RSS

Kafaya bir şaplak…

Yüzümü öbür tarafa çevirmeye kalmadan, şrak diye tokadı yedi yüzüne. Fark etseydim yüzüne inmek üzere kalkan o eli, sanırım o yaşımdaki şuursuz halimle onu daha da utandıracak bir şey yapar ve “kadın halimle” ustabaşının elini tutup, herkesi ayrı ayrı rencide etmiş olurdum.  Sonra çok sorguladım adamı neden ona vurdu diye. Sigara parası istemiş. Sonunda “Ama, ama, ama” diye başlayan bir sürü soru cümlesi kurunca, “Abla sen anlamazsın bu işleri pek. Bizde böyle yürür. Ben onu hizada tutarak yaşamı öğretiyorum.” diyerek kestirip atmıştı. Kendisi de inşaatlarda kendi ustalarından böyle öğrenmiş, kalabalıktan sıyrılacak kadar zeki olduğu için işleri büyütüp, ustabaşı olmuştu.  Ben de müşteri olmanın gücünü kullanarak, “Bir daha yanımda kimseye vurmayacaksın. Her elin kalktığında da gün gelip onun aynısını başkasına yapacağını düşüneceksin. İstersen buna burada bir son vermen mümkün. Bunu da unutma!” demiştim. Yüzyılların şiddet ve sömürü düzenine karşı ettiğim lafların boşunalığını bilerek…

Onaltı yaşında bir boyacı çırağı idi dayağı yiyen. Ustabaşının tuttuğu evde kalıyorlar, ustanın hanımı o gün ne  pişirip yollarsa onu yiyorlardı. Paraları ustabaşında birikiyor, köydeki babaları ne zaman arasa “Bana para lazım” diye, ustabaşı dökümünü yalnız kendisinin bildiği hesaptan belli bir para yolluyordu babaya… Babalar, köy kahvesinde oturuyor, kumar oynuyormuş bütün gün. Çok da sık para istiyorlardı.  Çocuklar ise şehirde boğaz tokluğuna ve sadece bir paket sigara parasına kendi köylüsü olan ustanın emrinde  çalışıyorlardı.  Zamanı geldiğine hükmedilince evlendirilip, baba oluyorlar ve ancak ondan sonra kendi hesaplarını kendi ellerine alıyorlar, evlerinin reisi olabiliyorlardı. Kimsenin gıkının çıkmadığı bri garip düzen.

Nereden aklıma geldi bu olay?

Epey bir süre hastanede yatıp, dün çıktım. Yaşamımda ilk defa hastanelik oldum. Hiç bu kadar hasta olmamıştım. Geceli gündüzlü iki genç hemşire baktı bana.  Bu genç hanımların “lojman” adı altında, onbeş kişilik evlerde, ranzalı koğuş sistemi ile kaldıklarını öğrenince, “hemşire yatakhaneleri” ile ilk tanıştığım 1983 yılından bu yana hiç bir şeyin değişmediğini anladım. Gece gündüz aynı işyeri, onbeş kendine benzemez ve insanın zor cinsi kadınlarla paylaşılan bir ev… Ve sonu gelmez nöbetler. Biri onbeş yıllık hemşire, diğeri on yıllık.  Ne zamana kadar?

Telefonda kırgın bir ses ile babasına “Sen beni pek aramazsın. Para lazım herhalde; ondan aradın” dediğini annem aktarınca,  nedense iki olayı birbirine bağladım kafamda.

Çocuklarının emekleri üzerinden yaşam süren insanlar bende büyük öfke yaratıyor. Bu adaletsizliğe karşı duyduğum büyük öfkenin nedenlerini kendi içimde irdelemem lazım gelecek sanırım.

Herkese sağlık dolu günler dilerim. On gün üzerine içebildiğim bir yudum suyun değerini anlamama yol açan bu deneyim için de şükür ediyorum. Bazen “Ama, ama, ama” diye gezinirken, bir şaplak da bana gerekiyor kendime gelmem için galiba. Gerçeklik kontrolü babında… Kendime rağmen, olmazı olur yapma çabalarıma Evren’den gelen ve benim gibi protest bir kişiliğin anca anlayacağı şiddette bir cevap olaraktan.

 
9 Comments

Posted by 03/01/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , , , ,

Tarlabaşı’nda Bir Beyaz Kedi Olmak…

Biliyorsunuz Tarlabaşı yok edilecek… Bu bile tek başına şehrimiz için travmatik bir darbe olacak. Sonra Taksim Meydanı nasibini alacak.  Sulukule öldürülüp, leşi yerlerde sürüklendi, bitti gitti zaten.

Gentrification” deniyor buna.  Tam sözcük çevirisi ile “soylulaştırma”.  “Gentry” (kibar, paralı beyler) hoyratça gelip vaktiyle kendisinin olanı haşırt diye geri alacak… Peasantry (Parasız, topraksız köylüler) yine topraklarından sürülecek, gidip şehrin dış çeperine sığınacak… Kimbilir, yüz yıl sonra belki yine aynı gidiş geliş yaşanacak. Bir nevi şehrin nefes alıp vermesi gibi bir şey bile olabilir sanki…

Bizde tarihsel anlamda bir soylu sınıf katmanı yok ama “soylulaştırma” bizim kültürümüzde de pekala oluyor.  Tüketebileni “soylu” sayan bu düzende parası olanın, “soysuz” saydıklarını sığındıkları, yaşadıkları yerden sürüp çıkarması demek bu.  Bir bölgeye tüketim gücü yerinde olan insanların yerleşmesi ile fiyatların, kiraların artması ve o bölgenin yerlisinin artık “tüketemez” oldukları için yaşadıkları yerlerde barınamaz olmaları demek. Bu işler başka yerlerde yavaş yavaş böyle oluyor. Biz ise beklemeye tahammülü olmayan, yeşil ışık yanar yanmaz dıt kornaya basan bir halkın ahvadı olduğumuz için, TOKİ, goblinler gibi ön saflarda,  hoyda-bre, pata küte girişiveriyor soysuzlara… En hızlı tarafından.

Yerinden sürülüp çıkarılan insanlar, “gentry”nin vaktiyle terk edip gittiği eski binalara, mekanlara zaten hiç bir şey “tüketemedikleri” için sığınmışlar ve bir yaşam kurmuşlar.  Yaşadıkları yerler aslında çoğu kere kentin eski göbek dokusu içinde yer aldığından, merkezi konumda ve emlak bedeli olarak aslında değerli olması gereken yerler. Değerlerinin farkına varılınca, hummalı bir “toplum mühendisliği” çabası sayesinde evleri ellerinden alınıyor.

Zaten dar-ı dünyada hiç bir yer kaybedenlere ait değildir. Hiç bir şey onların değildir bu dünyada; kaybedecek kendilerinden başka hiç bir şeyleri yoktur.

Ali Öz’ün Tarlabaşı fotoğraflarına bakıyorum saatlerdir.  

Hiç tanımadığım, hiç bilmediğim ama sözcüklerini seçebildiğim için çok da yabancı gelmeyen, tahminlerime, varsayımlarıma dayanarak yorumlamaya çalıştığımda ise beni güm diye kıç üstü oturtan bir dünya bu… Biraz Amores Perros, biraz Biutiful, çokça Ağır Roman.  O filmleri seyrederken hangi duygulara kapılmış isem, bu fotoğraflar da bana aynı duyguları yaşatıyor. Mislisiyle… Çünkü ucu yüreğime bağlı, birazı da bende olan, benden, bizden, sizden çok şeyler var onlarda.

Bu usta işi fotoğraflara bakarken İstanbul’da bembeyaz bir sokak kedisi gibi hissediyorum kendimi…  Sıcak evinin camından sokağa bakan…  Ama öyle bir şey de var ki içimde, hani kader bir an için, bir yerde aleyhimde tökezlemiş olsaydı, o barda masa üzerinde fotoğrafçıya poz veren beyaz kedi ben olabilirdim dedirten fotoğraflar bunlar.

Ne zor olurdu bembeyaz kalmak Tarlabaşı’nda… Bir süre sonra temiz kalmak için yalanmaktan vazgeçerdim.  Bu insanların yaptıkları da o mu acaba?…

Fotoğraflara yapılan yorumlara baktığımda çoğu insanın “Ah canııım, yazık” yorumlarına saplandığını, bir kısım insanın ise “Çok elitsin yaaa. Alooo, elitizm iyi bir şey değil!” tonunda onları azarladığını gördüm. Bir kısım insan ise sadece resimlerdeki kedileri görmüş, onlara “Ah canııım” yapmış. Ne ilginç değil mi? Tam bir psiko-sosyal inceleme konusu olurdu bu yorumlar.

Bu üstten bakma, bu “Camdan-Bakan-Beyaz-Kedi” psikolojisi, kendini “soylu”, onu “soysuz” sanma yanılgısı iyi değil bence de.  Kendi yaşamını ve şansını üstün gören, olgunluktan uzak bir üstten bakış, yaşamı toptan yanlış algılayış değil mi? O fotoğraftakinin direncini, yaşama tutunuş öyküsünü, insan oluşunu es geçip, onu neredeyse sahipsiz sokak hayvanlarına eş bir yere koymak… En hafifinden “Ayıp!

Bir de fotolara bakarken onlara kendi meşreplerine göre acıma dozu yüksek ya da durumu komple ıskalayarak,  sevgi dolu öykü biçenler yok mu?  Ve bu kendi uydurdukları öykülere salya sümük  duygu selleri ile kapılanlar? Bu bakış açısı bana daha da tehlikeli ve iyice eksik geldi. Baktığına varsayımlar çerçevesinden yenir yutulur bir öykü yakıştırmak, baktığını kendi için daha katlanılır kılma çabası… O karede gördüklerine katlanamadığı gibi, karedekinin yaşam boyu, her gün nelere katlanmak zorunda olduğunu dahi düşünmeme kolaycılığı… Öyle ki, yazdığı cümlenin ardından sanki hemen yanındaki arkadaşına dönüp, “Hep diyordum ben… Keşke Tarlabaşı’nda eski de olsa bir ev almış olsaydım vaktiyle. Bak nasıl prim yaptı,” diye ikinci bir duyarsız cümleye geçecek.

Anlaşılıyor ki, baktığı şeyi olduğu gibi, genel çerçevesi içerisinde  “görmek” de cesaret işi… Aslına bakarsan yaşamda her şey cesaret işi… Ve bu “soysuz” sanılan insanlar yaşam karşısında senden benden daha cesur… Kelle koltukta yaşıyorlar çünkü kendilerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Bunu görebilmek ve biraz olsun haklarını verebilmek gerek… Şimdi sen onu “Aah canıım” larınla sokak kedisi konumuna indirgediğinde, elinden sahip olduğu tek şeyi; “kendi”ni de hoyratça çekip, almış olmuyor musun? En hafifinden “Ayıp” diyorum bir kere daha…

Biri bir başkasına yanıt olarak demiş ki “Şahit  olamadığın zaman, yargıç oluyorsun.”  Çok doğru. Oradaki yaşamları içeriden bilemeyince, gördüğün her şey sana “soysuz” geliyor.  Tek yaşanabilecek yaşam kendininkiymiş gibi üstten bakmaya başlıyorsun. Ve esas kötüsü de ne kadar üstten baktığının, boş kibrinin, konumunun şansa bağlılığının asla farkına varmıyor olman.

“Bence böyle yani…” diyeyim de  öyle bağlayayım ucunu yüzer gezer sözcüklerimin.

Ali Öz içine daldığı dünyalara sevgisiz kal(a)madan yorumlamış Tarlabaşı’nı.  Sahici, mış gibi yapmadan bakmayı denemiş. İyi bir foto muhabiri gibi, mesleki bir alışkanlıkla, o andaki durumu yansıtmış.  Yorumlamadan bizlere sunmuş ki biz yorumlayalım.

Bu yüzden bir çoğumuzun içine işledi kareleri.  Bir kısmımız “Yazık yazık… Ah canıım…” dediler.  Bir kısmımız da “Elitist n’olcak…” diye onlara kızdılar.  Bir kısmımız ise sadece beyaz kedileri gördüler karelerde…

Yine de iyi oldu bu tartışma… En azından varlıkılarının farkına varıldı kısa bir süre için bile olsa. Ali Öz de bunu istiyordu çünkü demiş ki:

“Bütün bu heyecanlar, koşturmacalar niye?  Çünkü yaptığım işin kutsallığına inanıyorum. Ben yaptığım işe politik belgesel diyorum. Savaşa karşı olduğum için savaş fotoğrafı çekiyorum. Açlığa karşı durabilmek için açlığın fotoğrafını çekiyorum. Ezilmişlerin, haksızlığa uğramışların fotoğrafını çekiyorum.”

