zaten hiç bir zaman sadece ruj sığacak kadar minik çantası olan kadınlardan olamadım. Beni gören sanır ki her an yola gideceğim. Nitekim “haydi” dese biri, kalkıp gidecek kıvamdayımdır hep…

Neyse konu çevre ve geri dönüşüm. Poşetlerden girdik, fileden çıkalım. File ve bez pazar çantası kullanımını özendirmemiz lazım. Ben süslü bir kadın değilim ama simli, kelebekli, çiçekli filan  bir Pazar çantası yapacağım kendime. Eğlenceli ve rengarenk bir kaç çanta tasarlarsam, hem karanlık kış günlerinde renk sokar hayatıma hem de ben onları kullanma alışkanlığını daha iyi oturturum. Belki eğlenceli ve çılgın bir şeyler olursa, hem ben hem de çevrede görenler için kullanımını özendirici olabilir diye düşündüm. Bir de Mısır çarşısına gidince hasır zembillere bakacağım. Bayılırım hasır, kocaman çantalara.

Şaka bir yana, çanta ve fileyi tekrar “trendy” kılmak gerek gerçektende. Yoksa plastik poşetler evimizi ele geçirip bizi sokağa atabilirler… İşten geldiğinizde sizin koltuğunuzda oturup televizyon seyreden bıçkın bir battal çöp poşeti görürseniz sakın şaşırmayın sonra…

Bu siteye bakınız. Güzel çanta örnekleri ve file kullananlardan güzel paylaşımlar var:
http://pazarfilesi.blogspot.com

Sizler geri dönüşüm ve daha az evsel atık üretmek ve ürettiklerinizin “yönetimi” adına ne gibi uygulamalar yapıyorsunuz? Öğrenebileceğimiz güzel şeyler bulunabilir mi önerileriniz arasında?

 
 

Etiketler: , , , , ,

“Sonludur Aşk da” veya Metin Altıok’a Mektup

Güzel anılar biriktirdim senden,
Dudağıma solgun gülücükler getiren.
Özenle sakladım belleğimde,
Bir yığın oldu daha şimdiden.
Nasıl olsa bir sonu olacaktı bu aşkın
Bir gün apansız gerçekleşiveren.

Bir terazinin durgun pirinç kefesine
Pat diye inince kara kiloluk,
Nasıl kalkar havaya birdenbire
Boş kalan zavallı kefe.
Nasıl titreşir terazi uzun süre,
Denge sağlanıncaya kadar başka şeylerle.

Anılarla bozdum o dengeyi ben önce,
İkimiz için de yaptım bunu.
Yaşadığımız günlerden biriktirdim sessizce,
Bir kefede sana hiç sezdirmeden.
Koyabilirsin kara kiloyu artık,
Bak terazi nasıl kolay gelecek dengeye.

 

Mutluydum ben yine de kendimce.
Senin girdilerin, çıktılarım benim
Doğrusu uygundu birbirine,
Yan yana gelince bir resmi tamamlayan.
Vazgeçilmezdi ellerin sonra,
Yangınımdan yorgan döşek kaçıran.

Ama inan sonludur aşk da,
Kovalar sonunu kendi kendinin.
Bana bir uçurum gerek şimdilerde,
Yeterince dik ve derin.
Bir çavlan istiyorum çünkü,
Kırmak için kristalini hayatın ve şiirin.

Ah Metin Altıok, ah! Yıllardır nasıl da her duygumun karşılığı bulunur dizelerinde. Tarih öncesi gibi geliyor şimdi bana ama üniversite biteli bir yıl olmuş.  Çok sıkı çalışıyorum bir şirkette. Öyle ki, uyku denen şey dört harfli bir hayal olmuş. Halı üstünde sabahlıyorum proje yetiştirmek için. Gençliğimi emiyor patronumun para hırsı… Üçkuruş paraya iş öğreneceğiz ya. Katlanıyoruz belirli bir süre…

Neyse böyle zamanlarda, ruhumu yıkayan tek şey okumak olurdu. Otobüste, vapurda, işe gidip gelirken, öğlen aralarında. Hızlıca okunup bitsin diye sanat dergileri filan alıyordum. Bir şeyleri başlayıp bitirememek ilk defa sinirime dokunur  olmuştu. Nereden bilseydim ki iş hayatı işte böyle bir şey… Şimdi, geçmişe baktığımda eskisinden de daha çok anlamsız gelen o deli hay huy içinde,  başlayıp da yarım bırakmamak için okuduğumu, sanat dergileri, novellalar, kısa öyküler okuyorum. Ama, herşeyden daha çok ve daima şiir yaşamımın baş köşesinde, çantamda, başucumda, işyerindeki çekmecemde…

Senin ilk okuduğum şiirini bugün gibi anımsıyorum. Adam Sanat’ın içinde ilk kez seninle tanışıp, büyülenip, şiiri kesip yıllarca yanımda taşımıştım. Hala da Toplu Şiirlerinin arasında sayfa ayracı olarak kullanıyorum o saman kağıdına baskılı şiiri.  O gün işyerinde sevdiğim herkese okuduydum şiirini.  Kim bu Metin Altıok?  Kimse tanımıyor.  Ben nasıl hiç duymamışım onun şiirini?  Nasıl bir kayıp bu seni tanıyana kadar geçmiş zaman?  Arıyorum, arıyoruz. Kayıp dostum sevgili İshak Reyna bulup getiriyor “İpek ve Kılaptan” isimli kitabını hediye. O şiir onun içinde de var…

Yıllar boyunca da “Ben şiir sevmem” diye kestirip atanlarla arkadaşlığımda, eğer şiiri anlamaya teşebbüs bile etmemiş iseler ve biraz dibini eşeleyince anlamama korkusundan “şiir sevmem” dediklerine kanaat getirmişsem ve gerçekten sevdiğim bir insan ise, arkadaşıma o büyülü şiir ülkesinin kapısını gösterebilmek için senin, Can Yücel’in, Necatigil’in, Asaf’ın, Hayyam’ın şiirleri ile işe girişmişimdir. Bayağı bayağı bir şiire başlangıç seti oluşturmuştum; müzikteki karşılıkları ile şiirleri eşleştirerek; “Bak müzik seviyorsun, bunu da farklı bir dil gibi gör…” diyerek…

Şiir seven biri olarak bende Can Yücel ile senin yerin hep ayrı oldu.  Her duyguma karşılık buldum sizin şiirlerinizde.  Ruhumun “isli lambasından bir bez gibi geçirirdim” senin şiirlerini içim bunalınca.  Hüznü kabullenen olgun bir fıtratım var benim ama küçük küçük, gündelik mutluluklara senden çok daha yatkın oldum hep. Çok önce farkettim ki seni en çok hüzünlü olduğum anlarda arıyorum. İyi ve seni anlayacağından emin olduğun bir dostu sadece derdin olduğunda aramak gibi bir şey…

Senin şiirinle varoluşuma dair hüznümde yalnız olmadığımı farkedip rahatlıyorum. Sonra Hayyam’ın kapısını çalıyorum deli gibi… Ölümlülüğü güzel ve arzu edilir gösteriyor zira. Öyle rahatlatıyor ki beni;  “Aman ya, nasıl olsa bir gün mezarımda ot bitmeyecek mi?” derken buluyorum kendimi. Gevşiyorum, gülümsüyorum ve alttan almaya başlıyorum yaşamın zorluklarını.

Ve keyfim yerine gelince, Hayyam’ı da ruhuma sararaktan, Can Baba ile içki sofrasına oturuyoruz. Can Baba atıp tutarken ben de “eski terlikler” gibi oturuyorum kenarda.

İşte böyle Metin Bey’ciğim. Sen öldün sayılır mı; şimdi seninle böyle yazışabiliyorsam? Ve sen bana gayet uygun bir yanıt verebiliyorsan? Yakılıp külün havaya mı savruldu? Kim buna muktedir ki bu alemde? Evet sevgili şairim.  Hatıranın kocaman bir kısmı benim yüreğimde saklı.  Başka parçaları da diğer sevenlerinde saklıdır.  Merak etme, bizdeki sana hiç bir şey olmaz.

Nereden mi çıktı bu mektup? Vallahi, bugün yine seni anmıştım. Çünkü ruhum çok bunalmıştı.  Ve sen yanıt olarak yukarıdaki şiirini verdin bana. Ve nasıl da, nereden bildin de, içimdekilere karşılık olarak dedin bütün bunları? Çok yaşa e mi? Şaştım kaldım doğrusu… Ne kadar doğru şeyler dedin vallahi… Doğru, çok doğru… Hangi aşk sonsuzdur ki?

Sağlıcakla kal olduğun yerde. Sevgiler, saygılar bu taraftan…

Ebrulikedi

 
2 Comments

Posted by 01/18/2012 in Şiir

 

Etiketler: , , , , , ,

Tatlı Bir Kış Masalı

Bugün başka şeyler yazacaktım ama dün Istanbul’da kış fena bastırdı. Bizim evler dik yokuşların tepesinde. Tepede oldukları için de manzaraları çok güzel ama in çık, çok zorluk oluyor kar yağınca. Yokuştan sonra  evimin girişine dek kırkyedi basamak da cabası. Bu nedenle ben de “Gel bu akşam bizde kal, film seyrederiz.” diyen arkadaşım Şengül’de kaldım. Minik İris’in yatağında uyudum ara sıra yaptığım gibi. Son bir kaç kez, gece kalmalarım nasılsa çarşafların değiştiği temizlik gününe denk gelince, İris de lafını hiç esirgemez; “Kal kal bu gece bizde. Nasılsa çarşaflar yeni değişti…” demez mi?

Kendimi tam da şöyle hissediyordum zaten. O yüzden “E, hadi bari kalayim bu gece…” dedim nazlanmadan.

 

 

 

 

 

 

 

 

Lars von Trier’in Melancholia’sını seyretmeye oturduk ama yorgun bir günün arkasından hakkını veremedik. İkimiz de koltuklarda uyuyakalmışız. Sabahın erkeninde güzel bir kahvaltıdan sonra bilgisayarımı açtım. Çalışmam gerek ama dışarıda nefis bir güneş vardı.

Pencerelerin önünde ortamlarını çok sevdikleri için sürekli açan orkidelere daldım. Sağda yer alan Georgia O’Keefe’in Sarı Orkidesi gibi bunların içindeki ışığı yakalasam diye geldi aklıma. Bir seri deneme yaptım. Daha sonra belki O’Keefe tarzı bir şeyler boyamayı denerim diyorum.

Iris bu arada bana perilerin en lüks evlerinin orkide yapraklarından olduğunu ve izci perilerin ise çadırlarını papatya yapraklarından yaptıklarını anlattı.Tinkerbell kaynaklı yararlı bilgiler bunlar. Bilmemek ayıp. İşte size bir periköşkü. Peri olsam ben de bunun içinde yuva kurmak isterdim.

Periköşklerinin içine çok dalınca, insanı “hüüüp” diye  kendine çekiveriyorlar.  Tam Alice gibi ben de bir periköşkünün içine doğru yuvarlanmak üzereyken,  camın dışında parlayan bir su damlası “Psst, buraya bak, buraya…” dedi. Camı açtım, uzattığı eline tutundum. O beni periköşkünün içinden çekip çıkarmaya çabalarken sırılsıklam oldu her yanım. Üstelik içerisi buz gibi oldu.Şengül bana kızdı ama belli etmedi. “Iris, kapa bakayım o camı, hastasın zaten…” diye Iris’e bağırdı.

 

Baktım olmayacak giydim ben de lastik çizmelerimi. Bahçeye çıktım oynamaya. Iris gelemedi çünkü gerçekten üç gündür hasta yatıyordu. Ben sana bahçede yaşadıklarımı gelince anlatırım diye söz verdim.

Irma beni gördü ya, sevinç içinde oyun arkadaşı geldi diye hemen zıplayıp hoplamaya başladı. Gitti kemiğini getirdi, bana armağan etti. Bu arada da hiç gözümün içine bakamıyor. Çekingen bir kız o.  Onunla oynamamı istiyordu ama benim aklımda bahçede yazdan kalma acaba ne gibi renkler bulurum “procesi” vardı.  Irma yaşlı bir kız; So-Kö’lerin en cinsi, en tatlısı.  Bal rengi gözleri, karamela gibi bir burnu var.  “Gelsene” dedim ama benimle karlara gömülmek istemedi. Sonra her yanı ağrıyormuş. Ama bana poz vermeyi kabul etti. O benimle alt bahçeye inmeyince ben kendim gezinmeye başladım.

Mükemmel bir kış aydınlığı, tatlı tatlı parlayan, yumuşak bir güneş vardı. Yazın mangal yapıp, eğlendiğimiz, perde kurup film seyrettiğimiz bahçede yazın izlerini aramaya başladım. Bahçede gezerken dallarında kırmızı meyveleri olan garip bir çalıdan bir tane meyve attım ağzıma. Ondan sonra olanları anımsamıyorum bile.

Aşağıdaki resimlerin üzerinde duraklarsanız, bu gece de annesi çalışırken bakıcılığını yaptığım tatlı İris için uydurduğum Kış Masalı’nı sizde okuyabilirsiniz.

 
7 Comments

Posted by 01/17/2012 in Uncategorized

 

Etiketler: , , , , ,

Haydi Refleksi

Ortalık biraz dağınık. Bu Pazar hiç bir şeye dokunmadım. Hava güzel, güneş parlıyor. Dün yağan lapa lapa kardan sonra güzel bir sürpriz hepimize.  Ben hemen hemen her haftasonu olduğu gibi, arkadaşlarımla güzel bir Pazar kahvaltısından sonra eve döndüm.

Karşı damdaki su birikintisinde bir sürü martı yıkanıyor.  Çoğu bu senenin yavruları; boz tüylerinden anlaşılıyor. Beyaz olunca yetişkin olacaklar.  Alt kattan Boğaz’a karşı ney üfleyen komşunun sesi geliyor. Yan taraftan da torunu ile koşmaca oynayan Çetin bey’in kahkahalarını duyuyorum. Mutfak tarafından damdaki camı gagalayan kuşların tak takları… İlk taşındığımda sürekli biri kapıyı çalıyor sanıp, koşuyordum… Dört papağan bağıra çağıra koruluğa doğru uçtular.   İnce duvarlardan yaşamın sesleri aksediyor. Müzik açmadım. Yaşamın müziğini dinliyorum.  Kendimi uzun süredir hiç hissetmediğim kadar iyi hissediyorum.

Mutfak tezgahımın üzerinde elma yeşili kocaman bir Kitchen Aid hamur karma makinesi. Yeni ev hediyesi… Hediyenin kendisi kadar onunla sevdiğim insanlar için neler neler yapabileceğimin düşleri hediye oldu bana… Arada bakışıyoruz. Göz kırpıyor… “Tart?” diyor, “Hırt” diyorum… Diyet yapıyoruz o kadar… “Şarapta pişmiş armutlu merengue’li ama… “diyor.  “Yooook, Şşşşt bakayım.” diyorum. “Ben başka bir şey yazacağım şimdi…”

Yasemin Facebook’ta böyle bir laf paylaşmış; “Dersini almış olacak kadar yaşlı, yine aynısını yapacak kadar genç” – Old enough to know better, young enough to do it again.”  Bu yazı oradan çıktı.
Yazı da ortalık gibi dağınık kalacak ama.. Giriş, gelişme, sonuç yapamayabilirim. Kusura kalmayın.

Bu lafı okuyunca, ben “yine aynısını yapacak kadar genç” kısmına ve özellikle de bu kısmın “yap“mak edimine takıldım.  Bakıyorum da yaş algısı bir yetiştiriliş, bir anlayış, uğraşları ile var olma ve bunların yaydığı toptan bir enerji meselesi galiba.  Ailem olsun arkadaşlarım olsun, çevremdeki bir çok insan aynı dalga boyunda olunca, aklımıza bile gelmiyor yaş almakta olduğumuz. Birleşik bir alan yaratılabiliyor ve birbirinden örnek alabiliyor insanlar.

“Haydi” refleksi  diyorum ben buna. “Haydi” denildiğinde, “Haydi” diye yanıt verme refleksi.   Öğrenilebiliyor, aktarılabiliyor ve haydilerin sayısı artınca, isteklilik ve yaşam sevinci de buna bağlı artıyor.

Bir komşumuz vardı; Hayg Baba. Toprağı bol olsun. Tanıştığımızda 93 yaşında idi. Amerika’ya kızına gidecek, vize görüşmesine çağırmışlar. Memure Baba’ya “Amerika’da evlenme planınız var mı?” diye sormuş. O da çapkın çapkın gülümseyerek, “Şöyle kanlı canlı, neşeli, istekli bir hanım bulursam niye olmasın…” demiş ve on yıllık vizeyi kapmıştı.  (“Kadına çapkın çapkın gülümsedim, o da kıkırdadı.” demişti.)

Burada önemli olan “On yıllık vize verdiler, doksanüç yaşında ne yapayım on yıllık vizeyi?” demek yerine,  olayı bize “Oh,  bir on yıl rahatım artık…”  diye anlatmış olması idi.   Ondan çok ders aldım. Her gün yürüyüş yapar, gazetelerin bilmecelerini çözer, elinde kolejde bize öğrettikleri İngilizce şarkıların kitabı, bunları birlikte söyleyebileceğimizi keşfettiğinde, “Haydi birlikte söyleyelim” diye iki kat aşağı inip, bize gelirdi. “Haydi” derdim, otururduk kanapeye yan yana, My Bonnie lies over the ocean…. diye başlardık…

Onu hiç ihtiyar biri olarak görmedim. Yaşı büyük evet ama asla ihtiyar değil.  O kendini öyle görmezdi çünkü.

Arada “1939’da kadife kumaş almaya Almanya’ya gitmiştim, savaş ilan edilince orada mahsur kaldık,” diye bir iş anısı anlatırken ya da “Bizim handa Kürt hamallar vardı, çok fakir ama çok da dürüst insanlardı. Eli taşlı, sopalı gelenleri bizim hana sokmamışlardı ve durumdan da hiç yararlanmamışlardı,” diye  6-7 Eylül’ü anlatırken veya varlık vergisi hengamesini Aşkale’ye gitmeden nasıl atlatıp, Ordu’lu bir müşterisinin verdiği borç ile nasıl sıfırdan başladığını heyecanlı heyecanlı bizlere aktarırken,  “Hanım’ı alıp Tokatlıyan’a yemeğe giderdik her Cumartesi akşamı” derken, aslında ne kadar yaşlı olduğu dank ederdi kafama. “Vay be, 1939 ha?” ve benim sessiz sakin yaşamıma göre ne çok badireler atlatmış olduğunu düşünür ve hala “haydi” diyebilmesine bayılırdım.

O zaman bakardım sarkan gıdısına, yüzündeki yaşlılık lekelerine, kocaman kulaklarına ve sarkmış dudaklarına, kırışık, lekeli ellerine… Ama hemen gözlerine dönerdi gözlerim.  Gözlerine bakınca, işte o zaman hiç yaşlı görünmezdi bana… Gözlerinin içine baktığımda, beni genç onu yaşlı kılan kendi önyargılarım silinirdi çünkü. Geldiği gibi, “Haydi bana müsaade” der, hızlıca kalkar giderdi. O zaman anlardım ki Hayg Baba ruhen benden genç; yerinde duramıyordu çünkü…

Ruhuma bakıp da yaşlanma belirtileri gösteriyor muyum diye düşünüyorum arada bir.  Evet, tamam. Ne olmuş iki metrelik duvardan yere atlamaya cidden korktuysam? Geceyarısı karanlık deniz kenarında duraksadım ama “haydi” denildiğinde mayom ile deniz kenarındaydım, değil mi? Popoya tekmeyi yiyince, dalmadım mı? Daldım…

Anımsayabildiğim hepi topu bir kaç duraksama anı.  Bana öyle geliyor ki, yaşlılık bu duraksama anlarında saklı. Hiiiiiç o tarafa bakmıyorum, göz göze gelmemeye çalışıyorum. Bir kere gözlerine bakarsam, hüüüp diye tüm “haydi”lerimi emecek sanki.

Enerjim, sevincim, hala bir çok şeye hayret edebilme yetim, sürekli öğrenme ve öğrendiklerimi yaşamıma uygulama isteğim var.  Yani bu lafın ilk kısmında yazan “dersini almış olma” kısmına hiç yazılmıyorum da yine yine yapma kısmı bana çok çekici geliyor. Daha iyisini öğrenmedim henüz diyerek, bu yaşa kadar edindiğim iyi ve(ya) kötü deneyimlerimin mevcut durumu algılayışıma ket vurmasına izin vermiyorum.

Yeniden deneyebilecek kadar gözükara, heyecanlı ve istekli miyim? Evet… Şükürler olsun o halde hala ruhum yerinde ve genç.  Ayrıca öyle hissediyorum ki, bazen dönüp dönüp aynı hataları yapmak kadar insanı dinç tutan bir şey de yok… Aşkta mesela. Ne olur hata yapsan? Tekrar canın yansa?  Ne olur yani? Ne olur?

Hatadan korkmak, deneyimin rehavetine kapılmak demek. İşte bence insana kendini yaşlı hissettiren şey bu rehavet.

Yaş konusu bana bir tek ne zaman can sıkıcı bir şekilde kendini anımsatıyor biliyor musunuz? Son derece normal bir şeyden bahsederken bile “Amaan sen de yaaa, bizden geçti artık…” diyen yaşıtlarımla karşılaştığımda.