Buyurun sizler de kendi pencerenizden Ali Öz’ün sunduklarına bakın.
Buradan lütfen:
https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150459042568400.387013.582398399&type=1

Ve sonra buradan:
http://www.fotoritim.com/yazi/ali-oz–ben-bir-foto-muhabiriyim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Boşlukları doldurunuz!

Çocukluk tarihçemde orasının adı; Lale apartmanı. Apartmanın loş ve serin merdivenlerinde oturmuşum. Beş altı yaşlarındayım. Bir anda düşüncelerimi susturabileceğimi , onlar susunca yerlerinde kocaman bir boşluk kalacağını keşfediyorum. Sonrası uzun süre, her yalnız kaldığımda oynadığım bir oyun; bakalım düşünmeden ne kadar durabileceğim?

Hiç bir şey düşünmeme sürem herhalde bir kaç saniyeyi geçememiştir.  İyi anımsamam olası değil, küçücüktüm.  Ama düşünceyi yok edebildiğim an, kocaman bir sarnıç gibi yankılanan boşluk duygusunu çok çok iyi anımsıyorum.  Zaten korktuğum herhalde bu olmuş olmalı ki oyunu bir süre sonra derdest edip, belleğimin kayıt odasında, gün görmeyen bir rafa kaldırmışım.

Şekil mi boşluğu belirler yoksa boşluk mu şekli?  Kendi evrenimin yaratılış gününden beri hep kendime sorduğum soru bu olmuş da, soru ne idi unutuvermişim.   Soruyu bugün tekrar anımsadığıma inanamıyorum.  Artık boşluk ile daha iyi baş edebilmeye başladığım için mi acaba?

Her şey ama her şey aslında boşlukta asılı şu koca evrende. Organlarımız bile bedenimizin içindeki boşlukta yuvalanmış. Korktuğumuz o harikulade boşluk.   Ve yüreğimiz… Yumruğunu sık, işte o kadar büyüklüğü.  Küçücük bir şey belki ama içindeki boşluğa kaç evren sığıyor…

Fark edene dek, içimizdeki boşlukta büyütüyoruz duygularımızı; neşe, sevinç, hüzün, öfke, korku… Hepsi yüreğimizdeki boşlukta serpilip, gelişiyorlar. Ve biz habire boşluk dolduruyoruz; kilo ile, şiddet ile, sevgi ile, anlayış ile, hoşgörü ile, ırkçılık ile, din ile, inanç ile, tığ işi, pul koleksiyonu, arabalar, seks, alkol, dans, resim… Tüm duyumsamalarımız ve duygularımızı körükleyen maddi kazanımlar; para, eşya, başarı…

Hepsi boşluk doldurmak için. Bunların hepsi ama hepsi, düşüncelerimizi besliyor, düşüncelerimiz de duygu iklimimizi belirliyor. Kısaca;  “şekil” boşluğu belirliyor.

Boşluk değerli ama uzun süre bunu farketmeden yaşıyoruz.  Belki de böyle olması gerekli. Önce doldur ağzına kadar, doyana kadar. Ta ki değeri olmadığını kavrayana dek. Böylece doldurduklarını boşaltınca için acımayacak. Yoksunluk hissetmeyeceksin.

Farkına vardığın andan itibaren “şekli” yok etmeye odaklandığında ise…  Boşluk önünde sayfa sayfa, sana seni açmaya başlıyor.   Ve boşluk ile başedebildiğin oranda, o  senin bodrum katında olduğunu hep bildiğin ama karanlıktan korkutuğundan hiç inmediğin, senin kendi evinin sarnıcı, kendi kaynağının suyu ile dolmaya başlıyor.

Ve işte şimdi, boşluk şekli belirliyor.  Kendi gerçeğini yaşamaya başlıyorsun. Ve bu sana iyi geliyor. Herkese de daha hoş geliyor. Sahici çünkü. Gerçek, içten ve en güzel olan bu… Açtığın her musluğundan kendi evinin, o yumruk büyüklüğünde içine evren sığan yüreciğinin  pınarından gelen su akıyor;  saf, güzel, berrak ve serin… İçine hiç düşünce düşmemiş, hiç kirlenmemiş…

Boşlukta kocaman bir kahkaha gibi çınlayacak  güzel bir haftasonu dilerim hepinize.

 

Etiketler: , , , ,

Tiner; başedebilmek, üşümemek ve utanmamak için…

Gittik geldik ki memleketin baş-bakanı yine ileri geri, boş boş ve sinir bozucu laflar etmiş, sağını solunu kollamadan. Tek şey söylemek lazım kendisine; bu memleketin kimsesiz, bakıma muhtaç tiner bağımlısı çocukları kimin ayıbı? Yahu, bu her tür sorumluluktan hoop, elini yıkayıp çıkma alışkanlığı size de çok ayıp gelmiyor mu?

Buyurun aşağıdaki linke tıklayın ve özetini gördüğünüz olayın nedenlerini okuyun:

NEDEN TİNER?

BAŞEDEBİLMEK, ÜŞÜMEMEK VE UTANMAMAK İÇİN…

Yapılan araştırmalarda sokakta yaşayan madde bağımlısı çocuklara neden tiner kullandıkları sorulduğunda ortaya çıkan en önde gelen sebepler şunlar:
- kendilerini değerli ve önemli hissetmek
- yaşadıklarını unutmak,
- yaşamak için cesaret bulmak
- düştükleri durumla başedebilmek,
- üşümemek
- utanmamak (dilenirken)

MADDE BAĞIMLISI OLMAK DİNDAR OLMAK YA DA OLMAMAKLA İLGİLİ DEĞİL!

Çeşitli araştırmalara göre, Türkiye’de toplumun yarıdan fazlası kendisini muhafazakar ve/veya dindar olarak nitelendirmektedir. Bu çocukların sokakta yaşamalarının da madde bağımlısı olmalarının da sebebi ne kendilerinin ne de ailelerinin “dindar” olmaları ya da “dindar olmamaları” değil: Kendilerine, ailelerine borçlu olunan, hakları olan sosyal hizmetlerin verilmemekte olmasıdır.

SEBEP, SOSYAL HİZMETLERİN İFLAS ETMİŞ OLMASIDIR!

Sosyal hizmetler sadece sosyal yardıma indirgendiği için, sorun çözmeye değil sorunu örtmeye yönelik politikalar yüzünden sokaklarda hala binlerce çocuk yaşamaktadır. Bu çocukların tamamı madde bağımlılığı, cinsel istismar ve suça sürüklenmek gibi riskler ile karşı karşıya, başedemeyecekleri zorlukta bir yaşamı sürdürmeye çalışmaktadır

http://www.gundemcocuk.org/

YAŞADIĞINI UNUTMAK, BAŞEDEBİLMEK, ÜŞÜMEMEK VE UTANMAMAK İÇİN.

Sen hangi kabahatin için, hangi özürün için kimden ve ne diye utanıyorsun a şaşkın çocuğum?

Memleketi yönetmek için bizden maaş alan, oy isteyen, sonra dönüp bize afra tafra atan, aslında bizim vergilerimizle bizim işlerimize bakmakla yükümlü memurlarımız olan,  bir şeylerin BAŞ’ları utansın önce… Buna Baş-Bakan da, onun Bakan’ları da dahil…

Başbakan, bakanlar, sosyal hizmetlerden sorumlu olan yöneticiler, görevliler… Unutmayın sakın! Hepiniz ücretini bizden alan, bizim memurlarımızsınız. İşverenlerinize karşı daha saygılı olmayı bir an önce öğrenmeniz gerek.

 
 

Etiketler: , ,

La Primera Comunió

Durup dururken, aklımıza düşünce “E, haydi” diyen, “Haydi”lerime de hemen “Haydi”leri  ile yanıt veren arkadaşlarım var.  Şükür, “Haydi Refleksi”miz hala iş görüyor.

Beş günlüğüne Barcelona’ya gittik, döndük. Üstünkörü bir plan yaptık gitmeden; tapas yiyecek, Oriol Balaguer’in çikolata dükkanına gidecek, Gaudi’ye bir bakış atıp, Picasso’ya da selam çakıp, şöyle bir etrafta dolanıp gelecektik.  Alışveriş filan yapamayalım diye de en minik bavullarımızı hazırladık.  Kar, tipi derken az biraz huzursuzlandık ama hiç enseyi karartmadık. Neyse ki hiç bir şey de ters gitmedi… Ertesi gün İstanbul tipi altında felç olmaya hazırlanırken,  sabahın kör karanlığında uçağımız bile zamanında kalktı.

Barcelona beklenenin aksine, ilk gün hafif yağmurlu, sonraki günlerde ise güneşli ve epey rüzgarlı idi. Şehir, cam gibi bir ayaz altında tir tir titriyordu. Biz de çok titredik tabii.  Parmaklarımın ucu, şapkamın altında kulaklarım uyuştu. Fotoğraf makinem bile donacaktı az kalsın.

Bu gezinin benim için zirve noktası ne araya taraya en gelenekselini bulup, yediğimiz tapaslar, ne olağanüstü güzellikte Iberico jambonları, ne gazoz muamelesi yapınca kafayı bulduran kıpırdak Cava’lar, ne menekşe şekerleri, ne de fırından aldığımız sıcacık taze ekmeklere katık ettiğimiz minik pimientolar, yöresel peynirler ve tatlı kahvaltı sohbetlerimiz idi. Arkadaşlarım soğuktan tırsınca, baktım Oriol Balaguer’i arayıp bulma zahmetine de girişemeyeceğiz. O yüzden onu bu listede sayamıyorum. Belki de gezinin kreşendosu o olacaktı ama olmadı. Bir daha sefere inşallah.

Hepsi bir yana geziyi benim için unutulmaz kılan en önemli şey Picasso Müzesi’nde “İlk Komünyon” tablosu ile karşı karşıya kaldığım andır diyebilirim.  İşte bu benim için paha biçilmez bir şölen oldu. Zamanımız el vermiş olsa idi, Picasso’nun 15 yaşında yaptığı bu kocaman tablonun önünde saatler boyu oturabilirdim.

Cesaretin yaşam yolculuğunda gerçekten de en önemli şey olduğunu bir kez daha kavramama yardımcı oldu bu minik müze… Özellikle de bu resim.

Neden mi? Öyküyü kısaca anlatayım da siz kendiniz karar verin.  Bir çoğunuz biliyordur zaten Picasso’nun yaşam öyküsünü.

 

 

 
Picasso’nun ilk öğretmeni kendi halinde bir ressam olan babası olmuş. Picasso daha minicikken “Piz piz” diyerek annesinden “Lapiz”; yani kalem istermiş.  Çocuk kısa sürede o kadar ilerlemiş ki, sevilen bir rivayet o ki; babası fırçayı, kağıdı kaldırıp, bit kadar çocuğunun karşısında küçük düşmemek için olsa gerek, resim yapmaktan vazgeçmiş. Oğluna modellik eder olmuş.  15 yaşında oğluna tuttuğu stüdyoyu da günde iki üç kere ziyaret edip, ne yaptığına bakarmış. Baba oğul hep tartışırlarmış. Daha sonraları “Çizdiğim her erkekte hep babamı resmettim” demiş Picasso. Bir yerde, en azından sanırım başlangıçta Pablo Picasso bir “Don Ruiz procesi” imiş. Sonra kendi başına alıp yürümüş.  İç ses olarak babasını ne kadar süre yanında taşıdı acaba?

14 yaşında girdiği güzel sanatlar okulunda, ona öğretebilecekleri bir şey kalmadığına karar verince, 16 yaşında okullarla olan ilişkisini tümden kesip, yaşam okuluna yazılmış.

Yaşam öyküsünün izlerini resimlerinde takip ederken dehasının peşine takılan ruhunun kesin bir şekilde yaşam boyu ne yapmayı istediğini bildiğine ve hep bu doğrultuda gittiğine şahit oluyorsunuz. Acaba gerçekten de böyle pürüzsüz mü oldu sanat yaşamının akışı diye düşündüm doğrusu.  Yoksa bize böyle pazarlanması mı daha çekici bulundu?  Çok da önemi yok aslında.  Düşünsenize, daha onaltısında okulu bırakma cesareti, ana babasının bunu kabullenme feraseti göstermesi… Demek ki onlar da çocuklarının sezgilerine, onun yeteneğinin benzersizliğine  inanmayı seçmişler. Onlarınki de büyük bir cesaret örneği sayılır.