Yaş canavarı bu insanların tüm “haydilerini “ emip, posasını çıkarmış ve yerine anlamasınlar diye tatlı bir rehavet sokuşturmuş gibi geliyor bana. “Siz bu köşede uslu uslu oturun, ölüm gelip sizi alacak. Bir yere ayrılmayın sakın, e mi? Gelip de ‘haydi’ diyen olursa da, ‘Amaan sen de yaaa. Bizden geçti artık’ deyip, başınızdan savın…” demiş gibi geliyor.

İyi o zaman, haydi size iyi günleeer…” diyerek, Hayg Baba’ya da bir selam sarkıtarak, mümkünse hemen uzaklaşıyorum oradan. “Şöyle neşeli, kanlı canlı birini bulursam neden olmasın?” diyen ve “Kıh kıh kıh” diyerek çapkın gülüşünü gösterdiği halleri gözümün önünde hala…Ruhu şad olsun.

 

Haydileriniz bol, güzel bir hafta olsun. 

 

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Beni seviyor musun?

Benim bu aralar kafam çok karışık.  İş güç, ev, ofis, boyacı, elektrikçi, tesisatçı, ödemeler, İgdaş, İski filan derken kuyruğunu kovalayan kedi gibiyim. Dün sanki kuyruğu da yakaladım ama ucu elimde, onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Sahi, niye kovalıyordum ben seni?  Bu halde iken, yazı yazsam iyi gelecek ama kafamda yüz ayrı konu, sonunu getiremem, zaten olağan tarzım daldan dala… Derli toplu yazmak güç olacak.  Bugün okuyayım ben dedim. Sonra film seyrederim biraz.

Bu arada arkadaşım Şeniz, psikoterapist Özgür Öğütcen’in AŞK isimli yazısını maillemiş. Kendisinden izin almadım ama umarım paylaşmamıza itiraz etmez.  Ben okudum, çok beğendim ve dördüncü bölümde  de kendimden çok şeyler buldum. Bu soruyu kolay kolay sormadığımı, kadın olduğum için de (bana etrafımdaki minik çocuklar hariç) kimse tarafından sorulmadığını farkettim birden.  Okuyunuz bakalım size de ayna tutan tarafları olacak mı?

Sevgiyle…

I.

Birisine şu soruyu sorduğumuzda yanmışız demektir: “Beni seviyor musun?”. Bu soru umutsuzluktan köken almaya meyilli bir sorudur. Kendimizi bir anda karşımızdakinin yargısının esiri olarak buluveririz. Bu soruyu çeşitli olumsuzlamalar yaparak şu şekillerde de sorabiliriz: “Beni neden sevmiyorsun?” ya da “Beni sevmiyor musun?” veya “Beni hiçbir zaman sevmeyecek misin?”. Ne türde sorarsak soralım bu soru bir esaretin, bir tutulmanın işaretidir. Ve kızgın bir çocuk şu cevabı yapıştırıverir: “Bende seni sevmiyor(d)um zaten!” Aşktan kaçamayız herhalde ve bu sorunu mutlak halinde ortaya koymaya çalışacak olursak, aşk bizim hakkımızda verilen hükmü bilme merakımızın nişanıdır. Bunu herkes bilmek ister, çünkü bu hüküm varoluşumuza verilmiş bir cevaptır. İnsanlar cevapsız sorulardan rahatsız olurlar. Bu yüzden “Beni seviyor musun?” sorusu tekrar tekrar sorulur ve yanıtlar hiçte tatmin edici değildir. Aşkı ayıramayız, parçalamayız, yokedemeyiz. Aşk çok büyük bir faildir. Vardır. Bazı insanlar hiç aşık olmadıklarını, aşk nedir bilmediklerini söylediklerinde yanılıyorlardır; bu kişiler aşkın gerçek esirleridir. Çünkü aşkın sonundaki ölüm ihtimalinden korkarlar, ne de olsa ölüm aşkın nihai sınırıdır. Aşkı elde edemediklerini duyumsadıkları için en kolay şeyi seçerler, kendilerini severler. Ama bu gerçek bir vazgeçiş değildir.

II.

Kendisini çok seven insanlar genelde diğerlerinin –onların belirli sıkıntılarını telafi etme yeteneğinde olan- sevgilerinden feragat etmek zorunda kalırlar. Hemen hiçbir zaman içten bir karşılaşmanın tadını almadıkları için insanlar arası ilişkilerin şeyleşmesinin tam olarak ayırdındadırlar. Bu kişilere aşk var mıdır diye sorduğunuzda cevapları kesinlikle aşk yoktur olacaktır. Ama bu kadar basit mi? Tam bir karşılaşmadan anladığımız nedir o halde? İki insan arasındaki tam bir karşılaşma mümkündür, bunu en iyi şu yolla anlayabiliriz: bu iki insan bu karşılaşmanın tam bir karşılaşma olduğunu düşünmezler. Bu şart yerine getirildiyse bu bir aşktır denebilir. Kaçırılmış karşılaşmalar hüzün verir, bu durum öylesine dokunaklıdır ki bir kişi bunu anladığında ancak içten içe derin bir yas tutabilir. Bu gözyaşları boşuna değildir, çünkü yas başka bir sahnede kaybettiğimizi bize geri hediye eder. Aşktan, yastan ve ölümden kaçamayız. Mutluluk, gözyaşı ve keder akrabadır. Boşuna değil ki birine olan aşkımızı onu kaybedince anlarız, bu en bilindik klişelerden biridir. Onun hatırası için hüzünlenip solmasını bekleyebiliriz –ki başka bir biçimde canlanması için bir şanstır bu- veya hiddetle onu yerin dibine batırırız. Burada şu söylenmeli: öfke her zaman faydasız, kör bir hissiyat değildir. Son bir anda hüzün ve öfke arasında tercih yapmak gerekirse -aşkımın hatıraları mı, öfkemin faydaları mı diye,- kişinin hangisini tercih etmesinin daha hayırlı olacağına dair kesin bir kural telaffuz edilemez. İyi bir psikanalist bu durumda ‘bekleyelim ve görelim’ diyecektir. Bu nedenle psikanalistlerin sabırları analizanlara bir tür özensizlik, anlayışsızlık ya da anlamsızca saçmalama olarak görünür. Çünkü aşka temas eden ve ondan uzaklaşan kişi acılarının bir an evvel anlaşılmasını ve dindirilmesini isteyecektir. Psikanalistin bütün duyguların arkasındaki nedenselliği ortaya çıkarma isteği fazla yavaş gelecektir, bu çağ için oldukça fazla. Öyleyse birisine sen ona aşıksın dediğimizde bir an duracak ve şaşkınlıkla yüzümüze bakacaktır: ‘Aşk bu mu?’ diye. Bizde ona şöyle demeliyiz: ‘Evet bu! Ne sanmıştın ki!’. Bu diyalog şu şekilde devam edebilir: ‘Hayır ona aşık değilim, onu seviyorum, ona alıştım, onsuz yapamıyorum, hep onu düşünüyorum, rüyalarıma giriyor. Ama eminim bu aşk değil.’ Peki aşk nedir öyleyse?

III.

Aşk erotiktir ve en başta iki kişiliktir. Aşk bir ötekinin kanlı canlı, somut bedenini gerektirir. Büyük harfle yazılan herhangi bir şeyle (Tanrı, Vatan, Komünizm vs.) aramızda aşk olamaz, çünkü bu ilişki bizle türdeş olan bir ötekini içermez. Aşk bedenle başlar ve orada sonlanır. Zorunlu olarak heteroseksüel de değildir, homoseksüel olabilir ve çok önemsediğimiz üzere anneyle bebeğin bedenleri arasındaki gibi ilksel türden olabilir. Bebek önce kendi gereksinimleri açısından, sonrasında da arzusunun yöneldiği ilk mutlak form olarak annenin bedenine bağ(ım)lıdır. Ha keza annede bebeğinin bedeninde aşkının yeni bir canlanmasını bulur, baba ise bu aşkı katleder. Anne aşksa, baba yastır. Ama bebek ikisine de kızar; birisine kendisini bıraktığı ve başkalarını seçtiği için, diğerine ise kendisine ilk aşk acısını yaşattığı için. Bu ikili duygunun ne şiddette süreceği bir dereceye kadar müzakere sonucu belirlenir ve nihayetinde oluşacak duyguların şiddeti olumsaldır. O halde aşk evrensel olanı bir bağlamda karşısına alan, ama hemen ardındanda dönüp ilksel olanı yargılayandır. Bu ikili feragat bize başka insanlara aşık olabilme kapasitesini sağlar. Pire için yorganı yakmamayı başarabilirsek şayet, aşkımızın yönü ileri doğru olacaktır. Ama annenin ya da babanın aşkında ayak diretirsek kapana kısılırız, çok küçük bir mesafeyi önce ileri sonra geri doğru katedip dururuz. Bu bir sıkışmadır ve aşk acısının bunaltısından kategorik olarak farklıdır. Aşk bedendir demiştik, o halde aşk iki bedenin karşılaşmasıdır aynı zamanda. Beden ise biyolojik olmaktan çok simgesel olarak, dil aracılığıyla varolur. Bedenimizin her bir santimetrekaresi sözlerle yazılmıştır ve onlara geri dönerler.

IV.

Aşk kaybettiğimiz, bizi tamamlayacak olan öteki yarımızı aramak değildir. Aşk içinde bir sürpriz unsuru barındırır. Bilmediğimiz türde bir karşılaşma olması aşkın önkoşuludur. Bizi tamamlamaz, kusursuz hale getirmez, eksiklerimizi gidermez. Aşık olduğumuz kişi aradığımızı bildiğimiz şeyleri bize temin eden bir tedarikçi değildir. Aradığımızı bilmediğimiz ama aynı zamanda da aramadığımız ve bulursak onunla ne yapacağımızı bilemiyeceğimiz şeyi bize sunar aşığımız. Bu da ikinci bir şoktur, şaşkınlıkla bakakalırız: ‘Seni neden sevdiğimi soracak olursan, bunun yanıtını bilmiyorum’ deriz. Arada bir boşluk yine vardır, soruyla cevap arasında. Bu yüzden bir kişiye neden aşık olduğumuzun cevabını bulabilecek başka bir kişi yoktur. Hatta bu sorulmaması gereken bir sorudur, şayet aşkta bir tabu varsa bu olabilir! ‘Bana sana neden aşık olduğumu lütfen sorma.’ Peki aşk bizi tamamlamıyorsa niye dönüp dönüp güvence isteriz? Tam da bu tamamlanmamadan emin olmak için, eğer mükemmel bir aşk sözkonusu olsaydı ne olurdu bir düşünün. Aşk işte bu pürüzlerde, aksaklıklarda, eksikliklerde yaşar. Sevdiği kişiyi bir kez olsun terk etmeyi düşünmeyen var mıdır? Aynı annesini bir kez olsun öldürmek istemeyen bir oğlan çocuğunun tuhaf kaçması gibi bu da oldukça tuhaf kaçardı ve bu kişiyi derhal doktora götürmek gerekebilirdi.

V.