Biraz sonra aşağıda beni büyüleyen resmi göreceksiniz. Bu resmi yandaki Picasso, daha 15 yaşında iken yapmış. Aynı yıl yaptığı bu otoportresinde çocukça bir oyunculuğun yansımaları görülse de dayatılan akademik resim yapma kurallarının hiç birine uymak istemediğini ama doğru diye öğretilenlerden çok da fazla uzaklaşamadığını görebiliyoruz. Yirmi yaşında ölmüş olsa idi, Picasso Picasso olmayacaktı herhalde. Bu resimlerin sanat tarihine pek bir katkısı yok. Şimdilik.Sonra Pablo hızla dizginleri eline geçiriyor…

O dönemde de sonrasında da sanat adına erişimi dahilindeki her şeyden esinlenip, gördüğü çeşitli etkileri içselleştirip, işine yarayanı kullanıp sonra bir kenara koyuvermiş hep. Sürekli yeni söylemler, teknikler, malzemeler denemiş.  Resim diline yarayanı tutup, gerisini kendi iç kaynağından akan şeyle dolduruvermiş. Başladığı şeyle bitirmemiş resimlerini hiç. Her biri yolu arayış ve buluş olmuş onun için.  Bulunca oturup boyamış. Boyarken aramamış. Ben demiyorum, kendi diyor:
“Resim benden daha güçlüdür. Ne isterse bana onu yaptırır.”
Ortaya ne çıkacağını hiç bilemezsin. Bir tabloya başlarsın ve sonunda bambaşka bir şeye dönüşür. Gariptir. Bu süreçte sanatçının isteklerinin o kadar az önemi olur ki…”
Resim yapmaya oturduğumda, hep bulduğum şeyin resmini yaptım, aradığım şeyin değil.”

Picasso hep sanat ile uğraşmak istemiş. Salt resim değil, heykel, seramik gibi bir çok farklı alanda da işler üretmiş. Anlaşılan o ki “Piz piz” derken bile, yolunun bu olduğunu sezgileri ile biliyormuş. Hiç sağa sola bakmadan seçtiği yolda yolculuğunu sürdürmüş. Kendine giden yol üzerinde onunla yol arkadaşlığı yapanlar, onu salt kendilerine ait kılıp nefesini kesmek isteyen kadınları, babalık yapmayı pek beceremediği çocukları olmuş. Bir sürü şey çıkmış önüne, hepsini almış almış, sonra istemediklerini bir kenara koymuş. Her zaman yaptığı gibi…

Millet konuşurken ben hep çalışıyorum” demiş.  Bu lafını T-shirtlere basmışlar.  Müzenin mağazasında satılıyor.  Buzdolabı mıknatıslarına dahi basılmış olması bu lafın önemini azaltmıyor gözümde. Önemli bir laf aslında.

Kendi şaşırtıcı dehasına bu kadar erken yaşta şahit olan birinin işi herkesten daha zor olur sanırım. Öyle ya? Devam edebilmen için sürekli kendini şaşırtabilmen gerekmez mi? Kiminle yarışacaksın kendinden başka? Belirli bir yere vardıktan sonra kimlerden örnek alacaksın?  Kaynağın kendinden başka kim olacak?

Başarı tehlikelidir. Kendi kendini kopya etmeye başlarsın ve kendini kopya etmek başkalarını kopya etmekten daha tehlikelidir. Kısırlığa yol açar.” demiş.

Kendi dehasından emin olduğu halde Picasso’nun asla işin kolayına kaçmadığını da bu müzedeki ilk yıllarına ait eserlerde ve sonrasında görüyoruz. Müze, ilk yıllardan son yıllara bir kuantum atlayışı yapmış sergilediği eserlerle. Başlangıç ve bitişi görüyor insan. Başladığı yer ile bitirdiği yer arasındaki değişim esas etkileyici olan.

Dehanın bile  çok çalışmaya ve çokça da iyi pazarlanmaya gereksinimi var çağımızda.  Ne diyeyim, Picasso kendi yaşam gemisine iyi kaptanlık etmiş. Ama iyi pazarlanmış olması da Picasso’nun dehasını daha az değerli kılmıyor.

En iyi örnek ise  başlangıç resmi olan bu tabloda. 1896’de yaptığı bu tablo, dünyaya ilk defa “Hey bana bakın. Ben buradayım!” dediği tablo.

Ben en çok bu tabloda beyaz rengin ve ışığın ustaca kullanımına takıldım, kaldım.

Önce genç kızın başındaki çiçekleri resmederken, mat beyazın üzerine vurduğu parlak beyaz fırça darbelerinin yarattığı üç boyutlu etkiye takıldım. Çiçekler hala canlı idiler sanki.
Sonra, kızın burnundaki ve eldiveninin işaret parmağındaki beyaz ışığa.
Sonra beyaz rengi kullandığı üç geniş alanda, tek bir rengin çeşitlemeleri ile üç ayrı kumaş dokusunu (Tül, ipekli ve pamuklu)  nasıl da yansıtabildiğine hayran kaldım. En çok da sanırım bu etkiledi beni.
Kızın arkasında duran babanın yüzüne kısmen düşen ışık,
Kürsüye yaslanmış oğlan çocuğunun ayakkabısının hafif kalkık ucu,
Ve nice sonra, artık ön planda sunulanların hepsine bakıldıktan sonra bir anda farkedilen, arkada karanlıkta kalmış bir kadın yüzü… Annesi mi acaba küçük kızın?

166’ya 118 santim… Büyücek bir tablo bu. Onbeş yaşındaki Picasso  ilk defa dünya ile kafakol,  güreşe tutuşurken kendine minik bir boyut da seçmemiş hani. Bu bile yaşına göre atak bir seçim.

Eh, böylesi bir cesaretle girişilen bu yaşam yolculuğunun sonrasını da hepiniz biliyorsunuz zaten… İşte huzurlarınızda “La Primera Comunió.”

 
 

Etiketler: , , , , , , ,

Bir romantiğin portresi…

O kadar çok ve güzel yağıyor ki kar.

Aklıma yine bir şiir geldi. Kimden dersiniz? Kim olabilir ki? Metin Altıok…

Son iki kıtasına bayılırım bunun.  Olağanüstü sadelikte ve berraklıktaki bu dizelerdeki hüznü sevmemek mümkün mü?

Kar müziğimiz John Surman’dan. Adı bana uygun geldi: Portrait of a Romantic – Bir Romantiğin Portresi. Fuliyama’nın blogunda dinledim ve çok sevdim: http://www.fuliyama.blogspot.com

Kar fotoları da yine arka bahçede performans gösteren bendenizden.

Buyrunuz minik bir kar şölenine.
Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Tıkandı geçitler yollar kapandı.
Yalnızlığın buzdan çetelesinde
Kimseler umursamadı karı.
Yüzlerinde iğreti bir kibirle
Hep düşürmekten korktukları,
Dalıp gittiler günlük işlerine.

Diz boyu birikmiş kar içinde
Yürürdük uzatarak açtığımız kanalı,
İki kar güvesi gibi sokaklarda seninle
Anardık bütün yitik aşkları
Bu karlı kış gününde.
Güngörmüş dağlara karşı
Sımsıcak öpüşürdük sarılıp birbirimize.

-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Şölensiz, sevinçsiz yaşıyoruz şimdilerde,
Bir iğdiş ve buruşuk zamanı.
Kimsenin türküsü yok dilinde
Karşılayacak yağan karı
Coşkulu ve sarhoş sesiyle.
Bıçak açmıyor ağızları;
Acı, yalnız acı var yüreklerde.

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Yaslandı duvarlara, kapıları zorladı,
Pencerelerden baktı ev içlerine.
Kar hiç böyle kimsesiz kalmadı
Kendi özgül tarihinde.
Çıngırakların, kızakların karı
Yağdı herşeyin üstüne sessiz bir öfkeyle.

Birikti bir çamaşır ipine bile.
Saçaklardan sarktı,
Attı kendini gürültüyle yere,
Kimse sahip çıkmadı;
Yığıldı kaldı duvar diplerine.
Yalnız kuş ayakları
Bastılar incelikle göğsüne.

-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Kar var yaşadığımız günlerde.
Umutsuzluk çevremizi kuşattı,
Kıtlık kıran gündemde.
Yine de ele güne karşı,
Özenle saklıyorum yüreğimde
Sana duyduğum aşkı,
Dört yanım kar içinde.

METİN ALTIOK

 
3 Comments

Posted by 01/31/2012 in Fotoğraflarım, Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

Sıradanın sıradışılığı (ya da sıradan hiç bir şey yok!)

(Önce bunu dinleyin mutlaka… Kuzguncuk’un güzel köşelerinden bir olan Muhayyer’den olağanüstü bir “Yansıma”)

Eveeet, bugün hava çok soğuk. Ama içim hiç öyle değil nedense. Karlı, bembeyaz bir İstanbul sabahı. Göz gözü görmüyor. Bende ise güneş var… Gözüm gözlerinin içine bakıyor sanki Evrenin. Öyleyim. İyiyim, tamım, hoşum, dinginim. Döndüm dolaştım dikenli tarlalarda, sonunda “yuvama” geldim. Sanki öyleyim…

Bir gün biri bana sormuştu: “Sence sıradan insanlar çok büyük aşklar yaşayabilirler mi?” diye. Yanıtımı da, soruyu kimin sorduğunu da unutmuşum ama soru kalmış. Hemen “Sıradan insan yoktur ki ama…” diye içimden geçtiğini anımsıyorum bir de…

Yılbaşından bir gün önceydi. Kafenin önünde sigara içmeye çıkmıştım. Köşedeki kebapçının garsonu yanıma geldi. Kendisi ile göz tanışıklığı dışında hiç bir samimiyetim yok. Derin bir iç çekip “Ablacığım ya… Zaman ne çabuk geçiyor. Bu sene de bitti gitti…” dedi.

“Evet öyle, yaşlandıkça daha da hızlı geçiyor sanki,” dedim.

“Nedir bu insanların paylaşamadığı? Altı üstü 3.5 metre kefen, o bile senin değil.” dedi.

“Ne kadar haklısın, keşke hepimiz bunu idrak edebilsek…” dedim.

“Yaa,” dedi. Diyalogumuz bitti, o dükkana döndü. Hava soğuktu.

Bugün lapa lapa kar yağıyor. Aynı garson arkadaş, aynı dükkan önü… Ben geçerken, dükkanın önünü süpürmeyi bitirmiş,  saçı başı kar içinde bana bakıp “Kar mı yağıyor yoksa bana mı öyle geliyor?” dedi. Kemal Sunal tadında, kocaman bir gülümseme ile…  Sorunun muzipliğinden mi yoksa adamın beklenmedik komikliğinden mi bilemem ama gideceğim yere varana dek gülmekten gözümden yaş geldi.

İlk bakışta sıradan gelebilecek, bakmadan geçip gideceğiniz insanlar, yaşam filmini yavaş sarınca bir anda fantastik şahsiyetlere dönüşüveriyorlar. Gözünüze farklı çarpıyorlar. Her yaprağın ardında bir çiçek perisi görmek gibi… Ben de kebapçının garsonunda, köşedeki nalburda, eczacının çırağında, pazarcıda, evlere temizliğe giden hanımda, bilmemkaçbin kilometre öteden gelmiş Amerikalı müşterimde, alt katımda oturan mutfak camını sokak kedilerinin giriş çıkışı için aralık tutan doktor beyde, arkadaşlarımın gül yüzlü çocuklarında, bahçedeki köpekte, kedilerin mamalarına ortak çıkan salyangozların geride bıraktıkları ipekten izlere benzer, başka bir tayfın, bambaşka renklerini ve pırıltısını görüyorum sanki.

Sıradan insan yoktur ki” demem o yüzden.

Binlerce yaşam,  aynı anda nefes alıp veriyor, nefes alıp veriyor. Siz de hissediyor musunuz? Hep birlikte aynı anda bir şeylere karar veriyor, aynı anda karar verdikleri şeyleri uyguluyor, sürekli devinip döneniyorlar. Birbirimize sınırlarımız dokunuyor, bazen iç içe geçiyor, sonra ayrılıyor, hep birlikte ve aynı anda var oluyoruz.

Kocaman ve uyumlu bir organizmanın hücreleriyiz.

Bazı insanlar yararlı bakterilere benziyorlar, bağışıklık sistemimizi sağlam tutuyorlar varlıkları ve yaptıkları ile.  Bazıları bu bedenin temel yapıtaşları;hücreler arası iletişim sağlıyorlar. Bazıları vitamin gibi anlık yarar sağlamakla görevli. Kimileri enzimlere benziyorlar, birlikte bir şeyler yapabilmemize yardım ediyorlar.  Bence bu garson vitamin gibi bir kişilik… Yararlı, işlevinden ve varoluşundan hoşnut, işin çok farkında.  Güleryüzü ve derinliği ile berrak bir kişilik, sana kendini iyi hissettiren. Sanki derin değilmiş gibi geliyor berraklığından dolayı. Öyle biri sanki…

İçinde sevgiden çok korku ve endişe taşıyan, insan ayrımı yaparak ona buna saldıranlarımız da var. Serbest radikaller diyebiliriz onlara da… Bazıları da işi iyice azıtıp, kanser hücreleri gibi davranmaya başlıyorlar. Onlar da aslında aynı bedenin hücreleri ama varlıklarının sınırını unutmuş, işlevlerini şaşırmış oluyorlar. Önemlerini ya da korkularını abartarak birlikte var oldukları diğerlerinin varlığını yok sayabiliyorlar.  Organizmayı oluşturan hücrelerin bazıları yok olursa kendilerinin de yok olma tehlikesi olduğunu bilemiyorlar.

Neyse, uzun uzun, derin laflar, kötümser çıkarsamalar gününde değilim.  Havanın kötülüğü ile ters orantılı, olağanüstü güzellikte bir kristal gibi parlıyorum.  (T)aşkın hallerime geri dönüş yaptım şükür.

Bütün gün dudağımda bir şükran türküsü vardı. Şimdi de aynı türküyü ıslıkla çalarak,  gün batımına yol alıyorum. Red Kit’in son karesi gibi ama Red Kit’ten ziyade Rin Tin Tin tadındayım. “Bu amca beni seviyor galiba…” diyerek, Evrenin peşine takılıp gidiyorum; nereye götürürse beni.  Ve işte Evren; “o mükemmel uyum”, gülüşü ışıklı bir garson kılığında karşıma çıkıp “Kar mı yağıyor yoksa bana mı öyle geldi?” deyiveriyor.

Aaaa, ne karı yahu. Sana öyle gelmiş…” deyip, kahkahalarla yola devam ettim. Ne de olsa benim pencereden bu sabah dünya güneşli gözüküyordu. Ama belki de kar topluyordur… Ne malum…

Kalın sağlıcakla…

 
11 Comments

Posted by 01/30/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Poşetlerle Dans

Levent tarafında çalışırken, ofisim yüksek yüksek plaza bloklarının dibinde idi.  O bölgede hava hep rüzgarlı olur, Boğaziçi ve Karadeniz tarafından gelen rüzgara bir tür koridor oluşturur Büyükdere caddesi.  Öyle böyle değil, sürekli şemsiye kıran cinsten bir rüzgar…  Bazen bir beyaz poşet havalanır, hava akımlarına kapılır, saatlerce yere düşmeden gezinir dururdu. Modern bir “happening” sanki; tasarlamaya kalksanız bu kadar olur, poşet havada dolanır, yükselir alçalır, bazen rüzgarın dönüşleri ile yere çakılacak gibi hareketlenip sonra ani bir hareketle tekrar gökyüzüne yükselirdi. Sanırım plastik poşetleri zevkle seyrettiğim yegane durum bu “rüzgarla dans” gösterileri olmuştur.

Neredeyse yirmi yıldır çöpleri ayrıştırıyorum. İlk kez  sevimli bir uzaylıya benzeyen sarı kova ile başlamıştı çöp ayrıştırma alışkanlığı. O zaman farketmiştim ki bir evden aslında oransal olarak çok daha az organik çöp çıkıyor. Gerisi hep kağıt, karton, plastik… Ve minicik hanemizin ne kadar çok çöp üretebildiğine şaşakalmıştık. O günden bu yana hep çöpleri ayrıştırıyorum. Şimdiki eve taşınırken  ilk aldığım şeylerden biri  yine kocaman bir katı atık / ambalaj toplama kovası oldu. Gerçi belediyenin çöpleri ayrı toplama gibi bir uygulaması yok ama çöpten yaşamını kazananlar bu ayrıştırma işini bir nebze üstleniyorlar sanırım. Bizim eski mahallede kağıt, metal ve plastiği ayrı ayrı toplayan kişiler gezinir ve hergün iki üç  kere koca tekerlekli sepetleri ile çöpleri karıştırarak sokağımızdan geçerlerdi. Şimdi taşındığım yer çok dik yokuşlu olduğu için bu kişileri hiç göremiyorum. Bir tek kağıt toplayan kamyonetli bir aile var.

Ben hiç istemesem de bir çok plastik poşet bir şekilde yolunu bulup evimize geliyor. Ne kadar hızla biriktiklerine şaşa kalıyorum. Apartman görevlisine sipariş verdiğimde, pazardan topluca ve yüklüce bir şeyler aldığımda evdeki poşet nüfusu geometrik biçimde artıyor. Çok planlı programlı yaşamayı sevmediğim için, ne zaman toplu alışveriş yapacağımı kestiremediğimden poşet istilası ile başa çıkamaz durumdayım.

Bu arada bez çanta ve file kullanmaya cidden çabalıyorum. Annemin getirdiği bir şişe çantası var mesela; şişeleri kolayca taşımak için altı tane gözü var. Bunlar hep çantamda. Çantamı eline alan aman ne ağır deyip bırakıyor ama ne yapayım… Bir yandan  not defterim, fotoğraf makinam, minik eskiz defterim, o ara okumakta olduğum kitap gibi şeyler, diğer yandan da çantamın değişmez demirbaşları… Lök gibi… “Aaa, bavulu ile gelmiş…”, “yolculuk nereye hemşire?” diye dalga geçiyorlar. Zaten hiç bir zaman sadece ruj sığacak kadar minik çantası olan kadınlardan olamadım. Beni gören sanır ki her an yola gideceğim. Nitekim “haydi” dese biri, kalkıp gidecek kıvamdayımdır hep…

Neyse konu çevre ve geri dönüşüm. Poşetlerden girdik, fileden çıkalım. File ve bez pazar çantası kullanımını özendirmemiz lazım. Ben süslü bir kadın değilim ama simli, kelebekli, çiçekli filan  bir Pazar çantası yapacağım kendime. Eğlenceli ve rengarenk bir kaç çanta tasarlarsam, hem karanlık kış günlerinde renk sokar hayatıma hem de ben onları kullanma alışkanlığını daha iyi oturturum. Belki eğlenceli ve çılgın bir şeyler olursa, hem ben hem de çevrede görenler için kullanımını özendirici olabilir diye düşündüm. Bir de Mısır çarşısına gidince hasır zembillere bakacağım. Bayılırım hasır, kocaman çantalara.

Şaka bir yana, çanta ve fileyi tekrar “trendy” kılmak gerek gerçekten de. Yoksa plastik poşetler evimizi ele geçirip bizi sokağa atabilirler… İşten geldiğinizde sizin koltuğunuzda oturup televizyon seyreden bıçkın bir battal çöp poşeti görürseniz sakın şaşırmayın sonra…

Bu siteye bakınız. Güzel çanta örnekleri ve file kullananlardan güzel paylaşımlar var:
http://pazarfilesi.blogspot.com

Sizler geri dönüşüm ve daha az evsel atık üretmek ve ürettiklerinizin “yönetimi” adına ne gibi uygulamalar yapıyorsunuz? Öğrenebileceğimiz güzel şeyler bulunabilir mi önerileriniz arasında?

 
 

Etiketler: , , , , ,

“Sonludur Aşk da” veya Metin Altıok’a Mektup

Güzel anılar biriktirdim senden,
Dudağıma solgun gülücükler getiren.
Özenle sakladım belleğimde,
Bir yığın oldu daha şimdiden.
Nasıl olsa bir sonu olacaktı bu aşkın
Bir gün apansız gerçekleşiveren.

Bir terazinin durgun pirinç kefesine
Pat diye inince kara kiloluk,
Nasıl kalkar havaya birdenbire
Boş kalan zavallı kefe.
Nasıl titreşir terazi uzun süre,
Denge sağlanıncaya kadar başka şeylerle.

Anılarla bozdum o dengeyi ben önce,
İkimiz için de yaptım bunu.
Yaşadığımız günlerden biriktirdim sessizce,
Bir kefede sana hiç sezdirmeden.
Koyabilirsin kara kiloyu artık,
Bak terazi nasıl kolay gelecek dengeye.

 

Mutluydum ben yine de kendimce.
Senin girdilerin, çıktılarım benim
Doğrusu uygundu birbirine,
Yan yana gelince bir resmi tamamlayan.
Vazgeçilmezdi ellerin sonra,
Yangınımdan yorgan döşek kaçıran.

Ama inan sonludur aşk da,
Kovalar sonunu kendi kendinin.
Bana bir uçurum gerek şimdilerde,
Yeterince dik ve derin.
Bir çavlan istiyorum çünkü,
Kırmak için kristalini hayatın ve şiirin.

Ah Metin Altıok, ah! Yıllardır nasıl da her duygumun karşılığı bulunur dizelerinde. Tarih öncesi gibi geliyor şimdi bana ama üniversite biteli bir yıl olmuş.  Çok sıkı çalışıyorum bir şirkette. Öyle ki, uyku denen şey dört harfli bir hayal olmuş. Halı üstünde sabahlıyorum proje yetiştirmek için. Gençliğimi emiyor patronumun para hırsı… Üçkuruş paraya iş öğreneceğiz ya. Katlanıyoruz belirli bir süre…

Neyse böyle zamanlarda, ruhumu yıkayan tek şey okumak olurdu. Otobüste, vapurda, işe gidip gelirken, öğlen aralarında. Hızlıca okunup bitsin diye sanat dergileri filan alıyordum. Bir şeyleri başlayıp bitirememek ilk defa sinirime dokunur  olmuştu. Nereden bilseydim ki iş hayatı işte böyle bir şey… Şimdi, geçmişe baktığımda eskisinden de daha çok anlamsız gelen o deli hay huy içinde,  başlayıp da yarım bırakmamak için okuduğumu, sanat dergileri, novellalar, kısa öyküler okuyorum. Ama, herşeyden daha çok ve daima şiir yaşamımın baş köşesinde, çantamda, başucumda, işyerindeki çekmecemde…

Senin ilk okuduğum şiirini bugün gibi anımsıyorum. Adam Sanat’ın içinde ilk kez seninle tanışıp, büyülenip, şiiri kesip yıllarca yanımda taşımıştım. Hala da Toplu Şiirlerinin arasında sayfa ayracı olarak kullanıyorum o saman kağıdına baskılı şiiri.  O gün işyerinde sevdiğim herkese okuduydum şiirini.  Kim bu Metin Altıok?  Kimse tanımıyor.  Ben nasıl hiç duymamışım onun şiirini?  Nasıl bir kayıp bu seni tanıyana kadar geçmiş zaman?  Arıyorum, arıyoruz. Kayıp dostum sevgili İshak Reyna bulup getiriyor “İpek ve Kılaptan” isimli kitabını hediye. O şiir onun içinde de var…

Yıllar boyunca da “Ben şiir sevmem” diye kestirip atanlarla arkadaşlığımda, eğer şiiri anlamaya teşebbüs bile etmemiş iseler ve biraz dibini eşeleyince anlamama korkusundan “şiir sevmem” dediklerine kanaat getirmişsem ve gerçekten sevdiğim bir insan ise, arkadaşıma o büyülü şiir ülkesinin kapısını gösterebilmek için senin, Can Yücel’in, Necatigil’in, Asaf’ın, Hayyam’ın şiirleri ile işe girişmişimdir. Bayağı bayağı bir şiire başlangıç seti oluşturmuştum; müzikteki karşılıkları ile şiirleri eşleştirerek; “Bak müzik seviyorsun, bunu da farklı bir dil gibi gör…” diyerek…

Şiir seven biri olarak bende Can Yücel ile senin yerin hep ayrı oldu.  Her duyguma karşılık buldum sizin şiirlerinizde.  Ruhumun “isli lambasından bir bez gibi geçirirdim” senin şiirlerini içim bunalınca.  Hüznü kabullenen olgun bir fıtratım var benim ama küçük küçük, gündelik mutluluklara senden çok daha yatkın oldum hep. Çok önce farkettim ki seni en çok hüzünlü olduğum anlarda arıyorum. İyi ve seni anlayacağından emin olduğun bir dostu sadece derdin olduğunda aramak gibi bir şey…

Senin şiirinle varoluşuma dair hüznümde yalnız olmadığımı farkedip rahatlıyorum. Sonra Hayyam’ın kapısını çalıyorum deli gibi… Ölümlülüğü güzel ve arzu edilir gösteriyor zira. Öyle rahatlatıyor ki beni;  “Aman ya, nasıl olsa bir gün mezarımda ot bitmeyecek mi?” derken buluyorum kendimi. Gevşiyorum, gülümsüyorum ve alttan almaya başlıyorum yaşamın zorluklarını.

Ve keyfim yerine gelince, Hayyam’ı da ruhuma sararaktan, Can Baba ile içki sofrasına oturuyoruz. Can Baba atıp tutarken ben de “eski terlikler” gibi oturuyorum kenarda.