İnsanın yaşamı bir şeyleri seçmek üzerine kurulmamıştır, daha çok bir şeyi seçtiğimizde seçmediklerimizin acısını yaşarız. Bu kayıp duygusu öyledir ki ‘iyi bir erkek’ bütün olasılıklara açık olarak varlığını sürdürmek ister bu yüzden. Erkek kadını ne kadar kendi aşkına verilmiş bir karşılık olarak görürse ondan o kadar uzaklaşacaktır. Kadın ise erkekte onun kendisini istediğinin, hatta yanlız onu istediğinin, durmadan tekrarına yürekten bağlıdır. İki fantazi evreni birbirine uymadığı için ilişkileri sürdürmek için başka bazı ek faktörlere gereksinim başgösterir. Erkek hakiki olarak istediği kadına çok yakınlaşan bir kadınla birlikte olduğunda baş dönmesi atakları yaşayacaktır; çünkü bu kadın ona kendisinde olmayanı en derin haliyle hatırlatacaktır. Kadın, erkeğin istediğini düşündüğü tutuma –ki bu bir yorum meselesidir ve kadınlar bunda erkeklerden daha başarılıdır- kendisini uydurmaya çalışacaktır. Yorumlamanın kadınlarda daha başarıyla sürdürülmesiyle terapistlerin çoğunun kadın olması arasında bir bağlantı olabilir mi? Oysa erkekler kadınlar tarafından hep ne istediklerini anlamayan kişiler olmakla suçlanırlar, bunda belli bir doğruluk payı vardır elbet. Ama sorun şu ki erkekler kendilerinin ne istediği sorulduğunda bir yanıt vermekte genetik olarak zorlanırlar zaten. Aralarında kavga çıkıp erkek kadına “Ne oldu?” diye sorduğunda kadınlar “Hiçbir şey yok!” derler, erkek daha da üstelerse bütün eski suç defterleri açılacaktır. Bununla birlikte aşk faktörü iki aşık kişinin birbirine tahammül etmesidir denilebilir. Aşk tahammül gücüne bağlıdır ve ayrıca kişilerin herbirinin öteki karşısında güçsüz olmayı üstlenebilmesinin derecesine bağlıdır. Aşk kısır bir iktidar mücadelesinin sonsuz döngüsünde öfkeye yenilebilir. Bu da onun güçsüzlüğüdür ne yapalım. Bir çiftin kavgası ‘bütün bunları biliyorum ama seni seviyorum’ lafında soluklanabilir, bu çözümün kötü bir yanı vardır, o da her seferinde fazla işe yaramamasıdır. Eğer bunu çok söylerseniz gitgide gücü azalacaktır, bu cümle zor zamanlarda çekilecek bir imdat frenidir, zırt pırt kullanılırsa sonuç vermez.

* Bu yazı Bibliotech Dergisinin 15. sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Etiketler: , , , , , , ,

Eskici seven kedinin öyküleri…

Son üç haftadır kendimi sürükleyerek kalkıyor, sürükleyerek dışarı çıkıp, sürüklenerek de geri dönüyorum. Nedensizce çok yorgunum. Bildiğim tüm çareleri denedim. Spor yaptım, vitamin aldım, beslenmeme dikkat zaten ederim, resim yaptım. Olmadı, hala sürünüyorum. Değişken havalardan herhalde. Bir de ömrümde ilk defa kontrolü elden bırakmış olmakla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Bu kadar kontrolsüz yaşamaya bünye tepki gösteriyor sanırım.  Onbeş yıllık ofisi boşaltıp hala dosyaları kolilerden çıkartamayınca, diken (kolilerin her biri diken gibi) üzerindeyim dört aydır.  Neyse, az kaldı. Ev ve işyeri bir araya gelince, İstanbul’un trafiğinden kurtulacağım temelli.

Taşınacağım eski evin (“yaşlı kızım” diyorum ona ben) tamirat işleri henüz bitmedi.  Bitti gibi olmuştu ama her yer boyanınca, başta idare eder gibi gözüken mutfak ve banyo dolapları gözüme köhne gözükmeye başladı. Şimdi yenileri yapılıyor.  İş uzadı tabii ve alt kat sil baştan ele alındı.

Ayağına kadar gelince insan tüm şikayetlerini bir bir sıralar ya doktoru bulmuşken, benim kız da bir bir şikayetlerini sıralıyor. Son yağmurlarda dam aktı yeni boyanmış yerlerin üzerine. Bir de mutfak duvarında hafif bir sızıntı… Günlerce nedenini aradık. Sonunda halloldu ki duvar kurudu.

Herşeye iyi yönünden bakmaya alışık olduğumdan bu terslikleri de hoş karşıladım. Taşınıp da her şey yerleştikten sonra değil, ev daha boşken ve tamirat sürerken bunların olması iyi şans değil de nedir? Kızım benim; iyi huylu kızım. Şu şikayetim de var diye tek tek gösteriyor bana… Neyse, bugün itibarı ile dam da tamir edildi. Ay başında evi boydan boya kaplayan asmanın budanması ile zorunlu hareketler bitip, artistik hareketlere geçeceğiz.  Şimdiye dek uyumlu bir gösteri sergiledik diye mutluyum.

Sistre bitince yerdeki kaç yıllık olduğunu bilemediğim eski ve geniş rabıtalar ipeksi, muhteşem bir görüntüye kavuştular. Üstüne halı bile  koymak istemeyeceğim bir süre. Ahşabın yaşayan güzelliğinin tadını çıkarmalı.  Bizim parkecinin sevimli oğlu (ki poliüretan dolgu yapıp yapmamak konusunda benimle ve babası ile çok çekişti ve beni razı etti. Bir odayı babası çıta ile tamir ederken evin diğer taraflarında ikimiz oyumuzu poliüretan dolgu yönünde kullandık. Sonuç çok güzel oldu. Çıta ile dolgu da güzel oldu ama… Ona orijinal ahşabın değeri üzerine uzun uzun diskur geçmiştim. Yaptığımız işi kendi de beğenince, tutmuş bir klip yapmış. Youtube’a koymuş reklam olsun diye. “Abla, sizin konağı koydum Youtube’a” demez mi? “Ne konağı yahu? Orta halli bir ev işte.” “Konak mı kaldı artık abla? Bu konak sayılır.” diye fikrinde inat etti. “Oğlum, üç artı bir konak mı olur?” dedim. Bir de şarkı döşenmiş altına… Hey Allahım… Yaptığı videoda bana ve orijinal olana dokunmama duyarlılığımıza gönderme yaptığını görüp sevindim bir şeyler öğrendi benden diye. Ben de ondan poliüretan dolguyu öğrendim. Kazan-kazan durumu oldu yani.

Cumbanın içine koymak için kocaman yastıklarım var.  Cumbaya oturunca, yolun sonunda bazen deli bir nehir gibi akan Boğaziçi gözüküyor. Evin denizi gören tek köşesi orası. Şimdiki evimin manzarası ile boy ölçüşemez ama bu kızın yeni yetme apartman dairelerinde olmayan bir karakteri var. Ben de ona aşık oldum işte.  Bir de şöminesi var. Benden öncekiler içinde gazete kağıtlarına sarılı kozalaklar ve bir kaç kütük bırakmışlar hemen yakmak isterim diye. Ne düşünceli bir davranış.

Kocaman bir mutfak yapıyoruz. Kızımla misafirler ağırlayacağız çünkü.  Yemek tarihi konulu bir dizi söyleşi akşamı yapmak var aklımızda. İlk sene için 52 konu belirledik.  Konular çok çekici. Yıllar içinde yemek kültürü ve tarihi üzerine okurken bana çekici gelen konular ve arkadaşlarımın ilginç buldukları konuları sıraladık.  Her birinin uzmanı, bilir-kişisi hangimiz ise o anlatacak veya anlatıp pişirecek, biz dinleyeceğiz ve yiyeceğiz. Böyle bir plan var kafamızda.  Bu yüzden oniki kişi rahat oturacak, dişbudaktan masif  bir yemek masası yapıyor Kaan bize.

Ben de eski ama rahat sandalyeler bulmak üzere Kadıköy’deki eskicileri arşınladım iki gün önce. Ali’ye gittim ilkin.  Ali beni anlıyor çünkü. Nelerden hoşlandığımı biliyor artık. Aradığım şeyleri tarif ediyorum, o bulup çıkarıyor bir yerlerden. Tozlu, herşeyin üst üste olduğu bir işliği var alt katında. Birlikte iniyoruz. Ben bazı eşyaları stilinden tanıyabiliyorum artık.  “Ali, şunu indir, bir kazıyalım boyasını, altından ne çıkacak merak ediyorum” diyorum.  Bazen de o telefon edip, “Abla şöyle şöyle bir şey var, sen seversin” diyor.  Bu gidişte de altı adet orijinal Thonet damgalı sandalye buldum ama pahalı geldi. Aramaya devam. Uygunu çıkar gelir bir yerden. Biliyorum. Hep öyle olur. Eski pirinç bir askılık buldum, portamanto sevmiyorum çünkü. Bir tunç havaneli, bir bakır çiçek sulama kovası. Bir de emaye, içinde kuş deseni olan tepsi. Son üçü değersiz ama nostaljik şeyler. “Al, senin olsun abla” dedi Ali. Yıllar içinde ben de Ali’ye çok müşteri kazandırdığım için, ufak tefek hoşlukları esirgemiyor düzenli müşterisinden. O aslında çok maharetli bir sedefkar ama bu işten ekmek yemek zor olduğu için eski eşya alıp satar olmuş.

Sonra dönüş yolunda, eski lambalar satan bir dükkanın önünden geçerken, kenarda duran, gösterişsiz ama  Art Deco’nun muhteşem hatlarına sahip minyon, beyaz bir lambaya çarpıldım. Resmen gözlerimi alamadım. Bir eşyaya ilk kez böyle aşık olduğumda, şimdi salonda duran eski yemek masası beni eve kadar izlemişti. Sonra gül ağacından bir büyük sehpaya ve en son olarak da iki Thonet koltuğa aşık olmuştum.  Eski eşya illa pahalı olmak zorunda değil.  Neredeyse hepsini Mudo’da satılan eşyalardan  daha hesaplı fiyatlara alabiliyorum. Üstelik en az yüz senelik, sapasağlam, yaşanmışlıkları olan eşyalar bunlar. Bunları modern eşyalar ile harmanlayarak kullanıyorum. Eski eşyalar modern kumaşlarla günün çizgisine uydurulabiliyor. Onları eve getirdiğinizde, üzerindeki eski enerjiyi temizleyip, kendi enerjinize uyarlamanız gerek ama. Bunu da nasıl yaptığımı başka yazıda anlatırım.

Gözlerim ışıl ışıl, lambaya bakarken, dükkan sahibine dedim ki “Lambanız ve ben birbirimize aşık olduk.  Seninle eve geleyim diye nasıl yalvarıyor, siz de duyuyor musunuz? Bu fakir kız Allahın emri ile lambanıza talip. Lütfen insaflı olun ve birlikteliğimize taş koymayın…”  Adam şakadan anlıyormuş. İşine de aşık biri olduğu çıktı ortaya. Lambayı çok sevdiğimi görünce epey bir indirim de yaptı. Ama yıldız falım “bu aralar dikkatsiz harcamalar yaparsanız, bir ay sonra, ben bunu ne demeye aldım diyeceğiniz şeylerle eve dönme riskiniz var” yazdığı için şimdilik aşkımı kalbime gömüp, adamın kartını alıp, beklemeye karar verdim.  Bir kaç kendimi ikna turu yaparım, hala aşıksam bir hal çaresi bulunur elbet. Gide gele satıcılar hep fiyatlarını yarı yarıya indirirler. Deneyimle kanıtlanmıştır.

Bu arada huzurevinde yalnız ölen, yaşlı bir ressam hanımın tablolarına rastlıyorum Ali’nin dükkanında.  Akademiden mezun olmuş, ömrünce hep resim yapmış ama hiç sergilenmemiş. Öldükten sonra evrakı metrukesi arasında bu resimler (400’e yakınmış) “ben bunları sergileyeyim, belki prim yaptırırız” diyen biri tarafından alınmış. Akıldan önde giden plan yan gelmiş, sergilenip satılmayınca, resimler eskiciye düşmüş. Uyduruk şeyler sanmayın. Bayağı usta işi. İki sene içinde gide gele dördünü eve getirdim, ikisini de anneme hediye ettim. Hala alasım var.  Ben de resim yapmaya çalışıyorum ya… Bu yaşlı hanımın eserlerinin onları seven birileri aracılığı ile yaşamaya devam etmesini arzu etti gönlüm.

Ya işte böyle eskici hikayeleri… Oldum olası eskici dükkanlarında eşinmeyi severim. Bakalım daha neler çıkacak karşımıza. Yaşlı kızla birlikte çıktığımız yolculuğumuz devam ediyor. Pehlivan tefrikası gibi oldu bu şimdi. Yedi kısım tekmili birden. Ne bileyim, paylaşmak istedim işte heyecanımı.

Mutlu bir haftasonu dilerim herkese… Hava iyi olursa, keyfim de yerinde, ben yarın yine eskicileri dolaşırım belki. Heyecan verici bir şeyler bulursam, onu da anlatırım.

 
11 Comments

Posted by 01/07/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Zdzislaw Beksinski

Onunla dün tanıştım.

Sanat konusunda çok karmaşık zevklerim yok ama kolay beğenen biri de değilim.  Bu nedenle onun resimlerine neden bu kadar uzun süre bakakaldığımı, içimdeki hangi tanımadığım duyguları harekete geçirdiğini anlamakta güçlük çekiyorum.

Resimlerine baktığımda masalsı bir şeyler görüyorum; bu dünyanın içinden ama bir o kadar da bu dünyanın dışında. Dr. Who kremalı Yüzüklerin Efendisi gibi bir his sanki. Kendi dünyasının derinliklerinde gezinirken beni çıkardığı gezi o denli farklı ki… Belki bu sınırlarda gezinme duygusunu sevdim.

Acılı, hüzünlü ve karanlık. Belki de budur bana bu denli çekici gelen.

Formu eğip, büküp, parçalayıp yeniden birleştirirken bildiğimiz parçaları o denli farklı bir araya getirmiş ki, gördüğünüzün bildiğiniz şeyler olmadığını seziyorsunuz. Kollar, bacaklar, kafalar, eller, parmaklar görüyorsunuz ama onlar artık kol, bacak, kafa, el ve parmak değil sanki. Gerçekliği deforme ederken, zaman ve uzam ile oynadığı bir oyuna dönüşüyor; kendi gerçekliğini oluşturmak üzerine karamsar bir oyun.  Belki de bu oyuncu ve kendi hayalgücünden korkmayan tarafıdır bana çekici gelen.

Parçaları birleştirirken, oluşturduğu forma kendi ruhunu üflüyor; bütün iyi sanatçıların yaptığı gibi. Ve bu ruhun karanlığında, korkularında, insana inanmayan ama inanmadığına bile hala inatla tutunma, sarılma çabasında kendinizden bir şeyler bulabiliyorsunuz.  Belki de bu savunmasız yakalanmaktan korkmayan insan tarafıdır beni bu denli etkileyen.

Beksinski gerçek ve doğal olan her şeyden nefret edermiş. Kendisi ile yapılan bir röportajda “Doğal olan her şeyden, Polonyalıların dediği gibi doğrudan inekten gelen  her şeyden nefret ediyorum.” demiş.  “Hazır kahvemi süt tozu ile içerim, hazır çorba ve yalnızca konserve et yerim”.

İşte bu doğal olandan uzak durma yaklaşımını Beksinski’nin tüm resimlerinde görüyorsunuz. Hiç bir şeyi doğal haline bırakmadan, her şeye müdahale ederek kendine uydurmuş. İçinde kendini rahat hissedeceği, yapay mı yapay bir dünya yaratmış. Belki de bu bir nevi kurgu-bilim yaklaşımıdır hoşuma giden. Genelde onun resmini sevmeyenleri en çok rahatsız eden bu yapaylık, doğal olmayan bir şeylere baktıkları hissi. Eli “el” olarak görüp, kompozisyonun içinde “el” olarak anlamlandırmaya çabaladığınızda bir yere varamıyorsunuz çünkü. Onu anlamlandırmaya çabalamadan, kendinizi sizde yarattığı duygulara bırakmak en iyisi.

Bakın bakalım, size neler söyleyecek Beksinski.  Buraya sevmesi “en kolay”, az karanlık ve pek de karamsar olmayan bir kaç resmini koyuyorum.  Galiba onu benim sevdiğim kadar sevmenizi istiyorum. Bakalım yarattığı duygulardan çok rahatsız olanlar grubunda mı yer alacaksınız, yoksa çok beğenenlerden mi olacaksınız?

Resimlerinin bir çoğunu retrospektif olarak şu sitede inceleyebilirsiniz. Dmochowski sanatçıya olan sevgisi ile müthiş bir iş becermiş. Neredeyse bir on-line Beksinski müzesi kurmuş. Şapka çıkarıyorum kendisine.

http://beksinski.dmochowskigallery.net/

 

Yazar mısınız izlenimlerinizi? Merak ediyorum gerçekten.

 
19 Comments

Posted by 01/05/2012 in Resim Sanatı

 

Etiketler: , ,

Çek elini tabağımdan….

Süpermarkete haftalık ziyaretinizi yaptığınızda, kasadan her geçirdiğiniz, parasını ödediğiniz her bir ürünün sizin vatandaş olarak “oy”unuz olduğunu söyleselerdi, dünyayı değiştirmek için bu fırsatı kullanmaz mıydınız?

Daha da iyisi, ağzınıza attığınız her lokmada dünyayı, koşulları değiştirme olanağınız olduğunu bilseydiniz?

Günde üç kere; sabah, öğle ve akşam,  içinde yaşadığımız dünyanın,  bizi besleyen sistemin değişimi için oy kullanabileceğinizi söyleselerdi?

Şaka değil.  Gerçekten oy hakkımız var. Seçme hakkımız var.  Öyle dört senede bir sandığa gidip, hep aynı tür insanları başımıza getirip, sonra da saf saf onlardan mucizeler bekleyip, hüsrana uğramamız gerekmiyor.  Yapacağımız şey çok basit; ağzımıza giren herşeyi dikkatlice seçerek, dünyanın, topraklarımızın canına okuyan büyük tarım firmalarına, çiftçinin fakir cebinden, sofraya koyduğumuz yemeğimizden “Çek elini bakayım” deme hakkımız var.

Tarlasını işleyerek bize yiyecek sağlayan çiftçiye “Sen kendi tohumunu kullanamazsın, ben ne satıyorsam onu ekmek zorundasın” diye dayatan zorba, çokuluslu firmalardan daha güçlü olduğumuzun farkında olmamız gerek.

Biraz ilgi, biraz bilgi, biraz okuyup araştırma ile çocuğunuzun tabağına koyduğunuz yiyecekleri seçerken, her seferinde oyunuzu kimden ve ne tür bir dünyadan yana kullandığınızı unutmayın.

Şimdi dediklerimi, okuyup öğrendiklerimi özetlemeye çabalayarak biraz daha açıklamayı deneyeyim.

Türkiye’ye ithaline izin çıkan GDO’lu mısır çeşitleri ile ilgili haberler dikkatinizi çekmiştir. Çekmedi ise de şimdi çeksin çünkü mısırdan kaçış yok. Soya fasulyesinden kaçışınız olmadığı gibi.  Marketten aldığınız gıdaların %90’ında bu ikisinin türevleri var.  Yediğiniz hamburgerde, çocukların sevdikleri nuggetlarda, keklerde, bisküvilerde, meyve sularında, ketçapta bile. Her şeyde ama her şeyde…

Neden böyle oluyor bu işler peki? İlla kullanmak zorundalar mı bu maddeleri?  Evet. Çünkü büyük mısır ve soya üreticilerinin milyarlarca dolar kar etmeleri sizin seçimlerinize bağlı.

Bugün A.B.D.’deki ekilebilir toprakların %30’unda mısır yetiştiriliyor.

100 yıl önce Amerikalı bir çiftçi dönüme 125 kilo mısır alırken bugün 1250 kilo mısır elde edebiliyor. Amerikan çiftçisi daha çok üretim yapması, büyümesi için devlet tarafından teşvik ediliyor.  Teşvikler iştah kabartıcı olunca, o işin kaymağını minik çiftçinin yediği nerede görülmüş dünyada?

ABD’nin acımasız tarım politikaları, yüzlerce yıldır mısır yetiştiren Meksikalı 1.5 milyon çiftçiyi bugün göçmen olarak iş aramak zorunda bırakmış durumda.

Bugün artık, 4-5 büyük Amerikan gıda firması geçirdikleri kanunlar ile tüm Amerikan gıda sisteminin işleyişini kontrol altında tutuyorlar. Firmaların isimlerini de bilelim; Cargill, Monsanto, ADM, Tysons ve Smithfield.  Genleri ile oynanmış tohum kullanmak suretiyle diğer tohumlara göre çok daha fazla verim alabilen ABD dünya mısır üretiminin %38’ ini gerçekleştirmektedir. Türkiye’ deki Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) üretimi tamamıyla iç piyasaya yönelik olarak gerçekleşmektedir. Bu nedenle de kotanın artırılması durumunda ABD’ den ithal edilecek mısır Türkiye’ nin iç piyasasında tüketileceğinden ABD’nin mısır stoklarının eritilmesine yardım edecektir.

Bize ne Amerikan çiftçisinin durumundan mı diyorsunuz? Demeyin. (Merak ediyorsanız araştırın, bakın bu firmalardan hangisi Türkiye’de iş görmekte.)