İşte böyle Metin Bey’ciğim. Sen öldün sayılır mı; şimdi seninle böyle yazışabiliyorsam? Ve sen bana gayet uygun bir yanıt verebiliyorsan? Yakılıp külün havaya mı savruldu? Kim buna muktedir ki bu alemde? Evet sevgili şairim.  Hatıranın kocaman bir kısmı benim yüreğimde saklı.  Başka parçaları da diğer sevenlerinde saklıdır.  Merak etme, bizdeki sana hiç bir şey olmaz.

Nereden mi çıktı bu mektup? Vallahi, bugün yine seni anmıştım. Çünkü ruhum çok bunalmıştı.  Ve sen yanıt olarak yukarıdaki şiirini verdin bana. Ve nasıl da, nereden bildin de, içimdekilere karşılık olarak dedin bütün bunları? Çok yaşa e mi? Şaştım kaldım doğrusu… Ne kadar doğru şeyler dedin vallahi… Doğru, çok doğru… Hangi aşk sonsuzdur ki?

Sağlıcakla kal olduğun yerde. Sevgiler, saygılar bu taraftan…

Ebrulikedi

 
2 Comments

Posted by 01/18/2012 in Şiir

 

Etiketler: , , , , , ,

Tatlı Bir Kış Masalı

Bugün başka şeyler yazacaktım ama dün Istanbul’da kış fena bastırdı. Bizim evler dik yokuşların tepesinde. Tepede oldukları için de manzaraları çok güzel ama in çık, çok zorluk oluyor kar yağınca. Yokuştan sonra  evimin girişine dek kırkyedi basamak da cabası. Bu nedenle ben de “Gel bu akşam bizde kal, film seyrederiz.” diyen arkadaşım Şengül’de kaldım. Minik İris’in yatağında uyudum ara sıra yaptığım gibi. Son bir kaç kez, gece kalmalarım nasılsa çarşafların değiştiği temizlik gününe denk gelince, İris de lafını hiç esirgemez; “Kal kal bu gece bizde. Nasılsa çarşaflar yeni değişti…” demez mi?

Kendimi tam da şöyle hissediyordum zaten. O yüzden “E, hadi bari kalayim bu gece…” dedim nazlanmadan.

 

 

 

 

 

 

 

 

Lars von Trier’in Melancholia’sını seyretmeye oturduk ama yorgun bir günün arkasından hakkını veremedik. İkimiz de koltuklarda uyuyakalmışız. Sabahın erkeninde güzel bir kahvaltıdan sonra bilgisayarımı açtım. Çalışmam gerek ama dışarıda nefis bir güneş vardı.

Pencerelerin önünde ortamlarını çok sevdikleri için sürekli açan orkidelere daldım. Sağda yer alan Georgia O’Keefe’in Sarı Orkidesi gibi bunların içindeki ışığı yakalasam diye geldi aklıma. Bir seri deneme yaptım. Daha sonra belki O’Keefe tarzı bir şeyler boyamayı denerim diyorum.

Iris bu arada bana perilerin en lüks evlerinin orkide yapraklarından olduğunu ve izci perilerin ise çadırlarını papatya yapraklarından yaptıklarını anlattı.Tinkerbell kaynaklı yararlı bilgiler bunlar. Bilmemek ayıp. İşte size bir periköşkü. Peri olsam ben de bunun içinde yuva kurmak isterdim.

Periköşklerinin içine çok dalınca, insanı “hüüüp” diye  kendine çekiveriyorlar.  Tam Alice gibi ben de bir periköşkünün içine doğru yuvarlanmak üzereyken,  camın dışında parlayan bir su damlası “Psst, buraya bak, buraya…” dedi. Camı açtım, uzattığı eline tutundum. O beni periköşkünün içinden çekip çıkarmaya çabalarken sırılsıklam oldu her yanım. Üstelik içerisi buz gibi oldu.Şengül bana kızdı ama belli etmedi. “Iris, kapa bakayım o camı, hastasın zaten…” diye Iris’e bağırdı.

 

Baktım olmayacak giydim ben de lastik çizmelerimi. Bahçeye çıktım oynamaya. Iris gelemedi çünkü gerçekten üç gündür hasta yatıyordu. Ben sana bahçede yaşadıklarımı gelince anlatırım diye söz verdim.

Irma beni gördü ya, sevinç içinde oyun arkadaşı geldi diye hemen zıplayıp hoplamaya başladı. Gitti kemiğini getirdi, bana armağan etti. Bu arada da hiç gözümün içine bakamıyor. Çekingen bir kız o.  Onunla oynamamı istiyordu ama benim aklımda bahçede yazdan kalma acaba ne gibi renkler bulurum “procesi” vardı.  Irma yaşlı bir kız; So-Kö’lerin en cinsi, en tatlısı.  Bal rengi gözleri, karamela gibi bir burnu var.  “Gelsene” dedim ama benimle karlara gömülmek istemedi. Sonra her yanı ağrıyormuş. Ama bana poz vermeyi kabul etti. O benimle alt bahçeye inmeyince ben kendim gezinmeye başladım.

Mükemmel bir kış aydınlığı, tatlı tatlı parlayan, yumuşak bir güneş vardı. Yazın mangal yapıp, eğlendiğimiz, perde kurup film seyrettiğimiz bahçede yazın izlerini aramaya başladım. Bahçede gezerken dallarında kırmızı meyveleri olan garip bir çalıdan bir tane meyve attım ağzıma. Ondan sonra olanları anımsamıyorum bile.

Aşağıdaki resimlerin üzerinde duraklarsanız, bu gece de annesi çalışırken bakıcılığını yaptığım tatlı İris için uydurduğum Kış Masalı’nı sizde okuyabilirsiniz.

 
7 Comments

Posted by 01/17/2012 in Uncategorized

 

Etiketler: , , , , ,

Haydi Refleksi

Ortalık biraz dağınık. Bu Pazar hiç bir şeye dokunmadım. Hava güzel, güneş parlıyor. Dün yağan lapa lapa kardan sonra güzel bir sürpriz hepimize.  Ben hemen hemen her haftasonu olduğu gibi, arkadaşlarımla güzel bir Pazar kahvaltısından sonra eve döndüm.

Karşı damdaki su birikintisinde bir sürü martı yıkanıyor.  Çoğu bu senenin yavruları; boz tüylerinden anlaşılıyor. Beyaz olunca yetişkin olacaklar.  Alt kattan Boğaz’a karşı ney üfleyen komşunun sesi geliyor. Yan taraftan da torunu ile koşmaca oynayan Çetin bey’in kahkahalarını duyuyorum. Mutfak tarafından damdaki camı gagalayan kuşların tak takları… İlk taşındığımda sürekli biri kapıyı çalıyor sanıp, koşuyordum… Dört papağan bağıra çağıra koruluğa doğru uçtular.   İnce duvarlardan yaşamın sesleri aksediyor. Müzik açmadım. Yaşamın müziğini dinliyorum.  Kendimi uzun süredir hiç hissetmediğim kadar iyi hissediyorum.

Mutfak tezgahımın üzerinde elma yeşili kocaman bir Kitchen Aid hamur karma makinesi. Yeni ev hediyesi… Hediyenin kendisi kadar onunla sevdiğim insanlar için neler neler yapabileceğimin düşleri hediye oldu bana… Arada bakışıyoruz. Göz kırpıyor… “Tart?” diyor, “Hırt” diyorum… Diyet yapıyoruz o kadar… “Şarapta pişmiş armutlu merengue’li ama… “diyor.  “Yooook, Şşşşt bakayım.” diyorum. “Ben başka bir şey yazacağım şimdi…”

Yasemin Facebook’ta böyle bir laf paylaşmış; “Dersini almış olacak kadar yaşlı, yine aynısını yapacak kadar genç” – Old enough to know better, young enough to do it again.”  Bu yazı oradan çıktı.
Yazı da ortalık gibi dağınık kalacak ama.. Giriş, gelişme, sonuç yapamayabilirim. Kusura kalmayın.

Bu lafı okuyunca, ben “yine aynısını yapacak kadar genç” kısmına ve özellikle de bu kısmın “yap“mak edimine takıldım.  Bakıyorum da yaş algısı bir yetiştiriliş, bir anlayış, uğraşları ile var olma ve bunların yaydığı toptan bir enerji meselesi galiba.  Ailem olsun arkadaşlarım olsun, çevremdeki bir çok insan aynı dalga boyunda olunca, aklımıza bile gelmiyor yaş almakta olduğumuz. Birleşik bir alan yaratılabiliyor ve birbirinden örnek alabiliyor insanlar.

“Haydi” refleksi  diyorum ben buna. “Haydi” denildiğinde, “Haydi” diye yanıt verme refleksi.   Öğrenilebiliyor, aktarılabiliyor ve haydilerin sayısı artınca, isteklilik ve yaşam sevinci de buna bağlı artıyor.

Bir komşumuz vardı; Hayg Baba. Toprağı bol olsun. Tanıştığımızda 93 yaşında idi. Amerika’ya kızına gidecek, vize görüşmesine çağırmışlar. Memure Baba’ya “Amerika’da evlenme planınız var mı?” diye sormuş. O da çapkın çapkın gülümseyerek, “Şöyle kanlı canlı, neşeli, istekli bir hanım bulursam niye olmasın…” demiş ve on yıllık vizeyi kapmıştı.  (“Kadına çapkın çapkın gülümsedim, o da kıkırdadı.” demişti.)

Burada önemli olan “On yıllık vize verdiler, doksanüç yaşında ne yapayım on yıllık vizeyi?” demek yerine,  olayı bize “Oh,  bir on yıl rahatım artık…”  diye anlatmış olması idi.   Ondan çok ders aldım. Her gün yürüyüş yapar, gazetelerin bilmecelerini çözer, elinde kolejde bize öğrettikleri İngilizce şarkıların kitabı, bunları birlikte söyleyebileceğimizi keşfettiğinde, “Haydi birlikte söyleyelim” diye iki kat aşağı inip, bize gelirdi. “Haydi” derdim, otururduk kanapeye yan yana, My Bonnie lies over the ocean…. diye başlardık…

Onu hiç ihtiyar biri olarak görmedim. Yaşı büyük evet ama asla ihtiyar değil.  O kendini öyle görmezdi çünkü.

Arada “1939’da kadife kumaş almaya Almanya’ya gitmiştim, savaş ilan edilince orada mahsur kaldık,” diye bir iş anısı anlatırken ya da “Bizim handa Kürt hamallar vardı, çok fakir ama çok da dürüst insanlardı. Eli taşlı, sopalı gelenleri bizim hana sokmamışlardı ve durumdan da hiç yararlanmamışlardı,” diye  6-7 Eylül’ü anlatırken veya varlık vergisi hengamesini Aşkale’ye gitmeden nasıl atlatıp, Ordu’lu bir müşterisinin verdiği borç ile nasıl sıfırdan başladığını heyecanlı heyecanlı bizlere aktarırken,  “Hanım’ı alıp Tokatlıyan’a yemeğe giderdik her Cumartesi akşamı” derken, aslında ne kadar yaşlı olduğu dank ederdi kafama. “Vay be, 1939 ha?” ve benim sessiz sakin yaşamıma göre ne çok badireler atlatmış olduğunu düşünür ve hala “haydi” diyebilmesine bayılırdım.

O zaman bakardım sarkan gıdısına, yüzündeki yaşlılık lekelerine, kocaman kulaklarına ve sarkmış dudaklarına, kırışık, lekeli ellerine… Ama hemen gözlerine dönerdi gözlerim.  Gözlerine bakınca, işte o zaman hiç yaşlı görünmezdi bana… Gözlerinin içine baktığımda, beni genç onu yaşlı kılan kendi önyargılarım silinirdi çünkü. Geldiği gibi, “Haydi bana müsaade” der, hızlıca kalkar giderdi. O zaman anlardım ki Hayg Baba ruhen benden genç; yerinde duramıyordu çünkü…

Ruhuma bakıp da yaşlanma belirtileri gösteriyor muyum diye düşünüyorum arada bir.  Evet, tamam. Ne olmuş iki metrelik duvardan yere atlamaya cidden korktuysam? Geceyarısı karanlık deniz kenarında duraksadım ama “haydi” denildiğinde mayom ile deniz kenarındaydım, değil mi? Popoya tekmeyi yiyince, dalmadım mı? Daldım…

Anımsayabildiğim hepi topu bir kaç duraksama anı.  Bana öyle geliyor ki, yaşlılık bu duraksama anlarında saklı. Hiiiiiç o tarafa bakmıyorum, göz göze gelmemeye çalışıyorum. Bir kere gözlerine bakarsam, hüüüp diye tüm “haydi”lerimi emecek sanki.

Enerjim, sevincim, hala bir çok şeye hayret edebilme yetim, sürekli öğrenme ve öğrendiklerimi yaşamıma uygulama isteğim var.  Yani bu lafın ilk kısmında yazan “dersini almış olma” kısmına hiç yazılmıyorum da yine yine yapma kısmı bana çok çekici geliyor. Daha iyisini öğrenmedim henüz diyerek, bu yaşa kadar edindiğim iyi ve(ya) kötü deneyimlerimin mevcut durumu algılayışıma ket vurmasına izin vermiyorum.