Bu iş bu noktada da bitmiyor ki.  Bu kadar çok mısır üretilince ne oluyor? Depoları hınca hınç doldurunca, oturup araştırma merkezlerinde bu kadar mısıra alternatif kullanım alanları yaratmak zorundalar. Hayvan yemi olarak kullanılması bir yana, süpermarkette kasadan geçirdiğiniz, parasını ödediğiniz işlenmiş gıda ürünlerinin %90’ında mısır türevleri var. Aynı şey soya için de geçerli. Soyanın hikayesini siz kendiniz araştırabilirsiniz sanırım.  Biz mısır ile devam edelim.

İşte oy sandığınız ve seçimleriniz bu noktada devreye girecek. Gözlüklerinizi takın (benim gibi gözlüksüz okuyamıyorsanız) ve etiketlere iyi bakın. Çocuğunuza yedirdiğiniz, binbir emekle, iyi beslensinler diye sofranıza getirdiğiniz zehirleri tanıyın.

Maltodekstrin

Yüksek fruktoz içerikli mısır şurubu

Sorbik asid

Sorbitol

Ethylene

Kabartma tozu

Xanthan sakızı

Digliseridler

Vanilya ekstresi

Nişasta

Polidekstroz

Fumarik asit

Xylitol

Alphatocopherol

Askorbik asid

Kalsiyum stearat

Ethyl asetat

Ethyl laktat

Şunu da bilmenizde yarar var:  2000 yılından sonra doğan her üç Amerikalı çocuktan biri şeker hastası olacak. Sizin bebeğiniz, evladınız için istediğinizin bu olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden işlenmiş gıdalara doğrudan giren mısır ve soya türevlerini izlemeye alın.

Şimdi bize diyorlar ki, GDO’lu mısırın ithaline sadece hayvan yemi olarak izin verdik. Hadi peki diyelim.  Ama o zaman, yediğimiz et, içtiğimiz süt, yoğurdumuz, peynirimiz, peynir altı suyu, tereyağımız ve içine et, süt giren herşey zehirli olacak demektir. Bakanımız gibi “Yemi hayvan yiyor, bir şey olursa ona olur” demeyin.

İnekler, balıkların mısır yediği nerede görülmüş?  İnek,  genetik olarak mısır değil, ot yiyen bir hayvan.  Yem olarak verilen GDO’lı mısırı sindirmeye çabalarken işkembesinde koli basili gerekenden daha çok ürüyor.  Üstelik antibiyotiğe dirençli bir türü. Yediğiniz ete bulaştığında (ki hayvanlar pislikleri içinde yetiştiği için kesimhanelerde ete bulaşması pek kaçınılmaz)  sizi bir kaç gün içinde öbür dünyaya postalayacak kadar da dirençli. Hani  “yemi hayvan yiyordu ve insana bir şey olmazdı?”

Kısacası, mısır, soya ve bunların yiyeceklerimize giren türevlerini yemeye zorlanmamızın arkasındaki politik ve ekonomik nedenleri de görürseniz, tabağınıza uzanan ele bir çatal batırıp; “soframdan, ailemden, çocuğumdan, cebimden uzak dur” diyerek, önleminizi alırsınız. BUNA HAKKINIZ VAR. 

Unutmayın, her alışverişte, her lokmanızda size zorbaca dayatılan düzene başkaldırıp, seçiminizle kendi kazançları için ailenizin sağlığına umursamadan zarar verenlerin oyununu bozabilirsiniz.

Dünya düzeninde değişim için illa bayrak sallayarak, sloganlar atarak, meydanlara inmek gerekmez. Siz küçük, kişisel devriminizi etiketleri okuyarak minik mutfağınızda başlatabilirsiniz.  Değişim başladı mı kazançları buna bağlı olanlar ister istemez isteklerinize boyun eğeceklerdir. Hem de oldukça hızlı bir biçimde.

Her bir lokmanız gerçekten afiyet, bal şeker olsun.

Şu sitelere tıklayıp bakmanızı tavsiye ederim

http://www.gdohp.blogspot.com

http://www.fikirsahibidamaklar.org

http://www.slowfoodanadolu.com/anasayfa/gdo-esarettir

http://www.gidahareketi.org


Bir de Food Inc. isimli belgesel filmi seyretmedinizse, seyretmelisiniz.

http://www.foodincmovie.com

 
4 Comments

Posted by 01/04/2012 in yemek içmek

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Az biraz deliyiz ya hepimiz…

Memleketin hali içler acısı. Üstelik elden bir şey de gelmiyor. Kahkaha attığımız her anın arkasından insan olana berbat bir suçluluk hissettiren, garip bir diyarda doğmuş, büyümüş ve yaşlanmaktayız.

Aslına bakarsanız, hala tepki duyabilme yetimiz olduğuna, hala üzülebildiğimize göre ümit de var. Bizi bu kadar köreltmeye, duyarsızlaştırmaya çabalamalarına rağmen, tüm insan halimizle, tüm duygularımızla ve içimizdeki sevgi ile hala buradayız ya. Toplumun vicdanı, sağduyusu, aklıselim sahibi sesi olmaya devam edebiliyoruz.

Bu da gösterir ki biz tahmin edilenden daha dayanıklı, inatçı ve bir parça da deliyiz.

BU BİLE ÜMİTLİ OLMAK İÇİN BİR NEDENDİR.

Deliyiz ya bir parça, içim yine de yeni yıla gülerek başlayabilmek istiyor. Memleketin deli deli haline benzeyen bir mal beyanı koyuyorum bloga.  Benim mal beyanım da olsa olsa buna benzerdi herhalde diyerekten, Metin Üstündağ’ın kaleminden yeni yıla neşeli bir başlangıç yapalım istedim. İşte Bir Delinin Mal Beyanı:

Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
Gökyüzünde bi bulut
Bitlis’te beş minare
Bir yazlık biri kışlık iki platonik sevgili
Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı
Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü
Palandökende bi palan, iki döken
Kastamonu da üç kasto
Üç fay hattı
Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma
Dünyada mekan
Ahirette iman
Denizde kum
Uzayda yerçekimsizlik
Bi çuval gazoz kapağı
Bi kibrit kutusu sigara izmariti
Onsekiz saç biti
Biri İngilizce 6 adet küfür
Yirmi tane boş naylon poşet
Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht
Bi sürü saç sakal, kıl, tüy, yün
Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank
Bi ayakkabı çekeceği
Üç don lastiği
İki büyük taş kütlesi
Bir adet ağaç gölgesi
Üç kuş kanadı sesi
Bi sürü kedi köpek
Bi Marmara Denizi
Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci
Her aksam karıştırılan dört çöp bidonu
Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili
Nakit 15 lira
Anne babadan kalma yarısı yaşanmış bi ömür

Hayırlı, uğurlu bir yeni yıl olsun. Kişisel ve toplumsal acıları yeni yılda hep birlikte aşalım ümidi ile.

 

Etiketler: , , , , , ,

Gracias a la Vida (Yaşama teşekkürler)

2011 biterken, yaşama teşekkür etmek geldi içimden.  Bu güzel şarkı ile hepinize, önce sağlık, sonra hayırlı olacak tüm isteklerinizin gerçekleşmesini, bazı istekleriniz de gerçekleşmediğinde bu duruma katlanıp, “Olmadı ise, vardır elbet güzel bir nedeni…” diyebilmeniz için tevekkül diliyorum.

Bu şarkıyı ben küçük bir çocukken Joan Baez’den dinleyerek sevip, ezberlemiştim.  Ama şimdi yorumunu daha çok beğendiğim Mercedes Sosa’dan dinleyelim. Orijinal sahibi Violetta Parra’ya da bir selam gönderelim… İspanyolcası daha şiirsel ama ben de dilim döndüğünce Türkçe’ye tercüme ettim.

HERKESE MUTLU YILLAR….

YAŞAMA TEŞEKKÜRLER

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

İki gözüm var ve açtığımda

Siyahı beyazdan ayırt edebiliyorum

Uçsuz bucaksız gökyüzünün yıldızlı derinliklerini

Ve kalabalıkların ortasında, sevdiğim erkeği

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Duyma yetimi verdi bana, öyle ki

Onun sonsuzluğunda gece gündüz cırcır böceklerini

Kanaryaları, çekiçleri, türbinleri, köpekleri, kara bulutları ve

Sevdiğimin şefkatlı sesini kaydediyor kulaklarım

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Ses verdi, alfabeyi verdi

Onunla birlikte gelen sözcüklerle düşünüp, konuşmayı

Ana, dost, kardeş ve sevdiğimin

Ruhunun yolunu aydınlatan ışığı

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Yorgun ayaklarımın yürümeye devam etmesini sağladı

Şehirlerden, çamur birikintilerinden, kumsallardan, çöllerden

Dağlar ve ovalardan geçtim,

Senin evin, sokağın ve avluna varana dek.

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Yüreğimi verdi bana, arasıra kabını sarsan

İnsan beyninin meyvelerini gördüğünde

İyilerin kötülerden ne denli farklı olduğunu gördüğünde

Ve açık renk gözlerinin ta dibine baktığında.

Yaşama teşekkürler, bana ne çok şey verdi

Kahkahaları verdi, ve gözyaşlarımı

Coşku ve acıyı ayrıştırabileyim diye

Hepsi benim şarkımın içindeler

Senin şarkının da…

Hepimizinki aynı şarkı…

Benim şarkım herkesin şarkısı

 
4 Comments

Posted by 12/29/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Hadi yap listesi; mümkünse ölmeden önce…

Bu yaşam sona erdiğinde, iki soru olacak önümde:

Yaşamından zevk aldın mı?

Peki, yaşamın başkalarının yaşamına coşku katabildi mi?

Yaşamımdan gerçekten zevk aldım diyebilmek için, kendimin, sezgilerimin, isteklerimin önüne kocaman bir kale gibi dikilmekten vazgeçmeyi öğrenmem gerek.  Yavaş yavaş başarmaya başladım gibi ama yol pek uzun…

İkinci sorunun yanıtı arkadaşlarımda ama bu konuda elimden geleni yaptığımı söyleyebilirim. Ben iflah olmaz bir yay burcuyum. Yay burçları kozmosun palyaçoları sayılır, bulaşıcı neşeleri ve eğlenceperver tarafları ile. Eğlenceli ve neşeli zamanlarım kendimi sıkıcı bulduğum zamanlardan fazladır.  Ne diyorsunuz sevgili arkadaşlarım?  Hıı?

Yahu, bazen bu yay tarafım öyle bir geriyor ki beni, ok gibi fırlayıp, uçup gitmek istiyorum. Neresi olursa. Atlası açıp, parmağımı basıp… Neresi gelirse, öyle çıkıp gitmek; bir küçük valiz, içinde pijamam, tokyolarım,  müziklerim, kitaplarım, eskiz ve not defterim,  fotoğraf makinam.  Çeke çeke ardımsıra, üstümdekilerle “hadi” dediğimde, çıkıp kapıdan; hiç plan program yapmadan, öylesine… Yapabilir miyim? Bir gün mutlaka… Ama o gün gelmedi daha… Henüz kendimin önünde bodyguard gibi dikiliyorum.

Bazen o kadar istiyorum ki, her gün yepyeni, bembeyaz bir sayfa olarak açılsın yaşamımda… Her sabah farklı bir yerde uyanayım, her gün yeni şeyler öğreneyim, yeni sulara açılayım.  Kocaman bir “ölmeden önce yapılacaklar” listem var ama…

 

Neler yok ki o listede…

Yap adasına gidip, manta raylerle dolunayda dalış yapmak istiyorum mesela…

Büyük sahranın bir yerinde naneli bir çay içmek istiyorum; gün batarken kumulların üzerinde
Hazır çöle gitmişken, orada yıldızların altında uyumak da istiyorum.

 

Evet, kendime emirlerle devam ediyorum “Ölmeden yapılacaklar” listeme:

Rollerblade yapmayı öğren
Snowboard yap
Yelkenli bir teknede yaz geçir
Eyersiz ata bin
İyi bıçak kullanmayı öğren
Yanında sadece bir bıçak ile doğada beş gün geçir
İspanyolcayı ilerlet
Tango yapmayı öğren
Great Barrier Reef’te dalış yap
Paraşütle atla
Trans-Siberia Express’le seyahat  et
Zorbing yap
Börek açmayı öğren (ama yeme, başkalarına yedir çünkü…)
(O göbeciği erit ki) ayak parmaklarını yeniden gör
Dünyanın en büyük rollercoaster’ına bin
Köpeklerin çektiği bir kızakla seyahat et
Aurora Borealis’i seyretmeye git
Dev kızıl sedir ağaçlarından birinin gövdesine sarılıp, onu öp
Kiraz ağaçları açtığı zaman Japonya’da ol sonra sushi yemeye git
Lascaux ve Altamira mağara resimlerini gör
Cam üflemeyi öğren (Ne işe yarayacaksa? Hepinize çirkin, eğri büğrü vazolar hediye edeceğim ;-)
Portre çizmeyi öğren (Siz de listenize ‘bir arkadaşa modellik yap’ yazın e mi?)
İçinde meyve ağaçları olan minik bir bahçe tasarla
Ağaçtan bir heykel oy (Bahçeyi yaşatmayı beceremezsem oyacak çok ağaç olacak nasılsa)
Barınaktan yavru bir köpek al
O kitabı yaz
Herkesin bildiği malzemelerden kendine özgü yepyeni bir yemek yarat (arkadaşlara yedir, kendin yeme)
Saçlarını kazıt (bakalım nasıl olacak?)
Kocaman bir trambolinde zıpla (Spor mağazasındaki trambolin de senden kurtulmuş olur böylece)
56 model bir Chevrolet satın al
Ayahuasca iç
Körler için bir kitap oku
Dünyadaki bütün piramitleri gör
Kalıcı dövme yaptır (yerini iyi seç aman…)
Sigara ile vedalaş

Şimdilik bu kadar…  2012 yaklaşırken liste çıkarmak iyi oldu… Hadi bakalım hayırlısı. Yazdım ya şimdi bu yazıyı, ok yaydan çıktı bir kere… Evren duymuştur şimdi, usul usul sıraya koyuyordur isteklerimi. Ah ah. Her şeyi kafasına göre anlar zaten. İster misin yanımda sadece bir bıçakla, pijama ve terliklerimle,  paraşütle bir piramitin tepesine bırakıversin, çölde yıldızların altında uyuyayım diye. Sigarayı da o gün bırakmış olayım ki katmerli olsun çilem. Hay bin kunduz…

Lütfen yani… Ciddi olalım. Ne yazdıysam o ve tek tek gönder.  Allahını seversen…
Siz listenizi yaptınız mı? Kimbilir ne ilginç şeyler vardır? Paylaşır mısınız acaba bizimle?

 
18 Comments

Posted by 12/20/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , ,

Yaşlı kız ve bir kedinin maceraları

Yeni bir eve taşınacağım yakında. Heyecanlı mıyım? Bilmiyorum. Pek değilim galiba.  Bazı mekanlar sahiplerine direnir, zorluk çıkarırlar.  Taşınacağım ev bir kaç talip arasından allem edip, kallem edip, olmazı olur yapıp da beni seçtiği için, bana hiç direnmiyor.

Eski evlerin ruhu vardır. Buna inanır mısınız?  Ben eminim; evlerin ruhları var.

Bu yaşlı kız (evet evim yaşlı ve tatlı bir kıza benziyor), benden önce kontrat imzalamak için emlak komisyonu ile masaya oturan çifte sudan bir sebeple kapris yapıp, masadan döndürdü ya… Evimin bana ilk komplimanı bu oldu galiba.  Yaşlı kızı uzun süredir tanıyan bir arkadaşım “O seni seçti, vallahi de billahi de…” dedi.

Onun beni beklediğine inanmak hoşuma gidiyor.  Benim de “yuva”lanmak için onu beklediğim gibi…

Evet, yaşlı ve tatlı bir hanımkız  o… Doğum tarihinin 1820’lere dayandığını söylediler ama gerçek yaşını tam bilemiyorum. Bana o kadar da eski görünmüyor. Küçük olmadığından hareket ederek büyük bir aile için yapıldığı, ailenin orta halli bir aile olduğu tahmin edilebilir zira köyün zenginleri biraz daha büyük evlerde ve dereboyunda daha yukarı doğru otururlarmış.

Evdeki bir dolapta bulunmuş benden üç önceki ailenin resimleri çok dokunaklı geldi bana; Salti ailesi. Evin oğlu Albert Salti’nin 1944 yılı pasosu, bir sonraki yılın vapur kartı elimde. Sizinle paylaşmak için bloga fotoğrafını koyuyorum. Albert okula giderken vapurla gidiyordu demek. Genç yaşta veremden öldüğü söylendi. Belki de son vapur kartı bu olduğu için annesi saklamıştır. O halde Albert Lise 1’e gittiği sene ölmüş olmalı. Herhalde yukarıdaki eski Musevi mezarlığında yatıyordur. Elimdeki düğün fotolarından hangisi Albert’in anne babası bilemiyorum.  Bir çiftin resimleri var, Albert ile benzerliği olan.  Onları da paylaşıyorum sizlerle.

 

Albert’in annesi eşi ölüp, kendi de epey yaşlanınca eve kiracı almış, son günlerinde ona bakmışlar. Keşke onları tanıyan birilerini bulsam. Hanım ölünce ona bakan aile evin tamamına yayılarak, uzun süre oturmuş. İşte, o yıllarda, ev de yavaş yavaş bakımsızlıktan dökülmeye başlamış. “Alt kattaki mutfağın olduğu salonda incir ağacı çıkmıştı, kullanılmıyordu” diye anlattı evi devraldığım hanım.  Üst katta ise yağmur yağdığında yirmi kova damdan akan suları topluyormuş.  Kapsamlı bir tamir yapmışlar ve uzun süre oturmuşlar.

Köydeki bir çok ev 45 metrekare veya biraz daha ufak tabana oturmuş çok katlı yapılar iken, bu ev daha büyük. Eskinin gayrimüslim mahallelerinde en fazla 45 metrekare tabana oturan yapılara izin verildiği için, Kuzguncuk ve Arnavutköy gibi kıyı köylerinde çok katlı sefertası gibi eski evler vardır.

Eşitliğe nanik anlayacağınız. Başka dinlere “hoşgörü” de buraya kadar. Kandırmayalım kendimizi geçmişimiz ile ilgili. (Eşit olsalardı hamama giderken başka dinlere mensup hanımlara da takunya giyme izni olurdu ve peştemallarına mutlaka (kanun zoru ile) ziller bağlamak ve ayrı günlerde, ayrı ayrı yıkanmak zorunda kalmazlardı (“Zilli”  sıfatı buradan  mı kaynaklanıyor acaba?) Neyse, yine kafam uçuştu… Eve döneyim.

Pervititich haritalarına baktım. 1920’lerde tüm İstanbul’un ev ev , sokak sokak haritalarını çıkarmış. Demek çok sonradan çirkin bir bina yapıştırmışlar yanı başına. Bu nedenle, girişteki kocaman taşlığın sokağa bakan penceresi kapanınca, yaşlı hanımın 22 gözünden birine katarakt inmiş. Şimdi o kör gözün üzerine bir kapak ile evin elektrik dolabı yapmışlar.

Ne kadar hassasiyetle ve sevgiyle tamir edilmiş ve karakteri korunmuş olsa da, tamirden bu yana uzun bir süre geçmiş. Her köşesine elimin değmesi, bu tatlı hanımın sevgiyle okşanmaya devam edilmesi gerekecek.

Üst katın zemininde evin ilk günlerinden kalma masif,  kalın kalaslardan yapılmış rabıtalar var; yıllar ve üzerinden geçen yaşamlar pek güzel patine etmiş tahtaları. Tahtalar üzerlerine basınca kıkırdıyorlar. Gıdıklanıyorlar mı acaba? Öyle olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor. Onlara dokunmayacağım. Zamanın izini taşıdıkları için oldukları gibi çok değerliler.

Bu yaşlı kızı nasıl canlandırıp, eğlendireceğim? Biraz gıdıklansın, canlansın  diye kalabalık bir parti düzenledik.  Çok kalabalık oldu. Davet öncesi bir ara korkmaya da başlamadım değil ama sonra dayanacağına emin oldum. Saatlerce üzerinde tepinenlere gık bile demedi.  Çok eğlendik, duvarları müzikle, kahkaha ile, neşe ve dostluk ile yıkadık… Güzel bir kutsama töreni oldu.

Kafam dağınık gibi biraz. Bir dolu fikir uçuşuyor. Önceleri hep böyle olur, sonra yerli yerine oturur her şey.  Ah, bu yaşlı kıza nasıl makyaj yapmalıyım ki Barbara Cartland gibi komik derecede kokoş bir hanıma dönüşmeden, daha klasik, sade, az biraz erkeksi ama kadın ve anaç tarafını güvendiklerine açan bir görüntü yaratmayı başarabileyim?  Biraz kendim gibi…

Bu yaşlı kız ile birlikte daha bir çok güzel günlerimiz olacak. Bunu hissediyorum. O da biliyor olmalı ki bugün parlayan kış güneşinin  ışınlarını tavanında oynaştırırken, “Hadi bakalım tatlım, ben üstüme düşeni yaptım, şimdi sıra sende.” der gibi  gülümsüyordu.

Hepinize selam eder, hoşunuza gider ise şayet, yaşlı kız ile kedinin maceralarını anlatmaya devam ederiz. Yedi kısım tekmili birden olamasa da arada kısa kısa haber geçeriz.

 
14 Comments

Posted by 12/11/2011 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Gri ve Cansen Ercan

İşlerini çok sevdiğim bir ressam arkadaşımdan ve resimlerinden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Ben onun resimlerinde, kendi içimdeki hüzne çok koşut giden bir duygu buluyorum ama bu yazıda kendi duygularımdan bahsetmeyeceğim.