Yeniden deneyebilecek kadar gözükara, heyecanlı ve istekli miyim? Evet… Şükürler olsun o halde hala ruhum yerinde ve genç.  Ayrıca öyle hissediyorum ki, bazen dönüp dönüp aynı hataları yapmak kadar insanı dinç tutan bir şey de yok… Aşkta mesela. Ne olur hata yapsan? Tekrar canın yansa?  Ne olur yani? Ne olur?

Hatadan korkmak, deneyimin rehavetine kapılmak demek. İşte bence insana kendini yaşlı hissettiren şey bu rehavet.

Yaş konusu bana bir tek ne zaman can sıkıcı bir şekilde kendini anımsatıyor biliyor musunuz? Son derece normal bir şeyden bahsederken bile “Amaan sen de yaaa, bizden geçti artık…” diyen yaşıtlarımla karşılaştığımda.

Yaş canavarı bu insanların tüm “haydilerini “ emip, posasını çıkarmış ve yerine anlamasınlar diye tatlı bir rehavet sokuşturmuş gibi geliyor bana. “Siz bu köşede uslu uslu oturun, ölüm gelip sizi alacak. Bir yere ayrılmayın sakın, e mi? Gelip de ‘haydi’ diyen olursa da, ‘Amaan sen de yaaa. Bizden geçti artık’ deyip, başınızdan savın…” demiş gibi geliyor.

İyi o zaman, haydi size iyi günleeer…” diyerek, Hayg Baba’ya da bir selam sarkıtarak, mümkünse hemen uzaklaşıyorum oradan. “Şöyle neşeli, kanlı canlı birini bulursam neden olmasın?” diyen ve “Kıh kıh kıh” diyerek çapkın gülüşünü gösterdiği halleri gözümün önünde hala…Ruhu şad olsun.

 

Haydileriniz bol, güzel bir hafta olsun. 

 

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Beni seviyor musun?

Benim bu aralar kafam çok karışık.  İş güç, ev, ofis, boyacı, elektrikçi, tesisatçı, ödemeler, İgdaş, İski filan derken kuyruğunu kovalayan kedi gibiyim. Dün sanki kuyruğu da yakaladım ama ucu elimde, onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Sahi, niye kovalıyordum ben seni?  Bu halde iken, yazı yazsam iyi gelecek ama kafamda yüz ayrı konu, sonunu getiremem, zaten olağan tarzım daldan dala… Derli toplu yazmak güç olacak.  Bugün okuyayım ben dedim. Sonra film seyrederim biraz.

Bu arada arkadaşım Şeniz, psikoterapist Özgür Öğütcen’in AŞK isimli yazısını maillemiş. Kendisinden izin almadım ama umarım paylaşmamıza itiraz etmez.  Ben okudum, çok beğendim ve dördüncü bölümde  de kendimden çok şeyler buldum. Bu soruyu kolay kolay sormadığımı, kadın olduğum için de (bana etrafımdaki minik çocuklar hariç) kimse tarafından sorulmadığını farkettim birden.  Okuyunuz bakalım size de ayna tutan tarafları olacak mı?

Sevgiyle…

I.

Birisine şu soruyu sorduğumuzda yanmışız demektir: “Beni seviyor musun?”. Bu soru umutsuzluktan köken almaya meyilli bir sorudur. Kendimizi bir anda karşımızdakinin yargısının esiri olarak buluveririz. Bu soruyu çeşitli olumsuzlamalar yaparak şu şekillerde de sorabiliriz: “Beni neden sevmiyorsun?” ya da “Beni sevmiyor musun?” veya “Beni hiçbir zaman sevmeyecek misin?”. Ne türde sorarsak soralım bu soru bir esaretin, bir tutulmanın işaretidir. Ve kızgın bir çocuk şu cevabı yapıştırıverir: “Bende seni sevmiyor(d)um zaten!” Aşktan kaçamayız herhalde ve bu sorunu mutlak halinde ortaya koymaya çalışacak olursak, aşk bizim hakkımızda verilen hükmü bilme merakımızın nişanıdır. Bunu herkes bilmek ister, çünkü bu hüküm varoluşumuza verilmiş bir cevaptır. İnsanlar cevapsız sorulardan rahatsız olurlar. Bu yüzden “Beni seviyor musun?” sorusu tekrar tekrar sorulur ve yanıtlar hiçte tatmin edici değildir. Aşkı ayıramayız, parçalamayız, yokedemeyiz. Aşk çok büyük bir faildir. Vardır. Bazı insanlar hiç aşık olmadıklarını, aşk nedir bilmediklerini söylediklerinde yanılıyorlardır; bu kişiler aşkın gerçek esirleridir. Çünkü aşkın sonundaki ölüm ihtimalinden korkarlar, ne de olsa ölüm aşkın nihai sınırıdır. Aşkı elde edemediklerini duyumsadıkları için en kolay şeyi seçerler, kendilerini severler. Ama bu gerçek bir vazgeçiş değildir.

II.

Kendisini çok seven insanlar genelde diğerlerinin –onların belirli sıkıntılarını telafi etme yeteneğinde olan- sevgilerinden feragat etmek zorunda kalırlar. Hemen hiçbir zaman içten bir karşılaşmanın tadını almadıkları için insanlar arası ilişkilerin şeyleşmesinin tam olarak ayırdındadırlar. Bu kişilere aşk var mıdır diye sorduğunuzda cevapları kesinlikle aşk yoktur olacaktır. Ama bu kadar basit mi? Tam bir karşılaşmadan anladığımız nedir o halde? İki insan arasındaki tam bir karşılaşma mümkündür, bunu en iyi şu yolla anlayabiliriz: bu iki insan bu karşılaşmanın tam bir karşılaşma olduğunu düşünmezler. Bu şart yerine getirildiyse bu bir aşktır denebilir. Kaçırılmış karşılaşmalar hüzün verir, bu durum öylesine dokunaklıdır ki bir kişi bunu anladığında ancak içten içe derin bir yas tutabilir. Bu gözyaşları boşuna değildir, çünkü yas başka bir sahnede kaybettiğimizi bize geri hediye eder. Aşktan, yastan ve ölümden kaçamayız. Mutluluk, gözyaşı ve keder akrabadır. Boşuna değil ki birine olan aşkımızı onu kaybedince anlarız, bu en bilindik klişelerden biridir. Onun hatırası için hüzünlenip solmasını bekleyebiliriz –ki başka bir biçimde canlanması için bir şanstır bu- veya hiddetle onu yerin dibine batırırız. Burada şu söylenmeli: öfke her zaman faydasız, kör bir hissiyat değildir. Son bir anda hüzün ve öfke arasında tercih yapmak gerekirse -aşkımın hatıraları mı, öfkemin faydaları mı diye,- kişinin hangisini tercih etmesinin daha hayırlı olacağına dair kesin bir kural telaffuz edilemez. İyi bir psikanalist bu durumda ‘bekleyelim ve görelim’ diyecektir. Bu nedenle psikanalistlerin sabırları analizanlara bir tür özensizlik, anlayışsızlık ya da anlamsızca saçmalama olarak görünür. Çünkü aşka temas eden ve ondan uzaklaşan kişi acılarının bir an evvel anlaşılmasını ve dindirilmesini isteyecektir. Psikanalistin bütün duyguların arkasındaki nedenselliği ortaya çıkarma isteği fazla yavaş gelecektir, bu çağ için oldukça fazla. Öyleyse birisine sen ona aşıksın dediğimizde bir an duracak ve şaşkınlıkla yüzümüze bakacaktır: ‘Aşk bu mu?’ diye. Bizde ona şöyle demeliyiz: ‘Evet bu! Ne sanmıştın ki!’. Bu diyalog şu şekilde devam edebilir: ‘Hayır ona aşık değilim, onu seviyorum, ona alıştım, onsuz yapamıyorum, hep onu düşünüyorum, rüyalarıma giriyor. Ama eminim bu aşk değil.’ Peki aşk nedir öyleyse?

III.

Aşk erotiktir ve en başta iki kişiliktir. Aşk bir ötekinin kanlı canlı, somut bedenini gerektirir. Büyük harfle yazılan herhangi bir şeyle (Tanrı, Vatan, Komünizm vs.) aramızda aşk olamaz, çünkü bu ilişki bizle türdeş olan bir ötekini içermez. Aşk bedenle başlar ve orada sonlanır. Zorunlu olarak heteroseksüel de değildir, homoseksüel olabilir ve çok önemsediğimiz üzere anneyle bebeğin bedenleri arasındaki gibi ilksel türden olabilir. Bebek önce kendi gereksinimleri açısından, sonrasında da arzusunun yöneldiği ilk mutlak form olarak annenin bedenine bağ(ım)lıdır. Ha keza annede bebeğinin bedeninde aşkının yeni bir canlanmasını bulur, baba ise bu aşkı katleder. Anne aşksa, baba yastır. Ama bebek ikisine de kızar; birisine kendisini bıraktığı ve başkalarını seçtiği için, diğerine ise kendisine ilk aşk acısını yaşattığı için. Bu ikili duygunun ne şiddette süreceği bir dereceye kadar müzakere sonucu belirlenir ve nihayetinde oluşacak duyguların şiddeti olumsaldır. O halde aşk evrensel olanı bir bağlamda karşısına alan, ama hemen ardındanda dönüp ilksel olanı yargılayandır. Bu ikili feragat bize başka insanlara aşık olabilme kapasitesini sağlar. Pire için yorganı yakmamayı başarabilirsek şayet, aşkımızın yönü ileri doğru olacaktır. Ama annenin ya da babanın aşkında ayak diretirsek kapana kısılırız, çok küçük bir mesafeyi önce ileri sonra geri doğru katedip dururuz. Bu bir sıkışmadır ve aşk acısının bunaltısından kategorik olarak farklıdır. Aşk bedendir demiştik, o halde aşk iki bedenin karşılaşmasıdır aynı zamanda. Beden ise biyolojik olmaktan çok simgesel olarak, dil aracılığıyla varolur. Bedenimizin her bir santimetrekaresi sözlerle yazılmıştır ve onlara geri dönerler.

IV.

Aşk kaybettiğimiz, bizi tamamlayacak olan öteki yarımızı aramak değildir. Aşk içinde bir sürpriz unsuru barındırır. Bilmediğimiz türde bir karşılaşma olması aşkın önkoşuludur. Bizi tamamlamaz, kusursuz hale getirmez, eksiklerimizi gidermez. Aşık olduğumuz kişi aradığımızı bildiğimiz şeyleri bize temin eden bir tedarikçi değildir. Aradığımızı bilmediğimiz ama aynı zamanda da aramadığımız ve bulursak onunla ne yapacağımızı bilemiyeceğimiz şeyi bize sunar aşığımız. Bu da ikinci bir şoktur, şaşkınlıkla bakakalırız: ‘Seni neden sevdiğimi soracak olursan, bunun yanıtını bilmiyorum’ deriz. Arada bir boşluk yine vardır, soruyla cevap arasında. Bu yüzden bir kişiye neden aşık olduğumuzun cevabını bulabilecek başka bir kişi yoktur. Hatta bu sorulmaması gereken bir sorudur, şayet aşkta bir tabu varsa bu olabilir! ‘Bana sana neden aşık olduğumu lütfen sorma.’ Peki aşk bizi tamamlamıyorsa niye dönüp dönüp güvence isteriz? Tam da bu tamamlanmamadan emin olmak için, eğer mükemmel bir aşk sözkonusu olsaydı ne olurdu bir düşünün. Aşk işte bu pürüzlerde, aksaklıklarda, eksikliklerde yaşar. Sevdiği kişiyi bir kez olsun terk etmeyi düşünmeyen var mıdır? Aynı annesini bir kez olsun öldürmek istemeyen bir oğlan çocuğunun tuhaf kaçması gibi bu da oldukça tuhaf kaçardı ve bu kişiyi derhal doktora götürmek gerekebilirdi.

V.