Cansen’in resimlerine geniş bri gri palet hakimdir. Gri uzlaşmacılığın ve hüznün rengidir; çünkü beş temel renge eşit mesafede durur. Cansen de resimlerine  hakim olan sade dinginliği yansıtmak için geniş bir gri skalası kullanırken ve bu seçimi ile esin kaynağı olan doğayı tekrar kurgularken, gözlemlediklerine duygusallıktan  uzak bir bakış açısı ile sanki eşit uzaklıkta durmayı seçer gibidir.

 

 

 

Hüznü karamsarlığa ve umutsuzluğa evrilmez.  Yumuşak ve dengeli geçişleriyle deseni oluşturan lekeleri katman katman çalışırken, renklerin şiddetini azaltarak dramatik etkiyi kuvvetlendirmeyi seçer ve bunu çok büyük bir ustalıkla yapar.

Cansen’in resimlerinde ışık, form ve renk birbirleri ile uyumlu bir ilişki içinde aynı amaca hizmet ederler. Işığı ekonomik kullanma seçimi yarı aydınlık ideale daha yakın durduğu için midir acaba? Bu şekilde gözlemlediğinin kurgulanarak yansıtılması sürecinde dramatik ve atmosferik bir etki yaratmakta son derece başarılı olur.

Kurgusu her ne kadar içe dönük olsa da, yalnızlık tutkunu, huysuz ya da dışlanmış bir dünyayı yansıtmaz Cansen’in resimleri. Aksine gördüğünü iyi özümlemiş, gerçekçi bir bakışın sakinliğini yansıtırlar. Yapmacıklıktan uzak, sırtını sağlam desen geleneğine dayayarak, yalın bir resim dili ile doğaya olan tutkusunu denge ve uyum içinde yansıtır.

Yalınlığı çekiciliğe üstün tutmaz ve aslında bu içtenliğidir Cansen’in resimlerini bu denli çekici kılan. Öyle ki nerede ise mistik bir kendini vakfediş ile, bakılan ile bakanın birbiri ile içiçe geçerek, tek vücut olduğunu hissederiz. Ressam baktığını kurgulayarak tuvaline yansıtırken kendi iç bakışını, kendi zamanına olan tanıklığını  resminin içine öyle başarı ile yedirir ki sanki dışındaki karmaşayı düzenleme, temizleme, indirgeme ve o çok gereksinim duyduğumuz sadelik ve dinginliğe kavuşturmak ister gibidir.

Bu az ile çok şey söyleme çabasında o denli başarılı olur ki Cansen, resimlerindeki zamansızlık tam da bundan kaynaklanır.

Cansen’in resimlerini görmek isterseniz şayet, 28 Aralık 2011 tarihine dek, Tophane’de, Doruk Sanat Galerisi’nde sergisi var.

Kendisi ile ilgili bilgi için www.cansenercan.net adresine de bakabilirsiniz.

 
2 Comments

Posted by 12/08/2011 in Resim Sanatı

 

Etiketler: , , , , , ,

Tarihten özür dilenir mi?

Bütün ömrü boyunca kendini hatalı gördüğü, birini istemeden kırdığı, hatta kendi kırıldığı zaman bile sorun bir an önce giderilsin diye özür dileyen, özür dilemeyi seven biriyim.  Özür dilemenin karşılıklı iyileştirme gücüne inanırım.

Ancak affetmenin farklı bir kavram olduğunu düşünmekteyim. Ama bunun ayrıntısına bu yazıda girmeyeyim. Şimdilik not düşeyim.

Bu ülkede içinde insanlık olan, biraz da okuyup etmiş ise, sık sık birilerinden özür dilemek gibi bir ruh haline bürünüyor. Kendi çevremde de sık sık görüyorum. Kendimde de bu ruh halini çok sık yakalıyorum.  Bu durum beni çok düşündürüyor. Bazen de özür dilemenin dayatıldığı bir konumda bulunca kendimizi, oldu bitti karşısında rahatsızlık da duyuyorum. Düşünüyorum. Özür dilesek, bitecek mi acılar ? Basit bir tartışmada özür dilenebilir. Ne olacak?

Ama tarihten özür dilenebilir mi?  

Naziler ne zaman ve nasıl özür dilediler? Fransızlar Cezayirlilerden? Japonlar Korelilerden? İspanyollar Latin Amerika’nın yerli halklarından? İsveçliler 1936 ve 1976 yılları arasında zorla kısırlaştırdıkları 60 bin  kadından? Belçikalılar öldürdükleri ve sakat bıraktıkları 20 milyon Kongolu’dan?  Avrupa Afrika nüfusunun beşte birini kaçırıp, plantasyonlarda çalıştırdığı için ne zaman özür diledi?  Kara Afrika’nın yok edilen, açlıktan kırılan halkları affedebildiler mi acaba beyazları? Amerikalılar Kızılderililer’den, Avusturalyalılar Aboriginler’den? İngiltere özür diledi mi elinde cetvel ile Ortadoğu’da çizdiği sınırların hala karartmaya devam ettiği milyonlarca yaşam için bugünün çocuklarından, bütün dünyadan?  Liste uzar gider, insanlık tarihinin anahatları çerçevesinde…

Uzun zamandır bu konuyu yazmak istiyordum. Yıllar önce okumuş olduğum bir romandan iki sayfa kalmıştı aklımda. Evde aranıp duruyorum. Yok, yok… Birine vermiş olmalıyım ama unuttum kime… Niye geri getirmezler ki aldıkları kitabı? Aşağı indiğimde mahallemizin minik sahafına girdim, baktım kitap rafta duruyor. Yaşasın… Severek okuduğum, lirik bir anlatımı olan, sevgi üzerine çok dokunaklı bir kitaptı. Kuvvetli bir roman kurgusu olmamakla birlikte çok etkilenmiştim. Uzun bir şiir gibi okunması gereken bir kitap. Anne Michaels da Kanadalı  bir şair zaten. Kitabın adı Bölük Pörçük Yaşamlar (Fugitive Lives). Adam Yayınevi.

İşte kitaptan tarihten özür dileme konusundaki düşüncemi yansıtan  mesel:

Saygın bir hahamdan komşu köylerden birindeki cemaatle konuşmasını istemişler. Pratik aklı çok ünlü olan haham her nereye gitse yanına gelip ondan akıl soruyorlarmış. Trende bir kaç saat kendi ile başbaşa kalmak isteyen haham yırtık pırtık giysiler giyerek kılık değiştirmiş, solgun görünüşü ile bir köylüyü andırıyormuş. Kılık değiştirme o kadar etkili olmuş ki, haham çevresindeki varlıklı yolcuların hoşnutsuz bakışlarına ve fısıltıyla dile getirdikleri hakaretlerine maruz kalmış. Gitmesi gereken yere vardığında, cemaatin önde gelenleri onu karşılayıp, içtenlikle ve saygıyla selamlamışlar, görünüşünü ustaca görmezlikten gelmişler. Trende onunla alay etmiş olanlar bu insanın seçkin biri olduğunu ve hata ettiklerini fark edip hemen ondan af dilemişler. Yaşlı adam susuyormuş. Aradan aylar geçtiği halde, bu Yahudiler- sonuçta, kendilerini iyi ve inançlı addeden kimseler – hahamdan kendilerini affetmelerini  istiyorlarmış.  Haham susuyormuş. Sonunda, aradan neredeyse tam bir yıl geçtikten sonra kutsal kitabın herkesin herkesi affetmesi gerektiğini söylediği Bağış Günün’de yaşlı adama gelmişler. Ama haham hala konuşmaya yanaşmıyormuş. En sonunda, öfkelenip seslerini yükseltmişler: nasıl olur da mübarek bir insan böyle bir günah işleyebilir- bu mübarek günde bağışlamaktan uzak durarak? Haham ciddi bir ifadeyle gülümsemiş. “Bütün bu süre boyunca yanlış adamdan özür diliyordunuz. Trendeki adamdan af dilemeniz gerek.”

 Elbette, af dilenmesi gereken her köylüdür bu. Ama hahamın ortaya koyduğu görüş daha da zorbacadır: hiç bir şey ahlakdışı bir eylemi silemez.  Af dileme de. Günah çıkarma da…

Bir eylem bağışlanabilseydi bile, hiç kimse ölüler adına bağışlamanın sorumluluğunu üzerinde taşıyamazdı. Hiçbir şiddet eylemi hiçbir zaman bağışlanmaz. Bağışlayacak kişi artık konuşamıyorsa, yalnızca sessizlik vardır.

Tarih, kaynak suyuna sızan zehirli pınardır. Yinelemeye yazgılı olduğumuz bilinmeyen geçmiş değil, bildiğimiz geçmiştir. 

…/

Bir anda meydana gelse de, suç  ortaklığı aniden olmaz.

Gerçek olduğunun kanıtlanması için, şiddetin bir kez meydana gelmesi yeterlidir. Ama iyilik, yineleme yoluyla kanıtlanır.

Bir bölük pörçük anı daha var aklımda konuya dair. Sinemadayız. Inglorious Basterds isimli film. Bir grup özel eğitimli asker, resmi görev dışında, Nazileri avlayarak öç alıyorlar. Onlar insanları nasıl öldürdüler ise, aynı hunharlıkta can alıyorlar.  Önümüzdeki sırada üç yaşlı çift var. Konuşmalarından Yahudi olduklarını anlıyorum.  Ara olunca ateşli bir şekilde filmin ikinci yarısında avlanan Naziler’e neler yapılmasını istediklerini tartışıyorlar. Olanak verilmiş olsa, atalarının maruz kaldıklarının aynısını başkasına yapacak kadar öfkeli ve acımasızlar; “Derisini yüzer onun inşallah” diyor yaşlı kadınlardan biri… İnsan derisinden abajur yapmaya hazır tonda bir cümle bu…  Maruz kalınan acıyı, öç almak adına yeniden başkalarına yaşatmaya her daim hazır…

İnsanoğlu…

İnsanın doğasının karanlık tarafı, şiddete olan meyli… Hep oldu, hep olacak.  Her birimizin içinde, dokunulmamış bir köşede bu eğilim karanlıkta, uykuda… Şimdilik, üzerimize düşen özür dilemekten çok,  tarihi iyi bilmek, yapılanları hiç unutmamak, tutarlı ve sürekli bir biçimde, birileri şiddet eyleminin kurbanı olurken, şiddetten rahatsız olduğumuz için, ruhumuzu rencide edip, dengemizi bozduğu için içsel barışımızı koruyabilmek adına başımızı başka tarafa çevirmemek ve tekrar tekrar iyiliği seçerek mücadele etmektir.  Şiddet ne kadar rahatsız edici olursa olsun.

Çünkü iyilik, yineleme yoluyla kanıtlanır.

 

Etiketler: , , , , , , ,