İnsanın yaşamı bir şeyleri seçmek üzerine kurulmamıştır, daha çok bir şeyi seçtiğimizde seçmediklerimizin acısını yaşarız. Bu kayıp duygusu öyledir ki ‘iyi bir erkek’ bütün olasılıklara açık olarak varlığını sürdürmek ister bu yüzden. Erkek kadını ne kadar kendi aşkına verilmiş bir karşılık olarak görürse ondan o kadar uzaklaşacaktır. Kadın ise erkekte onun kendisini istediğinin, hatta yanlız onu istediğinin, durmadan tekrarına yürekten bağlıdır. İki fantazi evreni birbirine uymadığı için ilişkileri sürdürmek için başka bazı ek faktörlere gereksinim başgösterir. Erkek hakiki olarak istediği kadına çok yakınlaşan bir kadınla birlikte olduğunda baş dönmesi atakları yaşayacaktır; çünkü bu kadın ona kendisinde olmayanı en derin haliyle hatırlatacaktır. Kadın, erkeğin istediğini düşündüğü tutuma –ki bu bir yorum meselesidir ve kadınlar bunda erkeklerden daha başarılıdır- kendisini uydurmaya çalışacaktır. Yorumlamanın kadınlarda daha başarıyla sürdürülmesiyle terapistlerin çoğunun kadın olması arasında bir bağlantı olabilir mi? Oysa erkekler kadınlar tarafından hep ne istediklerini anlamayan kişiler olmakla suçlanırlar, bunda belli bir doğruluk payı vardır elbet. Ama sorun şu ki erkekler kendilerinin ne istediği sorulduğunda bir yanıt vermekte genetik olarak zorlanırlar zaten. Aralarında kavga çıkıp erkek kadına “Ne oldu?” diye sorduğunda kadınlar “Hiçbir şey yok!” derler, erkek daha da üstelerse bütün eski suç defterleri açılacaktır. Bununla birlikte aşk faktörü iki aşık kişinin birbirine tahammül etmesidir denilebilir. Aşk tahammül gücüne bağlıdır ve ayrıca kişilerin herbirinin öteki karşısında güçsüz olmayı üstlenebilmesinin derecesine bağlıdır. Aşk kısır bir iktidar mücadelesinin sonsuz döngüsünde öfkeye yenilebilir. Bu da onun güçsüzlüğüdür ne yapalım. Bir çiftin kavgası ‘bütün bunları biliyorum ama seni seviyorum’ lafında soluklanabilir, bu çözümün kötü bir yanı vardır, o da her seferinde fazla işe yaramamasıdır. Eğer bunu çok söylerseniz gitgide gücü azalacaktır, bu cümle zor zamanlarda çekilecek bir imdat frenidir, zırt pırt kullanılırsa sonuç vermez.

* Bu yazı Bibliotech Dergisinin 15. sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Etiketler: , , , , , , ,

Eskici seven kedinin öyküleri…

Son üç haftadır kendimi sürükleyerek kalkıyor, sürükleyerek dışarı çıkıp, sürüklenerek de geri dönüyorum. Nedensizce çok yorgunum. Bildiğim tüm çareleri denedim. Spor yaptım, vitamin aldım, beslenmeme dikkat zaten ederim, resim yaptım. Olmadı, hala sürünüyorum. Değişken havalardan herhalde. Bir de ömrümde ilk defa kontrolü elden bırakmış olmakla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Bu kadar kontrolsüz yaşamaya bünye tepki gösteriyor sanırım.  Onbeş yıllık ofisi boşaltıp hala dosyaları kolilerden çıkartamayınca, diken (kolilerin her biri diken gibi) üzerindeyim dört aydır.  Neyse, az kaldı. Ev ve işyeri bir araya gelince, İstanbul’un trafiğinden kurtulacağım temelli.

Taşınacağım eski evin (“yaşlı kızım” diyorum ona ben) tamirat işleri henüz bitmedi.  Bitti gibi olmuştu ama her yer boyanınca, başta idare eder gibi gözüken mutfak ve banyo dolapları gözüme köhne gözükmeye başladı. Şimdi yenileri yapılıyor.  İş uzadı tabii ve alt kat sil baştan ele alındı.

Ayağına kadar gelince insan tüm şikayetlerini bir bir sıralar ya doktoru bulmuşken, benim kız da bir bir şikayetlerini sıralıyor. Son yağmurlarda dam aktı yeni boyanmış yerlerin üzerine. Bir de mutfak duvarında hafif bir sızıntı… Günlerce nedenini aradık. Sonunda halloldu ki duvar kurudu.

Herşeye iyi yönünden bakmaya alışık olduğumdan bu terslikleri de hoş karşıladım. Taşınıp da her şey yerleştikten sonra değil, ev daha boşken ve tamirat sürerken bunların olması iyi şans değil de nedir? Kızım benim; iyi huylu kızım. Şu şikayetim de var diye tek tek gösteriyor bana… Neyse, bugün itibarı ile dam da tamir edildi. Ay başında evi boydan boya kaplayan asmanın budanması ile zorunlu hareketler bitip, artistik hareketlere geçeceğiz.  Şimdiye dek uyumlu bir gösteri sergiledik diye mutluyum.

Sistre bitince yerdeki kaç yıllık olduğunu bilemediğim eski ve geniş rabıtalar ipeksi, muhteşem bir görüntüye kavuştular. Üstüne halı bile  koymak istemeyeceğim bir süre. Ahşabın yaşayan güzelliğinin tadını çıkarmalı.  Bizim parkecinin sevimli oğlu (ki poliüretan dolgu yapıp yapmamak konusunda benimle ve babası ile çok çekişti ve beni razı etti. Bir odayı babası çıta ile tamir ederken evin diğer taraflarında ikimiz oyumuzu poliüretan dolgu yönünde kullandık. Sonuç çok güzel oldu. Çıta ile dolgu da güzel oldu ama… Ona orijinal ahşabın değeri üzerine uzun uzun diskur geçmiştim. Yaptığımız işi kendi de beğenince, tutmuş bir klip yapmış. Youtube’a koymuş reklam olsun diye. “Abla, sizin konağı koydum Youtube’a” demez mi? “Ne konağı yahu? Orta halli bir ev işte.” “Konak mı kaldı artık abla? Bu konak sayılır.” diye fikrinde inat etti. “Oğlum, üç artı bir konak mı olur?” dedim. Bir de şarkı döşenmiş altına… Hey Allahım… Yaptığı videoda bana ve orijinal olana dokunmama duyarlılığımıza gönderme yaptığını görüp sevindim bir şeyler öğrendi benden diye. Ben de ondan poliüretan dolguyu öğrendim. Kazan-kazan durumu oldu yani.

Cumbanın içine koymak için kocaman yastıklarım var.  Cumbaya oturunca, yolun sonunda bazen deli bir nehir gibi akan Boğaziçi gözüküyor. Evin denizi gören tek köşesi orası. Şimdiki evimin manzarası ile boy ölçüşemez ama bu kızın yeni yetme apartman dairelerinde olmayan bir karakteri var. Ben de ona aşık oldum işte.  Bir de şöminesi var. Benden öncekiler içinde gazete kağıtlarına sarılı kozalaklar ve bir kaç kütük bırakmışlar hemen yakmak isterim diye. Ne düşünceli bir davranış.

Kocaman bir mutfak yapıyoruz. Kızımla misafirler ağırlayacağız çünkü.  Yemek tarihi konulu bir dizi söyleşi akşamı yapmak var aklımızda. İlk sene için 52 konu belirledik.  Konular çok çekici. Yıllar içinde yemek kültürü ve tarihi üzerine okurken bana çekici gelen konular ve arkadaşlarımın ilginç buldukları konuları sıraladık.  Her birinin uzmanı, bilir-kişisi hangimiz ise o anlatacak veya anlatıp pişirecek, biz dinleyeceğiz ve yiyeceğiz. Böyle bir plan var kafamızda.  Bu yüzden oniki kişi rahat oturacak, dişbudaktan masif  bir yemek masası yapıyor Kaan bize.

Ben de eski ama rahat sandalyeler bulmak üzere Kadıköy’deki eskicileri arşınladım iki gün önce. Ali’ye gittim ilkin.  Ali beni anlıyor çünkü. Nelerden hoşlandığımı biliyor artık. Aradığım şeyleri tarif ediyorum, o bulup çıkarıyor bir yerlerden. Tozlu, herşeyin üst üste olduğu bir işliği var alt katında. Birlikte iniyoruz. Ben bazı eşyaları stilinden tanıyabiliyorum artık.  “Ali, şunu indir, bir kazıyalım boyasını, altından ne çıkacak merak ediyorum” diyorum.  Bazen de o telefon edip, “Abla şöyle şöyle bir şey var, sen seversin” diyor.  Bu gidişte de altı adet orijinal Thonet damgalı sandalye buldum ama pahalı geldi. Aramaya devam. Uygunu çıkar gelir bir yerden. Biliyorum. Hep öyle olur. Eski pirinç bir askılık buldum, portamanto sevmiyorum çünkü. Bir tunç havaneli, bir bakır çiçek sulama kovası. Bir de emaye, içinde kuş deseni olan tepsi. Son üçü değersiz ama nostaljik şeyler. “Al, senin olsun abla” dedi Ali. Yıllar içinde ben de Ali’ye çok müşteri kazandırdığım için, ufak tefek hoşlukları esirgemiyor düzenli müşterisinden. O aslında çok maharetli bir sedefkar ama bu işten ekmek yemek zor olduğu için eski eşya alıp satar olmuş.

Sonra dönüş yolunda, eski lambalar satan bir dükkanın önünden geçerken, kenarda duran, gösterişsiz ama  Art Deco’nun muhteşem hatlarına sahip minyon, beyaz bir lambaya çarpıldım. Resmen gözlerimi alamadım. Bir eşyaya ilk kez böyle aşık olduğumda, şimdi salonda duran eski yemek masası beni eve kadar izlemişti. Sonra gül ağacından bir büyük sehpaya ve en son olarak da iki Thonet koltuğa aşık olmuştum.  Eski eşya illa pahalı olmak zorunda değil.  Neredeyse hepsini Mudo’da satılan eşyalardan  daha hesaplı fiyatlara alabiliyorum. Üstelik en az yüz senelik, sapasağlam, yaşanmışlıkları olan eşyalar bunlar. Bunları modern eşyalar ile harmanlayarak kullanıyorum. Eski eşyalar modern kumaşlarla günün çizgisine uydurulabiliyor. Onları eve getirdiğinizde, üzerindeki eski enerjiyi temizleyip, kendi enerjinize uyarlamanız gerek ama. Bunu da nasıl yaptığımı başka yazıda anlatırım.

Gözlerim ışıl ışıl, lambaya bakarken, dükkan sahibine dedim ki “Lambanız ve ben birbirimize aşık olduk.  Seninle eve geleyim diye nasıl yalvarıyor, siz de duyuyor musunuz? Bu fakir kız Allahın emri ile lambanıza talip. Lütfen insaflı olun ve birlikteliğimize taş koymayın…”  Adam şakadan anlıyormuş. İşine de aşık biri olduğu çıktı ortaya. Lambayı çok sevdiğimi görünce epey bir indirim de yaptı. Ama yıldız falım “bu aralar dikkatsiz harcamalar yaparsanız, bir ay sonra, ben bunu ne demeye aldım diyeceğiniz şeylerle eve dönme riskiniz var” yazdığı için şimdilik aşkımı kalbime gömüp, adamın kartını alıp, beklemeye karar verdim.  Bir kaç kendimi ikna turu yaparım, hala aşıksam bir hal çaresi bulunur elbet. Gide gele satıcılar hep fiyatlarını yarı yarıya indirirler. Deneyimle kanıtlanmıştır.

Bu arada huzurevinde yalnız ölen, yaşlı bir ressam hanımın tablolarına rastlıyorum Ali’nin dükkanında.  Akademiden mezun olmuş, ömrünce hep resim yapmış ama hiç sergilenmemiş. Öldükten sonra evrakı metrukesi arasında bu resimler (400’e yakınmış) “ben bunları sergileyeyim, belki prim yaptırırız” diyen biri tarafından alınmış. Akıldan önde giden plan yan gelmiş, sergilenip satılmayınca, resimler eskiciye düşmüş. Uyduruk şeyler sanmayın. Bayağı usta işi. İki sene içinde gide gele dördünü eve getirdim, ikisini de anneme hediye ettim. Hala alasım var.  Ben de resim yapmaya çalışıyorum ya… Bu yaşlı hanımın eserlerinin onları seven birileri aracılığı ile yaşamaya devam etmesini arzu etti gönlüm.

Ya işte böyle eskici hikayeleri… Oldum olası eskici dükkanlarında eşinmeyi severim. Bakalım daha neler çıkacak karşımıza. Yaşlı kızla birlikte çıktığımız yolculuğumuz devam ediyor. Pehlivan tefrikası gibi oldu bu şimdi. Yedi kısım tekmili birden. Ne bileyim, paylaşmak istedim işte heyecanımı.

Mutlu bir haftasonu dilerim herkese… Hava iyi olursa, keyfim de yerinde, ben yarın yine eskicileri dolaşırım belki. Heyecan verici bir şeyler bulursam, onu da anlatırım.

 
11 Comments

Posted by 01/07/2012 in İnsanlık halleri

 

Etiketler: , , ,

Zdzislaw Beksinski

Onunla dün tanıştım.

Sanat konusunda çok karmaşık zevklerim yok ama kolay beğenen biri de değilim.  Bu nedenle onun resimlerine neden bu kadar uzun süre bakakaldığımı, içimdeki hangi tanımadığım duyguları harekete geçirdiğini anlamakta güçlük çekiyorum.

Resimlerine baktığımda masalsı bir şeyler görüyorum; bu dünyanın içinden ama bir o kadar da bu dünyanın dışında. Dr. Who kremalı Yüzüklerin Efendisi gibi bir his sanki. Kendi dünyasının derinliklerinde gezinirken beni çıkardığı gezi o denli farklı ki… Belki bu sınırlarda gezinme duygusunu sevdim.

Acılı, hüzünlü ve karanlık. Belki de budur bana bu denli çekici gelen.

Formu eğip, büküp, parçalayıp yeniden birleştirirken bildiğimiz parçaları o denli farklı bir araya getirmiş ki, gördüğünüzün bildiğiniz şeyler olmadığını seziyorsunuz. Kollar, bacaklar, kafalar, eller, parmaklar görüyorsunuz ama onlar artık kol, bacak, kafa, el ve parmak değil sanki. Gerçekliği deforme ederken, zaman ve uzam ile oynadığı bir oyuna dönüşüyor; kendi gerçekliğini oluşturmak üzerine karamsar bir oyun.  Belki de bu oyuncu ve kendi hayalgücünden korkmayan tarafıdır bana çekici gelen.

Parçaları birleştirirken, oluşturduğu forma kendi ruhunu üflüyor; bütün iyi sanatçıların yaptığı gibi. Ve bu ruhun karanlığında, korkularında, insana inanmayan ama inanmadığına bile hala inatla tutunma, sarılma çabasında kendinizden bir şeyler bulabiliyorsunuz.  Belki de bu savunmasız yakalanmaktan korkmayan insan tarafıdır beni bu denli etkileyen.

Beksinski gerçek ve doğal olan her şeyden nefret edermiş. Kendisi ile yapılan bir röportajda “Doğal olan her şeyden, Polonyalıların dediği gibi doğrudan inekten gelen  her şeyden nefret ediyorum.” demiş.  “Hazır kahvemi süt tozu ile içerim, hazır çorba ve yalnızca konserve et yerim”.

İşte bu doğal olandan uzak durma yaklaşımını Beksinski’nin tüm resimlerinde görüyorsunuz. Hiç bir şeyi doğal haline bırakmadan, her şeye müdahale ederek kendine uydurmuş. İçinde kendini rahat hissedeceği, yapay mı yapay bir dünya yaratmış. Belki de bu bir nevi kurgu-bilim yaklaşımıdır hoşuma giden. Genelde onun resmini sevmeyenleri en çok rahatsız eden bu yapaylık, doğal olmayan bir şeylere baktıkları hissi. Eli “el” olarak görüp, kompozisyonun içinde “el” olarak anlamlandırmaya çabaladığınızda bir yere varamıyorsunuz çünkü. Onu anlamlandırmaya çabalamadan, kendinizi sizde yarattığı duygulara bırakmak en iyisi.

Bakın bakalım, size neler söyleyecek Beksinski.  Buraya sevmesi “en kolay”, az karanlık ve pek de karamsar olmayan bir kaç resmini koyuyorum.  Galiba onu benim sevdiğim kadar sevmenizi istiyorum. Bakalım yarattığı duygulardan çok rahatsız olanlar grubunda mı yer alacaksınız, yoksa çok beğenenlerden mi olacaksınız?

Resimlerinin bir çoğunu retrospektif olarak şu sitede inceleyebilirsiniz. Dmochowski sanatçıya olan sevgisi ile müthiş bir iş becermiş. Neredeyse bir on-line Beksinski müzesi kurmuş. Şapka çıkarıyorum kendisine.

http://beksinski.dmochowskigallery.net/

 

Yazar mısınız izlenimlerinizi? Merak ediyorum gerçekten.

 
19 Comments

Posted by 01/05/2012 in Resim Sanatı

 

Etiketler: , ,

Çek elini tabağımdan….

Süpermarkete haftalık ziyaretinizi yaptığınızda, kasadan her geçirdiğiniz, parasını ödediğiniz her bir ürünün sizin vatandaş olarak “oy”unuz olduğunu söyleselerdi, dünyayı değiştirmek için bu fırsatı kullanmaz mıydınız?

Daha da iyisi, ağzınıza attığınız her lokmada dünyayı, koşulları değiştirme olanağınız olduğunu bilseydiniz?

Günde üç kere; sabah, öğle ve akşam,  içinde yaşadığımız dünyanın,  bizi besleyen sistemin değişimi için oy kullanabileceğinizi söyleselerdi?

Şaka değil.  Gerçekten oy hakkımız var. Seçme hakkımız var.  Öyle dört senede bir sandığa gidip, hep aynı tür insanları başımıza getirip, sonra da saf saf onlardan mucizeler bekleyip, hüsrana uğramamız gerekmiyor.  Yapacağımız şey çok basit; ağzımıza giren herşeyi dikkatlice seçerek, dünyanın, topraklarımızın canına okuyan büyük tarım firmalarına, çiftçinin fakir cebinden, sofraya koyduğumuz yemeğimizden “Çek elini bakayım” deme hakkımız var.

Tarlasını işleyerek bize yiyecek sağlayan çiftçiye “Sen kendi tohumunu kullanamazsın, ben ne satıyorsam onu ekmek zorundasın” diye dayatan zorba, çokuluslu firmalardan daha güçlü olduğumuzun farkında olmamız gerek.

Biraz ilgi, biraz bilgi, biraz okuyup araştırma ile çocuğunuzun tabağına koyduğunuz yiyecekleri seçerken, her seferinde oyunuzu kimden ve ne tür bir dünyadan yana kullandığınızı unutmayın.

Şimdi dediklerimi, okuyup öğrendiklerimi özetlemeye çabalayarak biraz daha açıklamayı deneyeyim.

Türkiye’ye ithaline izin çıkan GDO’lu mısır çeşitleri ile ilgili haberler dikkatinizi çekmiştir. Çekmedi ise de şimdi çeksin çünkü mısırdan kaçış yok. Soya fasulyesinden kaçışınız olmadığı gibi.  Marketten aldığınız gıdaların %90’ında bu ikisinin türevleri var.  Yediğiniz hamburgerde, çocukların sevdikleri nuggetlarda, keklerde, bisküvilerde, meyve sularında, ketçapta bile. Her şeyde ama her şeyde…

Neden böyle oluyor bu işler peki? İlla kullanmak zorundalar mı bu maddeleri?  Evet. Çünkü büyük mısır ve soya üreticilerinin milyarlarca dolar kar etmeleri sizin seçimlerinize bağlı.

Bugün A.B.D.’deki ekilebilir toprakların %30’unda mısır yetiştiriliyor.

100 yıl önce Amerikalı bir çiftçi dönüme 125 kilo mısır alırken bugün 1250 kilo mısır elde edebiliyor. Amerikan çiftçisi daha çok üretim yapması, büyümesi için devlet tarafından teşvik ediliyor.  Teşvikler iştah kabartıcı olunca, o işin kaymağını minik çiftçinin yediği nerede görülmüş dünyada?

ABD’nin acımasız tarım politikaları, yüzlerce yıldır mısır yetiştiren Meksikalı 1.5 milyon çiftçiyi bugün göçmen olarak iş aramak zorunda bırakmış durumda.

Bugün artık, 4-5 büyük Amerikan gıda firması geçirdikleri kanunlar ile tüm Amerikan gıda sisteminin işleyişini kontrol altında tutuyorlar. Firmaların isimlerini de bilelim; Cargill, Monsanto, ADM, Tysons ve Smithfield.  Genleri ile oynanmış tohum kullanmak suretiyle diğer tohumlara göre çok daha fazla verim alabilen ABD dünya mısır üretiminin %38’ ini gerçekleştirmektedir. Türkiye’ deki Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) üretimi tamamıyla iç piyasaya yönelik olarak gerçekleşmektedir. Bu nedenle de kotanın artırılması durumunda ABD’ den ithal edilecek mısır Türkiye’ nin iç piyasasında tüketileceğinden ABD’nin mısır stoklarının eritilmesine yardım edecektir.

Bize ne Amerikan çiftçisinin durumundan mı diyorsunuz? Demeyin. (Merak ediyorsanız araştırın, bakın bu firmalardan hangisi Türkiye’de iş görmekte.)

Bu iş bu noktada da bitmiyor ki.  Bu kadar çok mısır üretilince ne oluyor? Depoları hınca hınç doldurunca, oturup araştırma merkezlerinde bu kadar mısıra alternatif kullanım alanları yaratmak zorundalar. Hayvan yemi olarak kullanılması bir yana, süpermarkette kasadan geçirdiğiniz, parasını ödediğiniz işlenmiş gıda ürünlerinin %90’ında mısır türevleri var. Aynı şey soya için de geçerli. Soyanın hikayesini siz kendiniz araştırabilirsiniz sanırım.  Biz mısır ile devam edelim.

İşte oy sandığınız ve seçimleriniz bu noktada devreye girecek. Gözlüklerinizi takın (benim gibi gözlüksüz okuyamıyorsanız) ve etiketlere iyi bakın. Çocuğunuza yedirdiğiniz, binbir emekle, iyi beslensinler diye sofranıza getirdiğiniz zehirleri tanıyın.

Maltodekstrin

Yüksek fruktoz içerikli mısır şurubu

Sorbik asid

Sorbitol

Ethylene

Kabartma tozu

Xanthan sakızı

Digliseridler

Vanilya ekstresi

Nişasta

Polidekstroz

Fumarik asit

Xylitol

Alphatocopherol

Askorbik asid

Kalsiyum stearat

Ethyl asetat

Ethyl laktat

Şunu da bilmenizde yarar var:  2000 yılından sonra doğan her üç Amerikalı çocuktan biri şeker hastası olacak. Sizin bebeğiniz, evladınız için istediğinizin bu olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden işlenmiş gıdalara doğrudan giren mısır ve soya türevlerini izlemeye alın.

Şimdi bize diyorlar ki, GDO’lu mısırın ithaline sadece hayvan yemi olarak izin verdik. Hadi peki diyelim.  Ama o zaman, yediğimiz et, içtiğimiz süt, yoğurdumuz, peynirimiz, peynir altı suyu, tereyağımız ve içine et, süt giren herşey zehirli olacak demektir. Bakanımız gibi “Yemi hayvan yiyor, bir şey olursa ona olur” demeyin.

İnekler, balıkların mısır yediği nerede görülmüş?  İnek,  genetik olarak mısır değil, ot yiyen bir hayvan.  Yem olarak verilen GDO’lı mısırı sindirmeye çabalarken işkembesinde koli basili gerekenden daha çok ürüyor.  Üstelik antibiyotiğe dirençli bir türü. Yediğiniz ete bulaştığında (ki hayvanlar pislikleri içinde yetiştiği için kesimhanelerde ete bulaşması pek kaçınılmaz)  sizi bir kaç gün içinde öbür dünyaya postalayacak kadar da dirençli. Hani  “yemi hayvan yiyordu ve insana bir şey olmazdı?”

Kısacası, mısır, soya ve bunların yiyeceklerimize giren türevlerini yemeye zorlanmamızın arkasındaki politik ve ekonomik nedenleri de görürseniz, tabağınıza uzanan ele bir çatal batırıp; “soframdan, ailemden, çocuğumdan, cebimden uzak dur” diyerek, önleminizi alırsınız. BUNA HAKKINIZ VAR. 

Unutmayın, her alışverişte, her lokmanızda size zorbaca dayatılan düzene başkaldırıp, seçiminizle kendi kazançları için ailenizin sağlığına umursamadan zarar verenlerin oyununu bozabilirsiniz.

Dünya düzeninde değişim için illa bayrak sallayarak, sloganlar atarak, meydanlara inmek gerekmez. Siz küçük, kişisel devriminizi etiketleri okuyarak minik mutfağınızda başlatabilirsiniz.  Değişim başladı mı kazançları buna bağlı olanlar ister istemez isteklerinize boyun eğeceklerdir. Hem de oldukça hızlı bir biçimde.

Her bir lokmanız gerçekten afiyet, bal şeker olsun.

Şu sitelere tıklayıp bakmanızı tavsiye ederim

http://www.gdohp.blogspot.com

http://www.fikirsahibidamaklar.org

http://www.slowfoodanadolu.com/anasayfa/gdo-esarettir

http://www.gidahareketi.org


Bir de Food Inc. isimli belgesel filmi seyretmedinizse, seyretmelisiniz.

http://www.foodincmovie.com

 
4 Comments

Posted by 01/04/2012 in yemek içmek

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 72 other followers